Kürdistan Nurculuğu ve İslam

Kürdistan Nurculuğu ve İslam

Not: Bu çalışma 2020 yılında ayayınlanan ”Kürdistan’da Hizbullah’ın Anatomisi” adlı eserin yazarı olan Kadir Amaç’a aittir.       

Kadim Kürdistan coğrafyasının yetiştirdiği en büyük Kürt mütefekkirlerinden biri hiç kuşkusuz Said-i Kurdî’dir. Son zamanlarda Fethullah Gülen ve adamlarının, Kürdistan halkının her milletin sahip olduğu özgür vatan sevgisini ve hasretini engellemek için sömürgeci Türk devleti ve uluslararası güç şebekeleriyle ortak hareket ettiklerine şahit olmaktayız.

Gülen Hareketi ve şürekası Kürtlerin özgür vatan ülkülerini, ideallerini boşa çıkarmak ve modern Türk kolonyalizmini Kürdistan coğrafyasında en yüksek düzeyde temsil etmek için Said-i Kurdî’nin eserleri üzerinde en az beş yüz nokta da tahrifat gerçekleştirmişlerdir.

Nurcu cemaatlerin ezici çoğunluğu, Said-i Kurdî’nin eserlerini Türkçü ve Ehl-i sünnet(!) esaslar üzerinden yeniden yorumlayarak ve tahrif ederek, “Dinlerarası hoşgörü” parolasıyla, Türk-İslam evangelizmi ülküsü adına, küresel ölçekte hiçbir Türk devletinin ve hiçbir Türkçü akımın başaramadığını başarmıstır. Kürtlerin özgür vatan sevdasını Said-i Kurdî adına zehirlemeye ve yok etmeye kararlı olan Gülen ve adamlarının, Said-i Kurdî’nin benimseyip, amel ettiği inanç ve düşünce iklimiyle hiçbir biçimde benzeşmediğini bu çalışmada ortaya koymaya çalışacağım. Bu vesileyle Said-i Kurdî’nin Kürt ve Kürdistan meselesi hakkında vaaz ettiği görüşlerini ana hatlarıyla ilmi zaviyede sistematize etmeye çalışacağım.

İbn-u Tufeyl ve Gazali’den etkilenir

Öncelikle Said-i Kurdî’nin özgür vatan bilincini ve bu bilincin yüklediği sorumluluğu kavrayıp çözümleyebilmemiz için; o günün siyasi, sosyal, psikolojik, ekonomik ve uluslararası konjonktürel şartlarına egemen olan faktörleri bütün veçheleriyle bilmemiz gerekmektedir. Kürdistan’ın çeşitli medreselerinde kısa süren bir eğitim hayatı olan Said-i Kurdî, bu kısa süreli medrese eğitiminden sonra kendi imkanlarıyla yoğun bir okuma seferberliğini başlatır.

Kardeşi Abdurrahman Nursi, kitabında yirmi dört saat içinde Cem’ül Cevam-i, Şerhül Mevakıf ve İbni Hacerin kitaplarını okuyup anladığını yazar. İşrakiye felsefesinin kurucusu İbn-u Tufeyl ve Gazali’den etkilenir. Büyük Kürt Şairi ve filozofu Ehmedê Xanî’nin türbesinde ibadete kapanır ve bu sıralar 13-14 yaşlarındadır. Mardin’e gittiğinde o sıralar islam dünyasını baştan aşağıya kuşatan batı emperyalizmine karşı mücadele veren Cemalettin Afgani ve Şeyh Sennüsi hareketinin üyeleriyle yolda karşılaşıp, tanışma fırsatını bulur. (1)

Bundan sonra Said-i Kurdî’nin düşünce ve mücadele kulvarında Van şehri çok önemli bir yer kaplar. Vanlı Hasan Paşa’nın daveti üzerine uzun süre Van’da kalır. Said-i Kurdî, Van ile Kürdistan’ın diğer şehirleri arasında sürekli hareket halinde olur. İnşa ettiği bu hat üzerinde, sömürgeci Osmanlı İstibdadı’nın Valilerine, Paşalarına, işbirlikçileri Hamidiye Alaylarına, Ağalara ve Şeyhlere karşı aktif bir mücadele örneği sergiler.

‘Artık uyanınız, sabahtır’

Said-i Kurdî, Kürt halkının içinde bulunduğu bu menfi koşulları ortadan kaldırmak için beş yüzyıl boyunca, Osmanlı müslümanlığıyla dövülerek sersemleştirilen Kürt milletinin ontolojik hafızasını tekrar ayağı kaldırmak için Kürt halkına şu tarihi çağrıda bulur; “Ey aslan Kürtler! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağmalayacaktır. Hem milliyet denilen Rüstem-i Zâl ve Selahaddin-i Eyyubi gibi Kürt dahi kahramanlarıyla bir çadırda oturan her biriniz milliyet fikriyle umum milletin bir somut örneği olunuz. Varlığınızı birliğinizle gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek, hürriyet diplomasını elinize vermeyecektir.” (2)

“E
y aslan Kürtler! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağmalayacaktır.”

______________________________________________________________

Said-i Kurdî 1893 ile 1908 yıllarını ve Kürt halkının içinde bulunduğu keşmekeşliğin en büyük düşmanını cehalet olarak tespit eder. Dolayısıyla Kürdistan halkına bu rönesansı yaşatmak için Van, Bitlis ve Amed hattında kafasında projelendirdiği “Medresetüzehra” adında bir üniversite kurmak için 1908 yılında İstanbul’a gider. İstanbul’da Abdulhamid’e Kürdistan coğrafyasında Kürtlerin kendi anadillerinde eğitim ve öğretimlerini yapacakları “Medresetüzzehra” adında kurumların açılmasını konu alan bir dilekçeyle isteklerini sunar.

O sıralar Kürt aydınların çıkardığı Şark ve Kürdistan gazetesinin birinci sayfasında bu dilekçe yayınlanır. Yayınlanan dilekçenin bir bölümü şöyledir: “Kürdistan’ın kasaba ve köylerindeki mekteplerin kurulmuş olması memnuniyetle görülmekte ise de bu mekteplerden Türkçeyi az da olsa öğrenmiş olan çocuklar ancak yararlanabilmektedir. Türkçeyi bilmeyen Kürt çocukları ise medreselerde okutulan ilimleri terakki etmenin biricik kaynağı olarak bilmektedirler. Yeni açılan bu mekteplerdeki öğretmenlerin mahalli dili (Kürtçe) bilmemeleri dolayısıyla bu çocukları eğitim ve öğretimden mahrum bırakmaktadır. Bu ise vahşete, karışıklığa, dolayısıyla batının gürültülü ve patırtı çıkarmasına sebep oluyor…” (3)

Devlete eklemleme çabası

Bundan sonra Said-i Kurdî İstanbul’da Kürt ve Kürdistan davasını yürüten Kürt aydınlarını, alimlerini, Kürt siyasetini yürüten örgütleri ve Kürt yayın organları ile yurtseverlik temelinde, hepsiyle eşit mesafede ilişkiler içinde olur. Ve yürütülen bu yurtseverlik faaliyetler içinde yerini alır. Özellikle o dönemlerde Kürt ve Kürdistan davası için mücadele eden, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürd Teali Cemiyeti (1918), Azadi Cemiyeti (1923) içinde yurtseverlik faaliyetlerini sürdürür.

