Bağımlılık ve Kopuş Felsefesi!

Bağımlılık ve Kopuş Felsefesi!

Bağımlılığın temel kaynağı kaybetme korkusu ve duygusudur! Bağımlılık her zaman boyun eğmek zorunda bırakıyor insanı! Keza bağımlı insan ya da bağımlı bir toplum, şerefini  ve özgürlüğünü bu KORKUYA satmak zorunda kalıyor çoğu zaman.

Freud’a göre;bağımsız insan kendisini annesine olan bağımlılığından kurtarmış kimsedir. Marks için ise bağımsız insan; doğaya olan bağımlılığını sona erdirmiş ve kendi efendisi olmuş kişidir. Muhammed peygamber ise bağımsız insanı; şirkten kopuş, tevhid kelimesine iman etmekle izah etmiştir. O halde bağımlılıktan kurtulamayan insana rahatlıkla köle diyebiliz. Köle bir insanın en büyük güç kaynağı, bağımlılık ve duadır. Kimseye bağımlı olmadığımı  daha önce de ifade etmiştim: Yani, herhangi bir dinin, ideolojinin, devletin ve zenginin reâyası ve tebaası değilim! Ben babamın çocuğuyum, Kadir Amaç’ım. Kürdüm ve AYRILIKÇIYIM! Çünkü bağımlı kalırsam özgür olamam, saçmalıkları fark edemem, akıl yürütemem, fikir üretemem, iyilik yapamam ve kötülüğe tavır alamam.

Bu konuyu Tanrıyla konuştum ve bana şöyle dedi. ‘’Şeytana saygıda kusur etme; o kimseye bağımlı değildir. Çünkü o açık sözlüdür ve bağımsız hareket etmeyi sever. Ancak yüzleri beyaz ama içleri kara olan melek görünümlü insanlara dikkat etmelisin. Çünkü MELEKLER  bana , paraya, köleliğe ve güce bağımlıdırlar.Bunlarla Büyük İskender gibi kılıçla değil, Aristotales gibi kalemle mücadele etmeyi  unutma.’’ dedi.

Tanrıya şöyle yanıt verdim:’’Eğer kitabımı elimden alırlar ise kalemimle, kalemimi elimden alırlar ise kitabımla ayaklanırım!’’ Elbetteki, kitabımın ve kalemimin ruhu maaşlı profesörler gibi değildir. Bendeki kitabın ve kalemin ruhu tüm bağımlılıkları koparabiliyor. Daha önceki yazılarımda da  söylediğim gibi, akademisyenler devletin paralı memurlarıdır! Feylezoflar ise  kimseden para almaz, kimseye memurluk yapmaz. Onlar, yürek ve özgürlük devletini inşa eden en mükemmel mimarlardır!

Bütün insanlar zengin olmak ister; fakat filozofların gözü zenginlikte değil, dalgınlıktadır. Örneğin Demokritos,  zengin ve aristokrat bir ailenin çocuğuydu. Babası vefat ettiğinde çocuğuna çok ciddi bir servet bıraktı. Demokritos babasının geride bıraktığı bu servetle  rahat bir hayat yaşayabilirdi ancak Demokritos zengin ve rahat bir yaşamı elinin tersiyle geri itti! Bilgi ve eğitim için yollara düştü. Hindistan, Mısır, Babil ve İran’daki en büyük bilginlerle tanıştı, onlardan dersler aldı. Babasından kalan bütün serveti de o günkü bilinen dünyayı gezerek harcadı. Ülkesine dönerken “BÜYÜK DÜNYA DÜZENİ” adlı bir eseri kaleme aldı  ve insanlık kütüphanesine armağan etti bu büyük eseri. Pekâlâ! Görgüsüz Arap tüccarları ve Müslüman zenginleri servetlerini bugün neye harcıyorlar?

