Abdullah Öcalan’a Tarihi Mektup!    

                                   İlk Yayınlama Tarihi: 17.02.2020        

                               Birinci Fasıl!                                                 

Merhabalar Sevgili PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan,

Ben Kadir Amaç. Belçika’da yaşayan bir Kürd’üm. Evliyim ve üç çocuk babasıyım. Bağımsızlık, federasyon ve özerklik düşüncesini savunuyor ve destekliyorum. Avrupa’nın başkenti Brüksel’den kucak dolusu selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum.

Ayrıca İslam teolojisi, sosyoloji ve felsefeyle ilgileniyorum. En güzel felsefelerin Zerdüşt, Ömer Hayyam, Heidegger ve Spinoza’nın felsefeleri olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra, felsefe yaparak, felsefe fakültesinde okuyarak ya da yalnızca felsefe kitapları tüketerek filozof olunamayacağını da düşünüyorum. Eğer öyle olsaydı, fakültelerden mezun olan yüz binlerce öğrenci ve felsefe kitaplarını okuyan yüz binlerce kişi kendiliğinden filozof olurdu.

Üstad Heidegger’in dediği gibi: “Felsefe, her insan varoluşunda saklı olarak vardır ve dışarıdan ayrıca eklenmesine gerek yoktur.”

Vazgeç Ludo; uğraşma. Şişeyi sineğiyle birlikte savur ummana!

Doğrusu, bu mektubu yazmaya karar verirken epey tereddüt yaşadım. Zat-ı âlinize nasıl bir mektup yazmalıydım? İçeriği ve üslubu kesinlikle Freud’un Einstein’a, Tolstoy’un Gandhi’ye veya Einstein’ın Atatürk’e yazdığı mektuplar gibi olmamalıydı. Çünkü bizim yazgımız ve ontolojimiz onlardan çok farklıydı. Onların bir devleti vardı ve en önemlisi dilleri yasaklanmamıştı. Bizim ise hiçbir şeyimiz yoktu ve özgürlüğümüzü istemedikçe hiç kimsenin bize özgürlüğümüzü vereceği yoktu.

Efendim, 1985-1999 yılları arasında İslamcılık yaptığım dönemlerdir. Bu süre içinde, bir günlüğüne olsun, hiçbir İslamcı lidere, devlete, gruba, cemaate veya siyasi partiye ne legal ne de illegal düzeyde biat ettim, hiçbirine üye olmadım. İslamcılık dönemlerimde olduğu gibi Kürdistani dönemlerimde de hiçbir Kürt lidere, Kürt örgütüne veya Kürt partisine doğrudan ya da dolaylı hiçbir bağım olmadı. Kendim için ne bir peygambere ne de bir lidere ihtiyaç duyuyorum.

İkinci dönemim ise 1999-2020-25 yılları arasını kapsar. Bu yirmi yıl, Kürdistani bilinçlenme ve sömürgeci devletlerle mücadele yıllarımdır. Bu süreçte binlerce KDP’li, YNK’li, PKK’li, HDP’li, PSK’li, DDKO’lu, Rizgarî ve Kawacı ile tanıştım. Onlarla arkadaş oldum, dost oldum ve Kürdistan’ın bağımsızlık, federasyon, özerklik, sömürgecilik ile Kürtler arası milli birlik meseleleri üzerine entelektüel sohbetler ve tartışmalar yürüttüm.

2009 yılında zat-ı âlinize ait Bir Halkı Savunmak, Özgürlük Sosyolojisi, Kapitalist Uygarlık, Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı ile Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü adlı eserlerinizi karşılaştırmalı olarak okudum. Bu eserler üzerine akademik bir makale kaleme aldım ve Özgür Politika Gazetesi’nde yayımlama fırsatı buldum.

Tabirinizle “beş bin yıllık insanlık tarihinin sosyolojisini çözümleme” gayretinizi oldukça değerli ve anlamlı bulmuştum. Eserlerinizi okuyup videolarınızı izledikçe ne kadar zeki ve yetenekli bir lider olduğunuzu daha net görebiliyordum.

Yaşça sizden Küçük bir kardeşiniz olarak, eserlerinizin ve  yaptığınız bir dizi çözümlemelerinize katılmadığımı ve çözümlemelerinizin önemli bir bölümüne reddiye niteliğinde kaleme aldığım Kürtler Yeryüzünün Yalın Ayaklıları adlı bilimsel çalışmamı bilim dünyasının dikkatine sunduğumu bilginize arz ederim. Zindan koşulları ve sağlığınız elverirse kitabımıza bir göz atabilirseniz, eleştirilerinizin ve tavsiyelerinizin entelektüel dünyamda alicenap bir yer tutacağını bilmenizi isterim.