Aynı şekilde İstanbul’da kaldığı süre içinde o dönemin en büyük Kürt düşünce ve dava adamlarından olan Bedirhaniler ailesi, Cemil Paşa ailesi, Seyyid Abdülkadir, Abdullah Cevdet, Ahmed Arif, Mehmet Sıdık, Babanzade Naim Bey, Cibranlı Halid Bey ve Şeyh Said gibi yüzlerce şahsiyetle Kürdistan davası üzerine münazaralar yapmıştır. Mamafih o dönemlerde Said-i Kurdî Kürt aydınların çıkardığı Şark ve Kürdistan Gazetesi, Kürt Teavün, Terakki Gazetesi ve Volkan Gazetesi gibi yayın organlarında Kürdistan davasıyla ilgili pek çok yazılar kaleme almıştır. (4)

Said-i Kurdî yukarıda anlattığımız ilişkileriyle ve faaliyetleriyle yaşamı boyunca milliyetine, diline ve kültürel değerlerine karşı oldukça güçlü bir bağ içinde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Türk ve Kürdistan halkları arasında Nurcu cemaat olarak bilinen Fethullah Gülen ve benzeri parti, cemaat ve örgütlerin zalim Türk devletine eklemlenerek, Kürt halkını kimliklerinden ve özgür vatan sevdalarından mahrum bırakmak için Said-i Kurdî’yi; ‘ama islam ümmetinin birliği için Kürtlüğünden vazgeçmiştir, o bir islam alimiydi, onu Kürt meselesine bulaştırmayın, asil önemli olan islam davasıdır, islam ümmetidir, kardeşliktir, bugün Kürt kavmiyetçiliği adına ülkemizi ve devletimizi bölmeye çalışan bu zavallı Ermeni uşaklarına karşı kayıtsız kalmayınız… Tabiri caizse haydi bakalım atalarınız gibi siz de Kürt kimliğinizden ve özgür vatan sevgisinden vaaz geçin!’ Biçiminde sömürgeci Türk devleti ile iş birliği yaparak Kürt halkı üzerinde yoğun bir propagandanın yürütüldüğünü görmekteyiz.

‘Ey Kürt halkı!’

Özellikle son dönemlerde Türk devleti ile Fethullah Gülen Cemaati söylediğimiz yöntemlerle Kürt halkını diline, kültürüne ve vatanına karşı aline etmek için dev bütçeleri bu oryantalist faaliyetler uğruna harcadığını tüm ilgili çevreler tarafından bilinmektedir. Ehven-i şer odaklarına karşı Said-i Kurdî, Kürtlere şu tarihi uyarıyı yapmaktadır: Her tarafa şubeler salmış büyük bir çeşme başında bir bozulma olursa bu her tarafa sirayet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tabidir. Ey Kürtler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen taafün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadi görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız, Ta ki bir kemalat pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız ya da susuzluktan öleceksiniz.” (5)

______________________________________________________________

“Ey
Kürt Halkı! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette saadet vardır. İttihat bağını ve muhabbet ipini güçlü tutun. Ta ki sizi beladan kurtarsın.”

______________________________________________________________

Said-i Kurdî, Kürt halkının içinde bulunduğu korkunç köle yaşamı Kürt Teavün ve Terakki gazetesinde yazdığı Kürtçe makalelerle anlatır. Kürt Teavün ve Terakki gazetesinde yayınlanan bu makale şöyledir: Ey Kürt Halkı! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette saadet vardır. İttihat bağını ve muhabbet ipini güçlü tutun. Ta ki sizi beladan kurtarsın. Bana iyi kulak verin, size bir şey söyleyeceğim: Biliniz ki, korumamız gereken üç cevherimiz vardır; Birincisi islamiyettir ki; binlerce şehidimizin kanı pahasına olmuştur. İkincisi insaniyettir ki; halkın nazarında akla uygun hizmetle yiğitliğimizi ve insanlığımızı bütün dünyaya göstermeliyiz. Üçüncüsü milliyetimizdir ki; bize meziyet vermiştir. Bizden öncekiler iyilikleriyle yaşıyorlar. Kendine yetebilen, milliyetini koruyup onların ruhlarını kabirlerinde şad eder… Biz üç elmas kılıcı elimize alalım ve düşmanı üstümüzden kaldıralım. Birincisi: Adalet, maarif ve okuma kılıcıdır. İkincisi: İttifak ve milli muhabbet kılıcıdır. Üçüncüsü: Kendine güven kılıcıdır. (6)

Dolayısıyla Filistin’li islam düşünürü Fehmi Şinnavi “Kürtler islam ümmetinin yetimleridir” sözünden önce Said-i Kurdî’nin Kürt halkının bu perişan ve öksüz halini en yüksek düzeyde kavramış olması çok önemlidir. Bundan dolayı mustazaf Kürdistan halkını yetim ve öksüz bırakan ve islam düşüncesinin nimetlerinden faydalanarak yeryüzünde güçlü devletler kuran Arap, Fars ve Türk miletine, Kürt halkının vatanını ve dilini kardeşlik ve ümmet adına yetim bırakanlara şu tarihi çağrıda bulunuyor: “Ey Türkler ve Araplar! Sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlara bağlıdır… Birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir.” (7)

‘Kaderin sikkesi anadildir’

Said-i Kurdî İstanbul’da bulunduğu sıralarda, Kürdistan halkının özgürlük davası için mücadele eden dönemin önemli Kürt dava adamları Emin Ali Bedirxan, Seyyid Abdulkadir, Şükrü Mehmet ile birlikte İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’na giderler. Said-i Kurdî, Kürdistan davası için sert tartışmalar içine girer. Said-i Kurdî elinde taşıdığı Kürdistan haritasını Amerikalı Konsolons’a gösterdiği sırada, konsolos ona dönerek: “Bu bölgenin çoğunluğu üzerine Ermenistan devletinin kurulmasına karar verilmiştir” demesi üzerine Said-i Kurdî şöyle cevap verir: “Kürdistan eğer deniz sahilinde olsaydı, Diritnavutlarınız (savaş gemileriniz) ile belki bu kararı uygulayabilirdiniz. Fakat Kürdistan dağlarına Diritnavutlarınız çıkamaz, bu kararınız da uygulanamaz.”(8)

1923 yılına gelindiğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ırkçı ve şovenist paradigması Atatürk, Yusuf Akçura, Ahmet Ağayef, Falih Rıfkı Atay, Dr.Rıza Nur, Nihal Atsız ve Esad Bozkur gibi kişiler tarafından inşa edilecekti. Türk ırkçılığı ve şovenizmi üzerine inşa edilen bu yeni Türkçü paradigma, Kürt coğrafyasını ve insanını hedef alarak, varlığını sonlandırmak için sömürgeciliğin tüm enstrümanlarını kullanmaktan imtina etmeyecekti. Bu yeni Türk devleti etnografik hudutlarını tek millet, tek devlet ve tek bayrak ekseninde amentulaştıracaktı. Kürt halkı için çok zor geçen bu dönemlerde Said-i Kurdî, Kürt dilinden, Kürt milliyetinden ve kültüründen asla taviz vermediğini şu sözleri ile bu tanıklığını ispatlayacaktı:

“İnsanda kaderin sikkesi(damgası) anadilidir.” (9)

Kürt olup, Türkçülüğün amentüsünü yazan Ziya Gökalp ile bir defasında karşılaşırken, onun içinde bulunduğu rezil ve alçak duruma işaret ederek şu tarihi sözü söylemekten geri durmamıştır: “Bir kelle soğanı bin kızılelmaya değişmem.” (10) Said-i Kurdî, sahih Kur’an-ı ve rasyonelliği benimsediği için milliyet, dil ve kültür tanımlamalarını ontoloji, anatomi ve fizyoloji yasaları ekseninde değerlendirmiştir. “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir.” (Araf/-22) (11)

‘Aldanırız fakat aldatmayız’

“Ben Kürdistan’da doğdum ve ben Kürdüm” diyen Said-i Kurdî, Divan-ı Harp’te derki: “Fahr (övünmek) olmasın biz ki Kürdüz, aldanırız fakat aldatmayız.” Ayrıca, İstanbul’da Padişah’ın ve Ankara’da ise Atatürk’ün kendisine rüşvet, maaş ve makam tekliflerine karşı tenezzül ve tevessül etme girişiminde asla bulunmadığını şu sözleri ile kanıtlamıştır: “Sultanın maaş ve ihsan denilen rüşvet ve susma payını kabul etmedim. Reddettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim. Hürriyetimi terk etmedim. Ona boyun eğmedim.” (12)

Said-i Kurdî’nin yurtseverlik mücadelesinde beni en fazla etkileyen şu hadise olmuştur: 1909 yılında İstanbul’da kırk bin Kürt hamalını, Kürt yurtseverliği temelinde örgütlemiş olmasıdır. Araştırmacı Kürt yazar Rohat Alakom, Said-i Kurdî’nin “umum yerleri ve kahvehaneleri” (13) dolaşarak babasının da hamal olduğunu belirtmiş olmasıdır. Bu örgütlenme yöntemiyle Kürdistan tarihinde bir ilke imza atmış oluyordu. Çünkü insanlık tarihinde farklı sınıflardaki insanları zalim otoritelere karşı örgütlenme kategorilerin olduğunu biliyoruz. Fakat hamallar sınıfını, Said-i Kurdî’nin hem ulusal hem de emek temelinde yaptığı bir örgütlenmeyi yapan birinin olduğunu da sanmıyorum.

Türkiye’nin tanınmış en önemli gazetecilerinden biri olan Uğur Mumcu, Said-i Kurdî’nin Türk devletine ve Atatürk’e karşı büyük bir düşmanlık beslediğini şu sözleriyle belirtir: “Said-i Kurdî, Atatürk’ün ve laik devletin amansız düşmanıdır.” “Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Said-i Kurdî hem islamcı hem Kürtçü’dür.” (14)

Nihal Atsız Nurculuğu…

Hayatının büyük bir bölümünü Said-i Kurdî’nin eserlerini ve fikirlerini insanlara tanıtmakla ve anlatmakla geçiren Sıddık Şeyhanzade, Said-i Kurdî yaşamı boyunca sahih Kur’an düşüncesi, batıl inançlara galebe gelsin diye ve mazlum Kürt halkı özgür olsun diye yaşamını vakf ettiği söyler.
Said-i Kurdî’nin eserleri üzerinde yapılan bu tahrifatların gerçeği ortaya çıksın diye başta Fethullah Gülen ve önemli adamlarından olan Hekimoğlu İsmail ile farklı zamanlarda buluşup konuştuğunu söyler. Hekimoğlu İsmail’e Said-i Kurdî’nin eserleri üzerinde beş yüz nokta üzerinde tahribatın yapıldığını kendisine hatırlattığını söyleyince, şu karşılığı aldığını söyler: “Bizim nurculuğumuz Nihal Atsız nurculuğudur.” (15) H.İsmail’in bahsettiği bu şahıs yüz yılın en büyük Türkçü düşüncesini savunan adamdır. Ve Said-i Kurdî’yi Kürdistan devletini kurmakla suçlayıp, şu sözleriyle hedef göstermiştir: “Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası onlara devlet kurdurmaya şu sözüyle gösteriyor”: “Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün.” (16) H.İsmail’in Sıddık Şeyhanzade’ye yaptığı bu itirafı açıkça gösteriyor ki, Fethullah Gülen ve cemaati Nihal Atsız’ın Türkçü fikirlerini tüm dünyaya yaymak için, Nurculuk ve Islamcılık adı altında küresel ölçekte oryantalist faaliyetler yürüttüğünü fazlasıyla kanıtlamaktadır.

‘Zalimler için yaşasın cehennem!’

Son olarak 1990’lı yıllarda, benimde şahit olduğum, politik Türk islamcıların çıkardığı Tevhid ve Yeryüzü dergileri büyük Kürt düşünürü Musa Anter’i kapak konusu yapıp, Kürt halkına bu şahsin islam düşmanı ve Kürtlere Zerdüştlük propagandası yapmakla suçlayıp hedef haline getirmişlerdi. Sözde bu islam düşmanı, bakınız Said-i Kurdî ile olan anısını nasıl anlatıyor: “Şerefli yaşantısı çok renklidir. Öyle ki evlenmeye, bir ev kurmaya bile vakit bulamadı. Hele yüzyılımızın başından 1960 yılına kadar tüm hayatı Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti otoriteleri ile mücadele ederek geçmiştir. Uzun ve değerli hayatının anlatılması hatıralarımın içinde yersizdir. Onun hayatı başlıbaşına ciltler dolusu ibret levhalarıyla dolacak çaptadır.”
Sonuç olarak toparlayacak olursak Said-i Kurdî Lahikalar, Asar-i Bediyyat, Hutbe-i Şamiye gibi eserlerinde Kur’an ve insan merkezli düşünceyi eksen alarak, Kürdistan halkının da diğer halklar gibi özgürce yazgılarını belirleme hakları olduğunu açıkça belirtmiş olmasıdır. Ana hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız Said-i Kurdî’nin yurtseverlik panoraması böyleyken, yeryüzünde üstün ırk tasavvuruna sahip, Türkçü zihniyetin mimarı Fethullah Gülen, bu büyük Kürt düşünürü için şöyle diyor: “Ben bir Kürdün huzurunda diz çöküp elini öpmeyi gururuma yedirmediğim için gitmedim.” Bu zihniyetin temsilcisi olan Sızıntı Dergisi 2011 Haziran tarihli sayısında, Said-i Kurdî’nin bir fotoğrafını kapak yaparak, bu büyük Kürt düşünürün yurtseverlik kimliğine karşı ne kadar tahammülsüz olduğunu göstermiş olacaktı. Dergi kapağında Said-i Kurdî elinde kocaman bir Türk bayrağı ile adeta tüm insanlık ailesinin asabiye şubelerini Türkleştirmek için sefere çıkmış gibi.