Sabit fikir insanı her gün geriletir; vicdanını, duygularını ve aklî melekelerini köreltir. İlerleyen zaman dilimi içerisinde kendisine benzemeyen bir insanın kokusunu aldığı vakit vahşi bir hayvan gibi saldırıya geçer. Geçmişte en büyük  bağımlılık ilişkim deyim yerindeyse zindanım İslam diniydi. Benim gibi düşünmeyen ya da inanmayanlara vahşi bir hayvan gibi saldırıyordum. İşte bu benim dolu olma halimdi, bana benzemeyenlere çevrimdışı olmamdı. Daha doğrusu benim bu durumum başkalarına tüm organlarımı kapalı tutmam demekti. Çevrimdışı olan bir insan, başkasını nasıl görebilir ki? Gerçektende başkasını görebilmemiz için,  kendimizi iyi tanımamız gerekmiyor mu? Örneğin ben korkuyu, sevgiyi, fakirliği ve zenginliği yaşamamışsam karşımdaki insanın fakirliğini, acısını, sevgisini, umudunu ve korkusunu nasıl anlayabilirim ki? Öyle değil mi sizce de?

İşte bu bağımlılıktan beni kopuşa götüren felsefe, renkler, harfler, kelimeler, cümleler, kitaplar, ülkeler, şehirler ve bunlar sayesinde edindiğim kalemim oldu. Herşeye ve herkese “evet” diyen bir insan zihinsel egzersiz ve eleştiri yapma yeteneğini kaybeder ve  bu tür insanlarda  beyin sürekli arızalı olur! Çünkü beyin problemli olduğu için, başkalarına bağımlı olurlar ve kendi başlarına hiç bir iş yapamazlar.

Farkındayım, sarf ettiğim sözlerin önemli bir bölümü bazılarınıza acı veriyor. Fikirlerimde biraz da olsa hakikat payı olduğuna inanıyorsanız; lütfen, nefsinizi acıtan bu sözlerden dolayı beni mazur görün! Çünkü maslahatçı, takiyyeci, siyasetçi, pohpohlamacı değilim!

Bağımlılık ve Kopuş felsefeme Sartre ile devam etmek istiyorum. Sartre’yi çok değerli bir filozof buluyorum! Neden mi? Çünkü Sartre, insanın önüne, bağımlılık ve kopuş seçeneğini koyuyor. “Felç olarak dünyaya gelen bir kişi bile, sporcu ve şampiyon olamıyorsa, bu durumdan kendisi sorumludur.” diyor.

Bu anlamda büyük insanları evrene, küçük insanları dünyaya benzetiyorum ve onlara şunu söylemek istiyorum: Küçük bir dünyanız var ve kendinizi bu küçük dünyaya hapsetmiş durumdasınız. Bildiklerinizin ve inandıklarınızın tek doğru olduğunu sanıyorsunuz! Oysaki bilim gözlemlerle, deneyimlerle, mukayeselerle ve tartışmalarla meydana geliyor.

Yunanlı filozof Aristarkhos’un hesaplarına göre, Ay çok daha büyük ve güneşse çok daha küçüktü! Eski Mısırlılar, dünyada Nil Nehrin’den başka bir ırmağın olmadığını, Romalılar İngiltere’nin dünyanın sınırı olduğunu sanıyorlardı.

Evimizin duvarına asılı duran saate baktığımız zaman, AKREP hareketsiz gibi gelir bize öyle değil mi? Fakat bir iki saat sonra akrebin yerini değiştirdiğini görürüz. İşte insan, toplum ve devletlerinde değişim sosyolojileri de tıpkı  saatin akrebi gibi yavaş yavaş hareket ediyor

Bilim bütün tarih boyunca HAKÎKATIN peşine düştü. Sonunda Allah’ın, evrenin, dünyanın, doğanın, hayvanın, insanın, toplumun sırlarını tek tek  çözdü; aşk ve sanatın da en estetik noktalarını keşf etti! Bu süre içinde Müslüman alim, bilgin, siyasetçi, yazar, bir sineği bile tahlil etmeyi başaramadı. Post modern zamanlarda; Müslüman toplum ve Müslüman entellektüel hala Allah’ı tahlil edemiyor! Hem Müslüman toplum hem de Müslüman entellektüel her şeyin üzerine kutsallık ve müphemlik perdesini örtüyor! Ancak, Hiristiyan ve Yahudi toplumu Müslüman gibi yapmıyor; onlar her şeyin sebebini bilmek istiyorlar.