Efendim, izninizle bu perspektiften hareketle önce Kürtlerin politik sosyalizasyonuna, ardından Avrupa toplumlarının sosyolojik ajandasına tarihselci felsefe perspektifiyle kısa bir yolculuk yapmak istiyorum.

Sosyolojinin kapsamı son derece geniştir; sokakta iki insanın ilişkisinden iki devletin diplomatik ilişkisine, küresel boyutlara kadar uzanan geniş bir alana sahiptir. Peki, Kürdün politik sosyalizasyonu nasıl bir yöntem ve nasıl bir süreç izlemektedir? Bu soruyu şu şekilde cevaplamak istiyorum:

Birinci aşama: Politik kavramlarla tanışmak ve bu kavramları herhangi bir sorgulama yapmadan kabul etmek.

İkinci aşama: Bir süre sonra bu kavramları yavaş yavaş sorgulamaya başlamak, ardından onlara karşı bağlılık, sempati ve empati geliştirerek davranışlarını içselleştirmek.

Üçüncü aşama: Yeni okumalar ve tecrübeleri eski bilgi ve tecrübelerle birleştirerek politik kavramlara karşı tutumlarına felsefe ve rasyonellik kazandırmak.

Dördüncü aşama: Özerklik aşamasıdır. Artık sorgulayabilme, karşılaştırabilme ve çelişkilere isyan edebilme kapasitesine ulaşılmıştır. İşte bu nokta, Kürdün politik sosyalizasyon davranışlarının ve bilincinin profesyonelleşme dönemidir.

Sonuç olarak, toplumda egemen olan zihin, düşünce, inanç ve alışkanlıklar dizisi birey üzerinde bir baskı aracına dönüşerek ya onu kendisine benzetir ya da üzerinde kurduğu zihinsel ve fiziki baskıyla onu politik bir intihar eylemine sürükler.

Efendim, bilindiği üzere önceleri insanların davranışlarını doğanın şartları belirliyordu. Sonra din olgusu, insan ve toplum davranışları üzerinde başat rol oynadı. On dokuzuncu yüzyıla kadar din, dünyayı ve evreni tatmin edici biçimde yorumlayamadı. Bunun üzerine akıllı insanlar, dünyayı ve evreni anlamak için dini değil bilimi referans almaya başladılar.

Dünyanın ve evrenin incelenmesinde fizik ve kimya bilimleri ön plana çıktı. Özellikle Copernicus, Galileo ve Newton’un keşifleri milletlerin sosyalizasyonlarını derinden dönüştürdü. İşte tam bu dönemde Auguste Comte, sanayi ve makinelerin toplumlara yeni alışkanlıklar kazandırdığını fark ederek yeni bir düşünce silsilesi ortaya attı. Comte, fizik ve kimya yöntemiyle toplumsal yasaları keşfetme yolculuğuna çıkan ilk sosyolog olacaktı.

Marx, Komünist Manifesto’nun giriş bölümünde şöyle diyordu: “Bugüne kadarki bütün insanlık tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir.” Bir Marksist, Kürdistan meselesini Das Kapital üzerinden yorumlarken şöyle diyecektir: “Sömürgeci ve kapitalist devletler, Kürtlerin içinde küçük burjuva sınıfını yaratarak sömürüyü ve yabancılaşmayı bu küçük zümrenin eliyle meşrulaştırır.” Yani Marksizm, Kürt meselesini emek ve kapitalizm ekseninde açıklamaya çalışmıştır.

Marx’tan etkilenen toplum bilimcilerden biri de Max Weber’dir. Ancak Weber, Marx’ın bazı temel görüşlerini güçlü bir şekilde eleştirmiştir. Özellikle tarihin materyalist yorumunu şiddetle reddetmiş ve sınıf savaşını Marx’ın anladığı şekilde kabul etmemiştir.

Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde ekonomik etkenlerin önemli olduğunu, fakat dil, milliyet, düşünce ve dinin de aynı derecede belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Weber ve Durkheim sosyolojisi ise Kürt meselesini Kürt aşiretleri, şeyhleri ve medrese âlimleri arasındaki çelişki, rekabet ve çatışma ilişkileriyle açıklamaya çalışmıştır. Sigmund Freud her şeyi psikolojiye bağlarken, İslam toplumsal değişimi tevhid ve şirk etmenlerine bağlamıştır.