Durum tüm çıplaklığıyla ortadayken Türk devleti, Fethullah Gülen ve dostları, Said-i Kurdî’nin Kürt kimliğini ortadan kaldırmak için oryantalist enstrümanlar ve cerrahi yöntemler kullanarak transformasyona uğratmak istemişlerdir. Dolayısıyla Kürt halkının bu düşmanları, büyük Kürt filozofun dehasını gördükleri için tıpkı Mevlâna ve Fuzuli gibi Said-i Kurdî’yi ve düşüncelerini Türkleştirmek istemişlerdir. Dolayısıyla bu büyük yurtsever Kürt filozofu, Türk devletinin her türlü irrasyonalist, geleneğine ve sömürgeciliğe karşı tavrını söyleyeceği şu Kürtçe sloganla net ortaya koymuş olmasıdır: “Ji bo zaliman bijî cehennem” (zalimler için yaşasın cehennem). Bu zaviyede hareketle her bir Kürt bireyin özgür vatan bilincini ve düşüncesini kozalaştırıp tıpkı bir kelebek gibi özgürlüğe kanat çırpması için Said-i Kurdî, gibi Kürt filozoflarını yaşamlarında eksik etmemelidirler.

Kadir Amaç

KAYNAKÇA

(İctimai Receteler 1, s. 60)
2. (İctimai Dersler: Zehra Yayın,s. 94)
3. (Vefatının 50.Yılında Bediüzzaman Said Nursi, s.19)
4. (Kürt Sorunu, Altan Tan, s.162 )
5. (İctimai Receteler 1,s.193)
6. (Kürtler ve Islami kurtuluş, Sait Özbey,s.44)
7. (İctimai Dersler, Zehra Yayıncılık, s.59)
8. (Doza Kürdistan, Zinar Silopi,1969, s.54)
9. (İctimai Reçeteler 1, s.94)
10. (İctimai Reçeteler 1, s.95)
11.( Kur’an Meali, Ali Bulaç, Araf 22, Ankebut)
12. (İçtimai Receteler , s.52)
13. (Eski İstanbul Hamalları, Rohat Alakom)
14. (27 Mart 1990 Cumhuriyet gazetes, Uğur Mumcu)
15. (Gerçek Hayat Dergisi,27.11.2008)
16. (Atsız Mecbua, yıl: 1932.sayı:17)

Kısa Bir Afganistan Analizi   

                                          Kısa Bir Afganistan Analizi   Kadir Amac televizyon yayını

Son bir hafta içinde, Afganistan ülkesi ve Taliban örgütü dünya gündemine damgasını vurdu.  İslam ilimlerini bilmeyen ve  İslami hareketleri sistematik olarak tanımayan bir dizi yazar ve gazeteci  Afganistan ve Taliban’ı analiz ederken kamuoyuna çok sayıda yanlış bilgiler verdiğini özellikle hatırlatarak yazıma başlamak istiyorum.

Taliban denilince hemen, ”Afganlı mücahit”lere sempati duyduğum, seksen ve  doksanlı yllardaki İslamcılık hatıralarım gözlerimde canlanır! O yıllarda Mısır, Suriye ve Filistin İhvan Hareketinin yönetici kadroları görülen Hasan el Benna, Abdullah Azzam, Mustafa Sibaî, Saîd Havvâ, Mervân Hadîd, Saîd Ramazan el Bûtî gibi isimlerin kitaplarını okuyor ve okuduğum o kitaplardaki tarif edilen İslam’a benzemeyen herkesi kafir olarak görüyordum! Yani, şimdi dönüp geçmişime bakıyorum, ey Kadir! Bu felaketin içinden nasıl çıkmayı başarabildin? Doğrusu, ben bile bu durumuma şaşıp kalıyorum!… 

Neyse, asıl konumuz olan Taliban’a geçelim: Evet, Taliban’ın asıl kuruyucusu ve fikir babasının Molla Ömer olmadığını değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.  Taliban’ın asıl kuruyucusu ve teorisyeni hiç şüphesiz Abdullah Azzâm,  Zevâhir ve Usâme bin Lâdin. 

Abdullah Azzam, 1960’lı yıllarda ‘Filistin’deki İhvan Hareketinin önemli isimlerinden biridir. 1967 ‘de Batı Şeria’nın tamamı İsrail tarafından ele geçirilmesiyle, Azzâm ailesiyle birlikte Ürdün’e yerleşir.  Daha sonra Suriye ve Mısır’da İhvan Hareketinin liderleriyle buluşur, bu iki ülkede İslami faliyetler yürütür ve kısa bir sürede içinde cemaat içinde etkili bir isim olur.  

Azzâm, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgalinin hemen ardından, yani kısa zaman,  Pakistan ve daha sonra Afganistan sınırına çok yakın konumuyla bilinen Peşâver’e yerleşir. 1980’li yılların ilk yarısı boyunca Arap ve İslam dünyasının dört bir yanından cihadistler, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmak üzere Afganistan’a akın ederken, Abdullah  Azzâm Peşâver’de  bu akışın organizatörlüğünü yaptığını o dönemin İslamcıları çok iyi bilirler. 

Şu nokta da oldukça önemlidir: Abdullah Azzâm, Suudi Arabistan’da tanıştığı Usâme bin Lâdin’i ilk olarak Pakistan’a yanına davet eder ve  ekonomik gücünden faydalandığı Usâme ile birlikte El Kaide-TALİBAN İSLAM  ideolojisinin ilk temellerini Peşâver’de atar. 

 Azzâm, 1985’ten 1989’un sonuna kadar  itibaren başta gittiği İslam ülkelerini, Avrupa ve ABD’nin 28 ayrı eyaletinde buluştuğu binlerce Müslüman göçmenle toplantılar yapar,  onları ”İslam Dini İçin” Afganista’a cihad etmeye çağırır ve ayrıca   CIA ile bir dizi gizli görüşmeler yapar. 

1988 yılına gelindiğinde El Kaide’yi birlikte kurduğu Usâme bin Lâdin ve  Zevâhirî’yi ”İslam Cihad”ın sonraki hedefinin Filistin olması gerektiği konusunda iknaya etmeyi başaramayınca, aralarında fikir ayrılığı doğar ve  kurdukları El Kaide örgütü ikiye bölünür. İşte  bugünkü, Taliban lider kadrosu ve savaşçıları Abdullah Azzam’ın ÖĞRENCİLERİ  olduğunu gerçeğini özellikle islamcı yazarlar çok daha iyi bilir…

Şimdiki Afganistan’a bakacak olursak, Taliban’ın başkent Kabil’e girmesi ve 169 milyon doları yanına alarak Afganistan’dan kaçan Devlet Başkanı Eşref Gani’nin zelil durumu bana Afganistan’ın ilk  Devlet Başkanı Emanullah Khan’ın ülkeden kaçış öyküsünü ve o dönemde Osmanlı- Enver Paşa’nın emir eri olan, ayrıca OKUMA VE YAZMASI hiç olmayan  Beççe-i Saka’nın devlet yönetimini ele geçirme biçimini hatırlatıyor! 