Yunan medeniyeti, parlak zekanın ve kudretin merkeziydi! Yunan zekası, Roma medeniyetini inşa etti. Roma medeniyeti Yunan felsefesiyle zirveye çıktı ve sonunda bu medeniyetin içinde geriledi! Daha sonra 17. yüzyılda Avrupa, Atina ve Roma’nın entellektüel ruhu üzerine inşa oldu. Tam da  bu noktada ; İslam’ın beynini Yahudiliğin, kalbini Hıristiyanlığın, gözlerini Antik Yunan, el ve ayaklarını ise Hint teolojisinin vücûda getirdiğini düşünüyorum.

Gezegenimizin tanrıları ülke ülke, bölge bölge, kıta kıta geze geze yeni yerler, yeni kullar ve yeni isimler yaratmadılar mı? Örneğin Babiller’in tanrısı TAMMUZ, Mısırlılar’ın OSİRİS ve Yunanlılar’ın ise ADONİS!  Adonis tanrısının Yunanistan’a Sami halkların yaşadığı yerden geldiği biliniyor.

Kadim zamanlardan bu yana, insanlar tanrıları birbirine karıştırdılar. Acaba kimin tanrısı gerçek, kimin tanrısı dürüst, kimin tanrısı güçlü ve kimin tanrısı zayıftı? Örneğin Habeşlilerin tanrısı, kara ve kalkık burunluyken, Yunanlıların neden tunç tenli ve mavi gözlüydü?  O halde Yunanlılar’ın dini doğruysa, Habeşliler’in dini neden yanlış olsun ki? Acaba Araplar’ın, Türkler’in ve Farîsîler’in tanrıları da birbirlerine benziyor muydu? Yada niçin; Türkler’in, Farîsîler’în ve Araplar’ın dini doğru olsun da devleti olmayan ve yeryüzünde yalın ayak gezen Kürtlerin kadim dini olan “Zend Avesta” yanlış olsun ki?  Doğrusu, tanrının dilinde şiddet yoktur; onun dili sevgi ve sanat dilidir.

Ortaçağda Protestanlar haklı olarak Papa’ya karşı çıktılar! Çünkü diyorardı ki; her millet İncil’i  kendi diliyle  okusun! Papa ise Latince’nin Tanrı’nın dili olduğunu iddia ediyordu. Oysaki İncil’in dili İbranîcedir! Bu anlamda Müslümanlar Allah’ın resmî dilinin Arapça, Batılılar Filistinli İsa’yı  Avrupalı, Müslüman dünyası ise Kürdistanlı Selahaddin’i Arap yaptı.

Batılılar-Avrupalılar dünyanın Kuzey ve Güney bölgelerine girdiler, yerlileri öldürdüler. Zenginlik kaynaklarını gemilerine yüklediler ve anavatanlarına döndüler! Ancak Müslümanlar başka milletlerin; örneğin ‘’Kürtlerin’’ topraklarını işgal-fetih ettiler, mal-mülklerini ganimet aldılar, topraklarına yerleştiler ve bir daha da kendi ülkelerine geri dönmediler.

Bugün hala Şeriatcilar  Allah’ın kitabı adına Müslüman halkları, Yahudi ve Hıristiyanlara karşı kışkırtıyor ve hedef gösteriyor. İslam’ın tek hak ve tek tevhid dini olduğunu ve Allah tarafından Kur’an’ın korunduğunu idia ediyorlar! Oysaki, Incil ve Tevrat’ın da tevhid dini olduğu ve Allah tarafından korunduğunu söylüyor her iki kutsal kitap da.