Şeriatçı bir Müslüman, Kürt meselesine ümmet nosyonu içinde yaklaşır; “hak ile batıl”, “zalim ile mazlum” gibi kavramlar üzerinden tartışır ve sonuçta Kürtlerin hürriyet meselesini “İslam kardeşliği” ve “ümmet birliği”ne indirger. Bu bakış açısında İbn Haldun’un ifadesiyle “Mağluplar galipleri taklit eder.” Nitekim Kürt aydınlarının büyük çoğunluğu İslam düşünürlerini, sosyalistleri ve modern Batı düşünürlerini taklit etmekle yetinmiş, özgün fikir üretmekte yetersiz kalmıştır.

Takdir edersiniz ki devlet, millet, siyaset ve uluslararası ilişkiler meselesi siyaset bilimcilerin ve toplum bilimcilerin asli alanıdır. Bu alanda yazdığınız eserleri değerli buluyorum. Bu mahfilde Kürt hafıza merkezine, Kürt düşünce iklimine ve Kürt bilinç atlasına yeni yetişen bilim insanlarımızın ve düşünürlerimizin katkı sunabileceğini düşünüyorum.

Bütün olaylar tarihseldir, ontolojik değil; antropolojik, sosyolojik ve siyaset merkezlidir. Avrupa toplumları feodal düzenden merkantilist düzene, oradan burjuva düzenine, kapitalizme ve nihayet post-modern düzene geçiş yapmışlardır. Yani bugünkü sistemin ideolojik adı Küresel paradigmadır. Küresel paradigmayı şu kısa felsefik cümleyle özetlemek istiyorum: Yerelin, homojenin, hetorojenin birleştiği bu yeni duruma GLOKALİZASYON sistemi adı verilmiştir.

Efendim, Kürtler ise feodal ve geleneksel düzenden modern sosyolojiye geçişte Avrupa milletleri gibi bir süreç yaşamamışlardır. Devletsizlik, Kürtleri tembel, miskin ve köleliğe razı bir konuma getirmiştir. Daha doğrusu, uyandırılmayı ve farkına varılmayı şiddetle reddeden bir millet hâline gelmişizdir.

Son yarım asırda Güney Kürdistan’da KDP-Barzaniler ve Kuzey Kürdistan’da lideri olduğunuz PKK Hareketi, Kürtler üzerindeki miskinlik kültürünü büyük ölçüde yok etmiş, onları uyandırma ve farkındalık kazandırma konusunda önemli başarı sağlamıştır. Özellikle PKK Hareketi, Batı Kürdistan toprakları üzerinde her ne kadar formel kazanımlar elde etmesede, örgütsel ve siyasal egemenlik kurarak yüzyılın en büyük Kürt hareketi olduğunu söyleyebiliriz.

Evet efendim, Marx hayatta değil, İslam peygamberi Muhammed de hayatta değil. Peki kendilerine nasıl yanıt vereceğiz? Bugün Kürtlerin toprakları işgal edilmiş, dilleri yasaklanmış, siyasal ve teritoryal egemenlikleri ellerinden alınmıştır. Yüzyıl önce ya da bugün Kürdistan topraklarında bir otomobil fabrikası veya demir-çelik fabrikası var mıydı ki sınıf çatışması olsun? Kürtlerin işgalci devletlerle yaşadığı çatışma, sermaye ile işçi çatışması mıdır, yoksa dil, kültür, toprak ve egemenlik çatışması mıdır?

Sevgili efendim, çok zor koşullar altında ülkenize, halkınıza ve dava arkadaşlarınıza öncülük yaptığınızı tahmin edebiliyorum. Bu vesileyle Bosna Hersek’in lideri Aliya İzzetbegoviç’in Türk milletine hitaben yazdığı mektubundan bahsetmek istiyorum. Aliya şöyle diyordu:

“Biz Boşnakları elimiz kolumuz bağlı olduğu halde düşmanımızın önüne sürüldük. 1200 gün boyunca gece gündüz cehennemi yaşadık. 1200 gün boyunca Avrupa’dan, Amerika’dan sesimizi duymalarını bekledik.”

Oysa gerçek öyle değildi. Dünya Bosna’ya yardım etmişti. NATO, BM, Avrupa devletleri, Müslüman devletler ve milletler Bosna Hersek’in milli kurtuluş mücadelesine en yüksek düzeyde destek vermişti. 1995 yılında NATO Sırp güçlerini Bosna’dan çıkarmış, ardından Dayton Antlaşması imzalanmıştı. Bosnalılar 1200 gün cehennem yaşamıştı; ancak dünyanın hiçbir devlet başkanı İzzetbegoviç’i ve Bosna-Hersek kurtuluş hareketini “terörizm” olarak görmemişti.