 Eşref Ganî’nin, bundan iki hafta önce, ”Ben Emanullah Khan’a çok saygı duyan birisiyim. Ama, onun, Beççe-i Saka karşısında firar etmesini bir türlü kabullenemedim. Ve ben, Taliban veya bir başkası karşısında asla firar etmeyeceğim ve milletin bana teslim ettiği vazifeyi son nefesime kadar yerine getireceğim” demişti; ama dediğini yapmayarak ülkesine, halkına ve insanlığa büyük bir ihanet içine girdiğine tanık olduk. 

Tam bu noktada şu soru akla geliyor: Rejimler çöker mi? Elbette ki çöker! Ancak, çökmenin alt ve üst koşullarının sağlanması gerekiyor. Yani, zalim ve otoriter rejimleri kınamanın bir faydasının olmadığını realistler iyi bilirler! Dolayısıyla güçlü olmayan bir ülke, kaoslu bir dünyada başarılı olmayı bir yana, ÖLÜR! Yani güçlü değilseniz rüzgarın yaprağı savurduğu gibi savrulursunuz! Güç nedir? Askeri, ekonomik, bilgi, siyasi ve psikolojik faktörleri kapsar.

Evet, yukarı bölümde ülkenin nasıl bir ihanet ve cehalet geleneğinden geldiğinden bahs ettim. ”Sahiden bu nasıl bir ülke böyle?” diyen okurlar  için kısaca şu bilgileri vermekte fayda görüyorum:  

 Birincisi: Afganistan’daki sosyoloji dünyanın en karmaşık bir dizi sosyolojiden biridir. İkincisi: Afganistan, dünyanın en fakir ve en geri kalmış ülkesidir! Üçünçüsü: Dünyanın en kurak ve en vahşi doğasına sahip olan ülkelerden biridir. 

Afganistan’da Peştûn milleti ülke nüfusun yüzde   % 40’ını oluştururken; geride kalanlar ise, Özbekler, Türkmenler, Belûçlar, Hezarâ,  Farslar-Tacikler ve Şiî  kesimlerden oluşuyor. Ayriyeten onlarca silahlı islami grup, yüzlerce aşiret, tarikat ve sunni ve Şia mezhepleri arasında yaşanan ihtilaflar ve çatışmalar Afganistan’ı dünya ülkeler sıralamasında en arkaya  yere koymuştur.

  Afganistan’daki en büyük millet grubu olan Peştûn halkı aslında Afganistan’ı temsil eder, yani Afganistan demek Peştûn demektir, peştuk demek Afganistan demektir. Bu ülkedeki etnik müslüman kimlikler 600 küsur yıl Osmanlı müstemlekeciliğine  tahammül etmesini becerebilirken, ancak 100 yıl içinde bu etnik milletlerin birbirlerine tahammül etmediğini  ve 100 yıldır sürekli iktidar için, İslam için, mezhep için, aşiret için ve asabiye duyguları için birbirlerini  vahşice katl ettiklerini biliyoruz.  

Bundan sonra  Afganistan’da Taliban’ın yönetimi elegeçirmesiyle birlikte, ülkedeki etnik ve dini sosyolojinin daha çok birbirlerini vahşice kalt edeceklerini, açlık, sefalet ve cehalet ülkesi olarak anılmaya devam edeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok sanırsam. 

 Çünkü, özelde Afganistan toplumunun ve genelde İslam dünyasının çok ciddi bir dizi düşünce-akide sorunu yaşadığını düşünüyorum. Yani yeniden  yorumlanmayan, yoruma kapalı olan, güncellenmeyen, rasyonelleşmeyen, demokratikleşmeyen, eleştiriye açık olmayan, çağın şartlarına göre modern bir İslam ve modern bir mezhep ortaya çıkarmayan  çağımızın  İslam’ı kendisini kuşatan çağın sorunlarından, Müslüman toplumların ve Afganistan’ın başına bela olan şiddet İslam’ın dan  kurtulması mucize gibi görünüyor.  

Yani, İslam dünyasının sorunu ne siyasal egemenlik sorunu ve ne de ekonomik bir sorundur. Çünkü Siyasal İslam, siyasal egemenliğini İran ve Sudan’da elde etmesine rağmen tek bir konuda ilerleme kaydedemedi. Hakeza ekonomik olarak dünyanın en zengin üç ülkesi olan Katar, Dubai ve Kuveyt uygarlıkta, demokraside, insan haklarında, eğitimde, sağlıkta, teknolojide, üretimde ve  kadın hakları konusunda dünya sıralamasının çok gerilerinde yer aldığını görüyoruz.

 Konumuza tekrar dönecek olursak; Amerika, Taliban’ın Afganistan’daki siyasal egemenliği ele geçirmesinde birinci derecede Afganistanlıların sorumlu olduğunu şu sözlerle ifade ediyordu: “Afgan güvenlik güçlerine en iyi ekipmanı, en iyi eğitimi ve en iyi kapasiteyi vermek için 20 yıl ve on milyarlarca dolar harcamamıza rağmen onlara azim veremedik ve onlar da nihayetinde Kabil’i savunmak,  savaşmak  için ve ülke için savaşmayacaklarına karar verdiler”  

Bu noktada kısaca şunu söylemek istiyorum: İslamcılar ya da Müslüman siyasetçiler ülkelerindeki iç karışıklığı ve ülkelerinin  geri kalma sebeplerini ya Amerika ya da İsrail’e tahvil ederler(!) Elbetteki bu yaklaşım gerçekçi değildir,  kasıtlı bir düşmanlık ve İslamcı düşüncenin başarısız bahanesidir… 

Sahiden, Afgan halkı neden ülkesini Taliban’a teslim etti, silahlanmadı ve savaşmadı? Doğru ya! havadan üstlerine düşen bombalar ve üstlerine açılan bir ateş yoktu! Çok daha önemlisi sosyal medyada yayınlanan yüzlerce video görüntülerinde Taliban cehaletinden kaçan onbinlerce GENÇ Afganlıların içinde tek bir kadın, tek bir yaşlı, tek bir çocuk ve tek bir yaralıya rastlanmaması düşündürücü değil mi?  

 Yaşanan şu gerçek çok daha düşündürücü: 40 milyon insan nüfusu, 300 bin asker ve polis gücü olan bir ülkenin Cumhurbaşkanı, tek bir kurşun sıkmadan ülke yönetimini taş devri yaratıklarını hatırlatan Taliban’a teslim ediyor ve Afganistan’ı terk ederken yanında 169 milyon dolar götürüyor!  Evet, bu durum inanılır gibi değil ama gerçek. 

 Elbette ki bu yaşanan insanlık felaketinden Afganistan halkı kadar,  demokratik devletler, ABD, NATO, BM ve AB’de  sorunludur. İnsanların büyük bir bölümü doyunmsuz,  açgözlü, kibirli, bencil, düzenbaz, kötü niyetli ve hepsinden öte vicdansız, şiddete yatkın ve VAHŞİDİR! Siyaset sosyolojisindeki insan karekteri çok daha kurnaz, acımasız ve manipülasyoncudur. 

 İşte bu aç gözlü ve güç peşinde koşan insanlar devletin yönetimini ele geçirdiklerinde,  sahip olduğu  karekter ve davranış dizisi, devlet davranışını ve karekterini  kaçınılmaz olarak meydana getiriyor!… 

Kadir Amac

Devlet Bahçeli’ye Açık Mektup:

Sayın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye…                                           

Kadir Amac televizyon yayını

Avrupa’nın başkenti Brüksel’den selam, sevgi ve hürmetlerimi gönderiyorum. Ayrıca, gönül dünyamın bahçesinden bir demet BARIŞ ÇİÇEĞİNİ koparıp zat-ı alinize armağan ediyorum.

Efendim! İzninizle mektubuma üstad Necip Fazıl Kısakürek’in şu enfes belirlemesiyle mektubuma devam etmek istiyorum: “Kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz! Herkesi bu hale birbiri getirdi! Herkes herkesi affetsin! Başka ne çaremiz olabilir ki?’’

Sayın Devlet Bahçeli! Sevgili Türk ve Kürt halkları YIKIM, ACI, ÖLÜM ve KÖTÜLÜKTEN BAŞKA HİÇBİR ŞEY OLMADIĞINI YAŞAYARAK GÖRDÜ!

Efendim güç öyle bir şey ki onu uzun zaman elinizde tuttuğunuz vakit, kendinizi her zaman için haklı görmeye başlarsınız. Eğer bir gün sizin gibi siyasetçi olmaya karar verirsem, Türk ve Kürt sosyolojilerine uygun bir teknik kullanacağım ve ümrana göre uygun bir disiplin içine gireceğim. Bunu yapabilmem içinde bağımsız düşünmeliyim, halkı kışkırtmamalıyım, kafaları karıştırmamalıyım, halkı ikna etmeliyim ve en yüksek düzeyde BARIŞ ve AHLAK örneğini sergilemeliyim.

Bu mahfilde yeni devlet paradigmanızı önemsemediğimi ve değerli bulduğumu belirtmek istiyorum. Şöyle ki optimal bir DEVLET kendi içinde yaşadığı siyasi mistifikasyonları, etnik kim-likleri, plüralist ve akültürasyon grupları içine alır, onları siyasal egemenliğine ortak eder, demokra-si kültürünü parlamento zemininde buluşturur ve böylece politik varoluşun temelindeki DOST-DÜŞMAN ayrımını ortadan kaldırılmış olur.

Sayın Devlet Bahçeli!

Evet, siyasi bir liderin zekâsı önemlidir. Ancak doğrusunu söyleyecek olursam, asıl önemli olan bir siyasi parti lideri ya da bir devlet başkanı için, siyasi olaylara karşı dayanma gücü ve yürekliliğidir. Elbette ki zat-ı alinizin duygularına kapılan bir lider olmadığınızı yaklaşık olarak bi-liyorum. Çünkü duyguların özellikle barışı gerçekleştirme konusunda hiçbir işe yaramadığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. Ayrıca zat-ı alinizi barışı gerçekleştirme konusunda büyük bir risk aldığınızı ve barışı gerçekleştirme konusunda son derece kararlı olduğunuzu net olarak görebi-liyorum.

Lider olmanız yalnızca bir seçim değil, aynı zamanda barış, sevgi ve asalet sevdalısı biri olduğunuz gerçeğini mütevazı kişiliğiniz gizlese de bu yanınızı görebiliyorum. Tıpkı bir balık için su ne ise, bir kuş için gökyüzü neyse, sizin için de “barış lideri olmak” odur.

Bir insan istediği her şeyi hayal edebilir, ancak düş kurarken uyanık değildir; uyandığı zaman düşlerinin gerçekle çok az ortak yanlarının olduğunu fark eder veya hiçbir gerçekle hiçbir ortak yön bulamaz. Tam da bu nokta da zat-i alinizi barış sürecinin en büyük MUCİZESİ gördüğümü paylaşmak istiyorum.

Bir liderin değerinin en belirgin ölçüsü kendi siyasal liderlik performansının üstünlüğünü dostuna ve düşmanına kabul ettirebilme yeteneğidir. Bu anlamda, barışın mimarı ve elçisi olmanız, Türk ve Kürt halklarının gönül dünyasında büyük bir değer görmüştür. İşte bu, zahid ve arif karakteriniz ve zat-i alinizi büyük liderlik mertebesine ulaştırmış bir durumda gösteriyor. Bu büyük liderlik portreniz sizi yalnız Türk siyasetinin büyük bir siması yapmıyor, ayrıca Allah’ın izniyle, barış lideri portreniz sizi yeni “Demokratik Türkiye”yi yaratan paradigmanın eseri, yüzyıllara intikal eden bir ANIT olarak yaşatacaktır.

Kadir Amaç

Brüksel

Tuncer Bakırhan ve DEM Parti’ye Açık Mektup!

Sayın Tuncer Bakırhan,

Ben Kadir Amaç. Brüksel’den selam, sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. DEM Partisi’nin barış sürecinde oynadığı rol ve barış için verdiği mücadeleye katkı sunmak amacıyla bu mektubu zat-ı âlinize yazmaya karar verdim.

Mektubuma şöyle başlamak istiyorum: Kürtlerin ve Türklerin demokratik bir siyasal egemenliğin şemsiyesi altında birlikte yaşamalarını sağlayacak yeni bir Türkiye dönemini başlatmak elbette mümkündür.
Mamafih, başında bulunduğunuz DEM Partisi’nin, hükûmet koltuğunda oturan AKP ve MHP ile birlikte bu tarihî misyonu yerine getirebilecek hem siyasî hem de entelektüel tecrübeye sahip olduğunu düşünüyorum.

Özellikle DEM Parti, Türk ve Kürt siyasası ile sosyolojisinin problemlerini demokrasi düşüncesinin “nesh” ve “mensuh” diyalektiğine göre yeniden tefsir ederek Kürtler ile Türkler arasında sevgi ve barış köprüsünü inşa etmekle işe koyulmalı ve bu güzel pratiklerle hükûmeti mahcup etmelidir.

Sayın Tuncer Bakırhan,

Kendi çevremde partinizin barış performansını bazen başarılı, bazen de çok başarısız bulduğumu üzülerek belirtmek zorundayım. Partinizi başarısız kılan birtakım ideolojik ve sol ortodoks alışkanlıkların başınıza sürekli bela ve musibet getirdiğini özellikle hatırlatmak isterim.

Örneğin, partinizi yıpratacak, barış çabalarınızı zayıflatacak, barışın enfekte olmasına sebep olacak marjinal gruplardan, fütürist düşüncelerden ve tahrik edici konuşmalardan hâlâ uzak durmamanız ciddi bir problem olarak karşınızda durmaktadır.

Partinizin barış sürecinin üç önemli aktöründen biri olması nedeniyle muhataplarınızla çok daha dikkatli bir dil ve diyalog kurmanız kaçınılmazdır. Çünkü siyaset felsefesi, siyasetçilerden aritmetik ve geometrik olmalarını şart koşar.

Diğer bir konu ise sosyolojinin bir alt bilim dalı olan “real siyaset”tir. Real siyasetin egemen olduğu bir yerde herhangi bir siyasî organizasyon, egemen olan realitenin içinde formel ve reel bir siyaset yürütmek zorundadır. Yani “siyaset bilimi” bahsettiğim bu durumu “siyasal egemenlik”, “yasallık”, “eşit vatandaşlık”, “hukuk”, “postmodern sosyoloji” veya “realite” kavramlarıyla izah eder.