İslamcı terör örgütleri, mezhepler ve ilahiyatçılar, “Hıristiyanlıkta üç Tanrı vardır.” diyor! Bu doğru değil, düpedüz büyük bir iftira! İsa şöyle diyor: ‘’Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab’dir.Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün aklınla ve bütün gücünle seveceksin.” (12:29-30, İncil)

Tamda bu noktada şu gerçeği belirtmek istiyorum. Kendimi, toplumu, dinleri, peygamberleri ve bilimi eleştiriyorum. Çünkü her toplum, her millet, her din, her ideoloji ve her medeniyet toplumları ayrıştırır ve ayrımcılığı üretir! Ne yaparsanız yapın, bu sosyolojik hakikati değiştiremezsiniz.

Şimdi kaldığımız yerden devam edelim: ‘’Olimpos Dağı’nın çocukları tanrıların, kiliselerin, kralların bağımlılığından koptular. Yani, “Olimpos Dağı’nın çocukları bilim, sanat, teknoloji, hukuk, adalet, demokrasi ve zenginlikte ‘HİRA DAĞI”nın evlatlarını bin dört yüzyıl  geride bıraktılar ve  postmodern bir medeniyet yarattılar! ”Hira Dağı”nın evlatları 7.yüzyılda kaldılar ve bu çağa ulaşmaları şimdilik için, mucize gibi görünüyor.

Bağımlı müslüman halklara şunu söylemek isterim: 7. yüzyılın inancıyla, diliyle ve düşüncesiyle 21. yüzyılda yaşanmaz. 21. yüzyılın aklına ve ruhuna uygun yeni bir Müslüman ve modern insana huzur, sevgi, barış ve DEMOKRASİYİ vaad eden yeni bir İslam lazım.

Şuan Evren’in yaşının 14 milyar yıl  olduğu söyleniliyor. İslam’ın yaşı ise sadece bin dörtyüz yıl. Bizi yedinci yüzyıla götürmek isteyen İslamcı bedeviler hâlâ bir mucize peşindeler!

İslam dünyası hala bir kadının saçlarını, canından ve özgürlüğünden çok daha kıymetli görüyor ve bu durum postmodern çağ için korku yaratıyor. Oysaki Allah’ın mizanında, kadın ve erkek ayrımı yoktur. Bilakis eşit  haklara sahip olduğu söylenir. Allah ne erkeğin nede kadının saç ve yüz güzelliğine bir yasak getirmemiştir! Allah’ın felsefesinde bir kadın birden fazla erkekle evlilik yapamayacağı gibi, erkekte bir çok kadınla evlilik yapamaz.

Mikronezya, Polinezya, Avusturalya, Asya, Afrika ve Kızılderililer’in yaşadığı coğrafyalarda ilk olarak dinin meydana geldiğini ve sonra bir fonksiyona büründüğünü söyleyebiliriz. Yahudilik, Hiristiyanlık ve İslam dininin temelleri bahs konusu ettiğimiz insanlığın bu ilk çoktanrılı dinlerine dayanıyor. Bu anlamda Muhammed peygamberin inşa ettiği İslam dini en etkili din olmuştur.  Araplar, çölde yaşayan ilkel ve  vahşi bir toplumdu! Kertenkele, yılan, akrep, fare ve deve sütüyle beslenerek yaşamlarını sürdürüyorlardı.  Muhammed peygamber, aristokratları ve karnı şişik tüccarları tehdit ediyordu! Adeta fakirlere gökyüzünde cennet vaaad ederken, yeryüzündeki bütün nimetleri ve kaynakları zenginlere bırakıyordu!Araplar, Muhammed peygamberle birlikte, itibar kazandılar, sağa sola saldırdılar, ganimetler elde ettiler ve  yeni bir hayatla tanıştılar.