Kürtler ise tam 34.675 gündür geceli gündüzlü bu cehennemi yaşamaya devam etmektedir. En acısı da, elli milyona yaklaşan bir milletin varlığı ve geleceği modern insanlığın gözleri önünde çarmıha gerilirken, modern insanlık hâlâ sağır, hâlâ dilsiz ve hâlâ kördür.

Aliya İzzetbegoviç, Boşnaklar için devletleşmeyi farz görürken Kürtler için şöyle demişti: “Bugün emperyalistler Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece gündüz çalışıyor. Türk’ün evladı, biz Boşnak’ız ama Türk’üz de.”

Yeryüzünde 218 devletin varlığı nasıl bir haksa, Kürtlerin de kendi öz toprakları üzerinde bir devlete sahip olması aynı derecede tartışılmaz bir haktır. Elli milyona varan nüfusu ve 530 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle Kürtlerin hâlâ devletsiz olması büyük bir talihsizliktir.

Efendim, Müslüman devletler ülkemizi kendi aralarında dört parçaya böldükleri günden beri yanımızda tek bir dost devlet, tek bir dost millet olmadı. Düzenli ordumuz, silahımız, tankımız, uçağımız, helikopterimiz yoktu. Hiçbir şeyimiz yoktu. Rüzgârın savurduğu yaprak gibiydik ve insan yerine konulmuyorduk. Yunanistan milli kurtuluş mücadelesinin önderi Rigas Fereos’un “Ortak halkların ve devletlerin tarih anlayışı yoktur ve olmadı da!” sözü bu noktada aklıma geliyor.

Sevgili efendim, bugün işgalci devletlerin askeri kuşatması altında, dört tarafı dağlarla çevrili kutsal ülkemizi düşünüyorum. Her gün havadan bomba yağdıran, kalbine kurşun sıkan generalleri, hareket eden her şeyi vuran kültürü, sivil insan ayrımı yapmadan katleden polisleri, siyasetçileri, yazarları, sanatçıları zindana tıkayan mahkemeleri düşünüyorum. Şehit mezarlarını söken, gerillanın başını kesen, 12 bin yıllık Hasankeyf’i sular altında bırakan devleti düşünüyorum. Şehirleri, kasabaları, ibadethaneleri delik deşik eden, sivilleri bodrumlara doldurup kimyasal silahlarla katleden valileri düşünüyorum. Ve bütün bu vahşete sessiz kalan Hristiyan milletini, Yahudi milletini, Müslüman milletleri, Müslüman devletleri, NATO’yu, BM’yi, AB’yi ve ABD’yi düşünüyorum.

Asya’da Türkler ve Ortadoğu’da Araplar büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu konudaki düşüncelerimi Kürdistan’da Din ve Siyaset Sosyolojisi ile Kürtler Yeryüzünün Yalın Ayaklıları adlı kitaplarımda dile getirmiştim.

Bu iki milletin sakinleşmesi, Kürt varlığını kabul etmesi, yırtıcılıktan vazgeçmesi ve birlikte yaşama bilincini kazanması şu an için oldukça zayıf görünmektedir. Tanrı yeryüzüne demokrasi yağdırsa bile, hiçbir Müslüman devletin ve milletin gerçek anlamda demokratikleşmeye ilgi duyacağını düşünmüyorum.

Eğer Japonya veya Almanya gibi güçlü bir demokrasiye, hukuka, ekonomiye, teknolojiye, eğitime ve sağlığa sahip bir devletimiz olsaydı, Ortadoğu’yu değerli düşüncelerinizle demokratikleştirme imkânı doğabilirdi. Yirmi yıldır esaret altında “Demokratik Türkiye” projenizi barışçıl ve bilimsel bir üslupla Türk devletine ve Türk milletine anlatmaya çalıştınız. Bu çabanız elbette değerlidir; ancak Türk devletinin ve toplumunun ırkçı antagonizmasını ikna etmeye yetmediğini hep birlikte gördük.

                                                                                İkinci Fasıl

Efendim, İslamcılık yaptığım yıllarda (1985-1999) İslamcıların Peygamber Muhammed’i nasıl acımasızca sömürdüklerini çok iyi biliyorum. Kürdistan düşünce iklimine geldiğim günden beri bazı Kürt siyasetçilerin ve PKK kadrolarının zat-ı âlinizin ismini sömürü aracına dönüştürdüğüne, Öcalan maskesiyle kişisel çıkarlarını koruduklarına defalarca şahit oldum.