Sayın Tuncer Bakırhan,

Bu gerçekten hareketle siyaset yapmak, durum ve şartlara göre esnek (flexible) olmak gerektiğini düşünüyorum. Barış Süreçi arafesinde bulunduğumuz için,  özellikle yurt dışı gezilerinizde Kürt meselesini ve hükûmeti şikâyet konusu yapmanızı doğru bulmadığımı ve bu durumun barış çabalarınızı politik komplikasyon ve mistifikasyona uğratacağını zat-ı âlinize iletmek istiyorum.

Evet, efendim!

Yaklaşık olarak muhafazakâr olan Türk ve Kürt sosyolojisi, partinizin yukarıda belirttiğim politik ve ideolojik alışkanlıklarından, uygulamalarından ve partinizin bazı yöneticilerinden son derece rahatsız olduklarını bilgilerinize arz ediyorum.

Hiç şüphesiz DEM Partisi’nin barış ve demokrasi konusundaki niyet ve çabasının samimi olduğunu biliyoruz. Ancak DEM Partisi, Türk ve Kürt toplumunun sosyolojik PIN kodunu bir türlü doğru girememektedir.

Sürekli PIN kodunu yanlış giriyor ve her denemeyi inat ve kibirle gerçekleştirdiği için bir türlü sonuç alamıyor. Evet, DEM Partisi sosyolojinin PIN kodunu doğru girmesi için yardımcı olmak isteyen bizim gibi düşünce insanlarına da çevrimdışı kalmaktadır, bunu üzülerek belirtmek zorundayım.

Sayın Tuncer Bakırhan,

Son olarak; DEM Partisi PIN kodunu doğru girerse, AKP ve MHP ile birlikte 81 ilde ortak mitingler yaparsa, barış bilincini ve Yeni Demokratik Türkiye Aklı’nı küme küme, bölük bölük, fırka fırka ve dalga dalga her iki milletin sosyolojik katmanlarına ulaştırmayı başaracaktır.

Saygılarımla,
Kadir Amaç
Brüksel

Sayın Recep Tayıp Erdoğan’a Mektup!

Ben Kadir Amaç. Belçika ve Avrupa’nın başkenti Brüksel’den selamlar, sevgiler ve saygılar sunuyorum.

Sayın Erdoğan!

Zat-ı alileriniz için bu satırları kaleme alırken masamın üzerinde İngiliz yazar Aldoux Leonard Huxley’in “Hayvanlar Çiftliği” adlı kitabın dünyaca ünlü yazarı olan George Orwell’a yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektupta şu cümle geçiyor: “İnsanların tarihten gereken dersi çıkaramaması, tarihten çıkarmamız gereken en önemli derstir.“ Yani, roketler ve uçaklar muhteşem bir seviyeye ulaştı; keza hipersonik silahlar, saniyede yaklaşık olarak 8 kilometre hızla hareket edebilen füzeler ve mermiler çağına şahitlik yapıyoruz.

Zat-ı aliniz gibi, zeki ve akıllı gördüğüm büyük İngiliz lider Churchill, başarılı bir generaline yazdığı bir mektupta şu ifadeleri kullanıyordu; “silahlar değişse de hikaye tamamen aynıdır. Ulysses, Kiklop’un mağarasından kaçmak için nasıl koyunları kullandıysa, De Wet de Özgür Orange Devleti’nde İngiliz ikmal kolunu yok etmek için öküzleri kullanmıştı.”

Efendim! Affınıza sığınarak İslam tarihinde çok önemli bulduğum şu yaşanmış hadiseyi de hatırlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi kalabalık Müslüman halk kitlesi halife Hz. Osman’ın bir dizi devlet uygulamalarını protesto etmek için halifenin evini ablukaya alır. Halife Osman, kendisine muhalif olan bu sosyal adaletçi Müslümanları ikna etmesi için İmam Ali’den yardım talebinde bulunur.

İmam Ali, Osman’ın kuşatma altında tutulan evine giderek ona şöyle hitap eder: “Ant olsun Allah’a ki sana ne diyeyim, ne söyleyeyim, bilemiyorum. Bir şey bilmiyorum ki sen onu bilmeyesin; bir yol yok ki sana göstermeye kalkayım da sen onu tanımayasın; sen de bizim bildiklerimizi biliyorsun. Bir şeyde, senden ileri geçmiş değiliz ki onu sana haber verelim; bir şeyi gizlice haber almış değiliz ki onu sana tebliğ edelim. Bizim gördüğümüz gibi sen de gördün; bizim duyduğumuz gibi sen de duydun; bizim sohbet ettiğimiz gibi sen de, Allah’ın salatı O’na ve soyuna olsun, Resulullah’la sohbet ettin.” (Nehc-ül Belağa, 5. Bölüm)

 

Sayın Erdoğan!

Zat-ı alinizin de bildiği gibi, 1984 ile 2024 yılları arasında Türk Silahlı Güçleri ile PKK hareketi arasında yaşanan bu korkunç savaşta toplamda taraflar arasında hayatını kaybedenlerin sayısı yüz bini aşmış durumdadır. 40 yılını geride bırakan bu kanlı savaşın kazanan tek tarafı hiç şüphesiz Türk Devleti’nin içinde yuvalanan devlet maskeli ‘’menfaat grupları’’ ve tabirimizle yırtıcı ve yıkıcı ırkçı fırkalar olmuştur.

Bu yırtıcı fırkalar ve ‘‘menfaat grupları’’ devlet maskesiyle on binlerce yasadışı suç işlediler ve çok büyük ekonomik vurgunlar elde ettiler. Devlet maskesiyle Kürtlere karşı işledikleri suç ve kötülüklerle Türk Devleti’nin meşruiyetini, özellikle demokratik devletlerin ve uluslararası kurumların nezdinde, ciddi düzeyde tartışma konusu haline getirdiler.

Kürtlere karşı işlenen tüm kötülüklerin ve yasa dışı işlerin altında bu menfaat gruplarının imzaları vardır. Elbette ki bu savaşın acısını en çok çekenler anneler, kadınlar, gençler, çocuklar ve göçe zorlanan milyonlarca Kürt köylüleri olmuştur. Kısaca bu savaş, hem Kürt şehirlerinde hem de Türk şehirlerinde suhuletin yerine şekavet iklimini yaratmıştır. Bu kanlı sorunun sorunun hâlâ çözülmemiş olması, hem Türk ve hem de Kürtleri son derece huzursuz etmektedir. Yani her iki halk artık savaşın sona ermesini istiyor; eşit şartlarda ve koşullarda ikballerini barış, sevgi, kardeşlik, adalet, hukuk ve demokrasi mefküreleriyle inşa etmek istiyorlar.

Sayın Erdoğan!

Bir Kürt yazarı olarak Kürt meselesi konusunda çabalarınızı çok değerli buluyorum. Aynı şekilde sayın Devlet Bahçeli’nin de gayretlerini de çok sevindirici buluyorum. Ayrıca dindar Kürt halkı sizi ve bilge MHP lideri Devlet Bahçeli’yi Kürt meselesinde çok cesur buluyor, destekliyor, seviyor ve değer veriyor! Çünkü, Türk ve Kürt asabiyesinin PİN KODU  doğru girdiniz. Türk ve Kürtlerin tarihsel ilişkilerine İslami ve sosyolojik zaviyeden ışıldıyan sözlerle tasvir ediyorsunuz. Öyle ki Türk siyaset tarihinde hiçbir devlet başkanı sizin gibi, Kürt meselesinde samimi ve cesur adımlar atmamıştır. Cesaretinizle, dindarlığınızla ve samimiyetinizle Kürtlerin gönül dünyasında taht kurmuş ve Atatürk’ten sonra Türklerin en büyük lideri konumundasınız.

Sayın Erdoğan!

Yüce Rabbimiz Kur’an’da, dil ve milletlerle ilgili şöyle buyuruyor: “Biz her millete kendi dilinde bir peygamber gönderdik’’ Nehl-36

‘‘Ey insanlar! birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kavimlere ayırdık.’’ Hucurat 13

‘‘Göklerin ve yerlerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir.’’ Rum Suresi 22

Sevgili İslam peygamberi şöyle buyuruyor; “Ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a üstünlüğü vardır. Kırmızının karaya, karanın da kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak iyilik iledir.” Aynı şekilde Medine Sözleşmesi’ni de unutmamak ve yararlanmak lazım diye düşünüyorum. Sevgili Rabbimizin yukarıdaki ayetlerini ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in sözünü zat-ı alinize hatırlatarak sizden şunu istirham ediyorum: Bir Türk’ün ne kadar hakkı varsa, bir Kürt’ün de aynı hakları olsun istiyoruz. Değerli Türk milletinin hangi hakları varsa, mazlum Kürt halkının da aynı haklara sahip olmasını istiyoruz.

Sayın Erdoğan!

Kürtlerin hak arama mücadelesini bu saatten sonra hiçbir güç zayıflatamaz ve engelleyemez. Çünkü dijital bir çağda yaşıyoruz. Bu dijital çağ Kürt meselesini küresel boyutlara taşıdı. Artık Kürt meselesi uluslararası bir mesele haline geldi ve öyle ki Üçüncü Dünya Savaşı’nın koşulları Türkiye ve Kürt coğrafyasının sınırlarına dayandı. Belirttiğim bu gerçeğe özellikle dikkat etmek lazım!

Bunun için de Türk devlet işleyişini değişime zorlamamız gerekiyor. Bildiğiniz gibi, bütün devletler aynı şekilde işlemezler. Hele Türkiye gibi ulusalcı ve üniter devletler hiç işlemezler. Çünkü demokratik ve Anglosaksoncu bir karaktere sahip değildirler. Üniter devletler faşisttirler; ırkçı polis-güvenlik-şiddet gücüne ve milliyetçi mahkemelere sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Çünkü ırkçı politikacıların zihinsel olarak siyasete dengesiz başladıklarını, gücü ve egemenliği hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyleyebilirim. Platon, “Devlet” adlı eserinde; ” bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar, çılgınlaşmak doğalarında vardır, hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.” ifadelerini kullanır.

Primordial kökleri, dilleri ve kültürleri farklı olan milletler egemen kültür tarafından yönetilmeyi asla hiçbir zaman sevmemişlerdir. Örneğin, diller ve kültürler arasındaki bu gerilimi ve çatışmayı yaşayan demokratik Kanada devleti Quebek-Fransız İngilizlerin, İspanya devleti İspanyol ve Baskların, İngiltere Krallığı, İskoç ve Gallerin, Belçika devleti ise Fransızlar ile Hollandalıların dillerini devletlerinin resmi dilleri yaparak etnik farklılıkları eşitleyerek sorunu çözmüşlerdir.

Sayın Erdoğan!

‘‘Başkanlık Sistemi’ kavramını ilk olarak Türkiye siyasetinde zat-ı aliniz ve AKP kullanmıştır. Kürt meselesini tedrici olarak etap etap bahis konusu ettiğiniz ”Başkanlık Sistemi’’ içinde veya sayın Öcalan’ın önerdiği demokratik konfederalizm sistemi içinde tartışarak nihai çözüme kavuşturabilirsiniz. Ya da bugünkü post-modern devletlerde ‘‘iki meclisli’’ örneğin Amerika’da bir ‘‘ÜST MECLİS’’ ABD Senatosu, İngiltere’de Lordlar Meclisi, Fransa’da Fransız Senatosu, Almanya’da Bundestrat Meclisi vardı. Bir “ALT MECLİS’’ ise Amerika’da ABD Temsilciler Meclisi, İngiltere’de Avam Kamarası, Fransa’da Fransa Milli Meclisi, Almanya’da Bundestag Meclisi modelleri vardır.

Yukarıda isimlerini zikrettiğim post-modern devletlerin parlamenter meclisleri bugün dünyanın en güçlü demokratik yasalarını çıkarıyorlar. İleriki zamanlarda, Kürtlerin ve Türklerin ortak olacakları böyle bir meclisleri neden olmasın ki! Umarım, üst ve alt parlamenter meclisli yeni bir “Demokratik Türkiye” kurmak zat-ı alinize nasip olur.

 

Sonuç olarak, büyük lider kişiliğinizin Barış Süreçini başarılı bir şekilde menziline ulaştıracağınızdan son derece emin olduğumu zat-i alinize bir kez daha paylaşmmak istiyorum. Yukarı bölümde hem İslam’ın ve hem de bugünkü post modern devletlerin demokratik çözüm önerilerini değerli ilmi görüşlerinize sunmak istedim. Ayrıca,  Meclis Komisyonuna naçizane fikrimi kısaca şu şekilde belirtmek istiyorum: Birincisi, bugünden itibaren kanımızla birlikte kötü alışkanlıklarımızı, öfkemizi ve sivri dilimizi de tükürmeliyiz. Yanî ihanete tükürmek, bencilliğe tükürmek, kıskançlığa tükürmek, kötülüğe tükürmek ve ırkçılığa tükürmekle ruhlarımız sükunet bulur, kalplerimiz sevgi dolar ve amellerimiz iyilik toplar. İkincis, Sayın Öcalan’ın İmralı Adası’ndan normal bir eve naklinin koşulları yaratılırsa, bu ev ortamında Öcalan muhatap alınırsa, Meclis Komusyonu burda Abdullah Öcalan’ın değerli fikirlerini dinlenilirse, etap etap tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılırsa ve Kürt meselesi için TBMM nihai çözümün adresi olarak belirlenirse, yeni duruma göre yasal düzenlemeler yapılırsa muhteşem bir tarih yazılacaktır.

Öyle ki kısa bir süre içinde İslam dünyasının örnek bir devlet ve Avrupa’nın en güçlü ekonomik ve demokratik devleti olmaya vesile olmuş olursunuz. Ayrıca, Kürt ve Türk milletinin gönül dünyasında taht kuracaksınız; dünya tarihine geçeceksiniz. Dünya devletleri, uluslararası kurumlar ve dünya halkları sizi ayakta alkışlayacaktır.

Saygılarımla… 

Kadir Amaç Brüksel