1938’de çöl ülkesinde  petrol bulundu. Bu petrol onların dünyanın en zengin milletleri arasında yer almalarına vesile oldu. Ancak petrolle elde edilen bu zenginlik,  onları cahilliğin ve görgüsüzlüğün pençesinden kurtaramaya yeterli olamadı. Evet, Müslüman Toplumların sosyolojileri postmodern giysi ve eşyalalarla süslü olabilir; ama ruhları, beyinleri, yürekleri ve kültürleri hâlâ ilkel ve vahşidir diyebiliriz. Çünkü Müslüman toplumların sosyalizasyonunda insan hakları, demokrasi ve şehir kültürü henüz görünmüyor.

  1. yüzyılda hâlâ iki milyara yakın bir Müslüman nüfus; Kuran’ın Allah’ın ve Muhammed Peygamber’in Kitabı olduğuna inanıyor. Oysaki Muhammed peygamberin ölümünden yüz yıl sonra Kuran’ı ilk olarak Emevi Halife’si Abdülmelik bin Mervan’ın Haccâc’a yazdırdığı bir kitap olduğu gerçeği tarihi kaynaklarda belirtilmektedir.

Bakınız, Samanyolu galaksisinde ikiyüz milyar yıldız-gezegen var! Müslümanlar buradaki Allah’ın  sanatıyla ilgilenmiyor! Pekâlâ, neyle ve kimle ilgileniyor? Kendisine cennet vaad eden peygamberlerle, şarlatan dinci mollalarla ve binlerce dini fırkalarla ve fantastik masallarla ilgileniyor! Bana göre tanrının kitabı Tevrat, İncil ve Kur’an değildir! Tanrının kitabı EVRENDİR!  Evren; akıldır, sevgidir, fiziktir, matematiktir, demokrasi ve sanattır. Bu anlamda FİLOZOFLAR, yeryüzü ve gökyüzündeki tanrıları yendi, kralları yendi, din adamlarını yendi ve şimdi ise kapitalizmi yenmek için mücadele ediyor.

İlginç bulduğum şu noktayada değinmek istiyorum: İslam adına savaş çıkaranlar; Araplar, Türkler, Farîsîler olmuş. Onun uğruna ölenler ise Kürtler, Afrikalı siyahîler ve Çeçenler olmuş. Türkler Asya’dan çapulçuluk asabiyeleriyle geldiler. Bu barbar kavim Müslüman Araplardan aldıkları gaza, ganimet ve cihad kültürünü de umranlarıyla birleştirince ortaya korkunç bir millet sosyolojisi çıktı! O günden bugüne Türkler’in sosyolojilerinde bir değişiklik olmadı.

Brüksel’de Türkler’in yoğun olarak yaşadığı bir mahallede bir Türk ile karşılaştım bir ara.

Bana “Türk müsünüz birader?” diye sordu.

‘’Hayır!’’ dedim.  Bu gezegende benden başka herkes Türk dedim(!)

“Nasıl yani?” diye sordu.

Bende; ‘’Kıtalar, denizler, okyanuslar, dağlar, ovalar, nehirler, renkler, sesler, peygamberler, filozoflar, gezegenler ve Tanrı bile TÜRK(!)’’ dedim.

 

 

İlginç bir örnek daha vermek istiyorum: Aliya  İzzetbegoviç, Boşnak halkı için devletleşmeyi farz görüyordu. Kürtler için devletleşmeyi şu sözleriyle reddettiğini kaç bağımlı Kürt islamcı biliyor acaba? ” Bugün emperyalistler Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece gündüz çalışıyor. Türk’ün evladı, biz Boşnak’ız ama Türk’üz de.”