Yakın zamanda yaşadığım bir anımı paylaşmak istiyorum: PKK kadrosundan biri yanıma yaklaştı, felsefi konuşmalarımı dinledi, tahammülsüzlük ve kıskançlık gösterdi. Dikkat çekmek için “Başkan Apo’nun dediği gibi…” diyerek uydurma sözler sıraladı. Ben de sordum:

“Keke! Sokrates ‘Sadece bir iyi vardır, o da bilgi; sadece bir kötü vardır, o da cehalet’ diyor. Başkan bunu nerede, hangi kitabında ve kaçıncı sayfada söyledi? Cevap verir misin?”

Cevap veremedi. Sonradan ayrıldığını duydum. Binlerce insanın mücadele içinde adınızı kalkan yaparak bencil çıkarlarını koruduğunu bilmenizi isterim. Partinizin ve Kürt siyasetinin içinde yalakalık ve tapıcılık kültürünün yayıldığını da üzülerek belirtmek istiyorum.

Proudhon, Marx’a yazdığı bir mektupta şöyle demişti:

“Eğer bir iş yapmak istiyorsak mütevazı olmalıyız. Bu işi sadece halkı bilinçlendirmek için yapmalıyız. Kendimizi emredici ve nehyedici olarak halka dayatmamalı, yeni bir dinin ve tapıcılığın öncüleri olmamalıyız. Çünkü bu ekolün yarın devletin dini haline gelmesinden ve liderperestliğin Allah’a tapmanın yerini almasından korkuyorum.”

Ne yazık ki Proudhon’un korktuğu gerçekleşti. Lenin, Stalin ve birçok sol lider putlaştırıldı.

Sevgili efendim, Hristiyanların İsa’yı, Müslümanların da Muhammed’i putlaştırması tarihsel bir vakıadır. Kur’an bu tehlikeye açıkça dikkat çekmiştir.

Her yıl binlerce insanımız doğum gününüzü Amara Köyü’nde kutlarken bazılarının evinizin bahçesinden toprak alıp öperek poşetlere doldurup götürdüğünü biliyoruz. Ayrıca kendinizi yakma eylemlerini de tasvip etmediğinizi bir konuşmanızda “Bu liderliğe terstir ve liderliğe ters olan her şeyin hesabını veririm” sözlerinizle ifade etmiştiniz. Bu tür taşkınlıkların önüne geçilmezse bilimperest bir toplum değil, putperest bir millet ortaya çıkacaktır. Tıpkı bazı Türklerin Atatürk’e tapması gibi…

Tarih boyunca liderlerimiz yalın ayaklı halkımız için arayış içinde olmuşlardır. Bu arayışla ilgili Râbia el-Adeviyye’nin meşhur hikâyesini hatırlatmak isterim:

Râbia sokakta bir şey aramaktadır. Komşuları sorar: “Ne arıyorsun?” Râbia “İğnemi kaybettim” der. “Nerede kaybettin?” diye sorduklarında “Evde” cevabını verir. “O zaman neden burada arıyorsun?” sorusuna ise “Çünkü burada ışık var” diye yanıt verir.

Bu hikâyeden hareketle PKK ve HDP kitlesi üzerinde yaptığım gözlemleri kısaca paylaşmak istiyorum:

HDP’li Kürt seçmenin büyük çoğunluğu Türk Devleti’yle birlikte yaşamanın imkânsızlaştığını düşünmektedir. Bedel ödemiş kitle, 7 Haziran sonrası hem PKK hem HDP yönetiminin ciddi siyasi hatalar yaptığını, halka öz eleştiri yapmadığını ve eleştirilere kulak tıkadığını düşünmektedir. Özellikle Kürtçenin gelişmesi ve eğitim dili olması konusunda ciddi çaba gösterilmediğini belirtmektedir. Birçok kişi, Sayın Öcalan’ın barış sürecini büyük fedakârlıklarla yönettiğini, ancak HDP’deki bazı siyasetçilerin bu emeği boşa çıkardığını düşünmektedir.

Sevgili efendim, hiçbir şey “hüda-i nabî” değildir. Osho’nun anlattığı şu hikâye bu konuda düşündürücüdür:

Üç cerrah tatilde övünürken birincisi bacaklarını kaybeden birine yapay bacak takıp onu dünya koşucusu yaptığını, ikincisi yüzü göçmüş bir kadını dünya güzeli yaptığını söyler. Üçüncüsü ise trafik kazasında kafasını kaybeden adama lahana takıp onu Amerika Birleşik Devletleri’nin lideri yaptığını anlatır.

Zeki bir lideri anlamak zaman alır. Halkımız yorulmuştur ve vakit gerçekten çok daralmıştır ve mıutlaka yeni bir çıkış yolunu buklşalısınız…

Saygılarımla

17.02.2020

Kadir Amaç-Brüksel