Darwin bir dostuna yazdığı mektupta şöyle der: “Şu gözü düşündükçe tepem atıyor.” Evet! Darwin; Kürtlerdeki bağımlılığı ya da Kürtler’in devletsizliğini görmüş olsaydı sizce tepesi çok daha fazla atmaz mıydı? Buda diyor ki; ‘’Maceradan geçerek, hayata dönmek! ’’ Ey Buda! Biz Kürtler, yeryüzünde yalın ayak bırakılmış bir milletiz. Döktüğümüz acı gözyaşları bir araya toplanır ise şayet yeryüzündeki bütün acı ve gözyaşlarına bedeldir. Artık yeni maceralar yaşamak istemiyoruz. Bağımlılıktan kurtulmak ve efendilerimizden kopmak istiyoruz.

Sevgili okurlarım! Şu üç şey beni şaşırtıyor gerçekten. İnsan, gökyüzündeki milyarlarca yıldız ve 50 milyon nüfusa sahip olan devletsiz KÜRTLER! Kürt siyaseti bir an önce şu soruma yanıt vermeliler: BAĞIMLILIK MI yoksa KOPUŞ MU?

Sonuç olarak ‘’Benim arkamda halk var, halk beni seviyor!” demek hakikat, bilim ve adalet demek değildir! Stalin, Hitler, Mussoloni, Franco, Atatürk, Humeyni, Erdoğan, Putin, Kim Yong ve benzer isimlerin arkasında milyonlarca halk desteğinin olduğunu biliyoruz! Sizce; Rousseau, Max Weber, Albert Einstein ve benzeri bilim insanı ve filozofların arkasında gidenlerin sayısı neden onbinlerde kalıyor?

Tam da bu noktada rasyonel mantık nedir, irrasyonel mantık nedir? sorusuna yanıt vermek istiyorum. Rasyonel mantık, bir siyasi düşünce okuludur! Bu okulun ilk öğretmenleri, İslam Dünyasında Nizâmülmülk ve Farabidir! Batı Hıristiyan  Dünyasında ise Hobbes, Loche ve Rousseau’dur.

İrrasyonel meselesi ise bana göre, toplumun reâyâlaşması demektir! Kur-an, bu duruma ”cahiliye toplumu” diyor; öyleki, cahil toplumları yönetenlere ‘Mustekbir’’ ve yönetilenlere ‘’mustazaf’’  kavramlarını kullanıyor. Yani daha açıkça söylersek toplumun beyinsizleşmesi demektir! İşte bu tür, sürü toplumlarına çobanlık yapan, mitler ve sterotiplerdir! Örneğin irrasyonalizmin öncüleri geçmişte İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, Rusya’da Stalin, Şili’de Pinochet, İspanya’da Franco iken günümüzde ise Türkiye’de Erdoğan, Rusya’da Putin, K. Kore’de Kim Yong, G. Kürdistan’da Barzani, İran’da Hamaney, Afganistan’da Taliban’dır.

Yazımın ilerleyen bu bölümüne kadar bazılarınızn, kibrinizin ve bencilliğinizin kalemime karşı ayaklandığını hissedebiliyorum. Çünkü çoğunuzu fikirlerimle rahatsız ediyorum ve bu sebepten dolayı beni SEVMİYORSUNUZ ve beni sevmeme nedeninizi anlayabiliyorum. Haatta kimi konularda sizi haklı da buluyorum; çünkü sizin gibi inanmıyorum, sizin gibi düşünmüyorum, sizin gibi yazmıyorum ve sizin gibi konuşmuyorum!

Hakikat şu ki; gerçek bir yazar yazılarında, kitaplarında ve konuşmalarında insanları rahatsız edendir! Çünkü  ezberi bozan ve yepyeni fikirler ortaya atan bir yazarı diktatörler, dinciler, tüccarlar ve siyasi partiler “bozguncu” olarak görür! Bu mahfilde George Orwell, rahatsız olanlar için şunu söylüyor: “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.”

 

Kadir Amaç

66 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir