Deli ve Filozof!  

Deli ve Filozof!                                          Kadir Amac televizyon yayını                       

Keşke doğup büyüdüğüm Bingöl’de olsaydım!

Ah ulan ah!

Keşke sevgili annem hayata veda etmeden önce son bir kez sarılsaydım ona!

Emek kokan nasırlı ellerini öpseydim!

Hasretimi geceye değil, gündüze gömseydim!

Ne yazık ki oradayken bile yüzlerimiz birbirinden uzaktı.

Kırk yıldır ah ile vah ile besledim düşüncemi.

Yahu, ne namussuz bir yazgı bu böyle!

Dilerim bu son vuslatımız olur ve bu kötü kader topraklarımızdan def olup gider.

Sevgili annem kimi zaman göğsünde, kimi zaman sırtında taşırdı beni. Sık sık şöyle telkinde bulunurdu:

“Lawem! Seni kandırdılar. Herkes memur oldu, sen memur olmadın. Onlar ikbal peşine düştü, sen belanın peşine düştün. Oğlum sert, açık sözlü ama en iyi evladımdır,” derdi.

Ey felek! Deli gönlümün dermanı olan o biricik annem gitti. O, can kuşumdu, can simidimdi; kanatlarına iltica ettiğim sevgi limanımdı.

Onun ayrılığıyla perişan oldum, şaşkına döndüm… Ve işte bu hâlimle, Kürdistan Davası için hâlâ ayaktayım.

İnsan, kimi zaman hayatın felaketlerine karşı boğulmamak için bir saman çöpüne bile sarılabiliyor. Aman Allah’ım, bana güç ver! Hannas kimselerin kötülüklerinden beni koru ve beni hiçbir namussuza, cahile, korkak birine muhtaç ve muhatap etme!

Sevgili Rabbim! Biliyorum, çok zayıf bir noktamın olduğunun farkındayım. Beni iyi tanıyan eşim, çocuklarım, ailem, akrabalarım, dostlarım ve değerli okurlarımın da bildiği bir şey aslında bu. Aman Allah’ım! Kusurum şu: Ayakkabının tabanını bile etmeyecek sokak insanlarını bile ciddiye alıyor, dinliyor ve zaman ayırıyorum.

Yaklaşık olarak insanın yazgısının, içinde yaşadığı ortama ve koşullara bağlı olduğunu düşünüyorum. Yani her şeyi belirleyen ortamdır, sen hiçbir şey değilsin. Evet, bir dönem varlık ve yokluk meselesinin boşluğunu Tanrı ile doldurmuştum. Ancak o adam “Tanrı öldü” deyince, bir diğeri de “Tanrı yoksa her şey mubahtır” deyince kafam karıştı ve Tanrı’nın Bulmacasını Çözen Felsefe’yi yazdım.

Faraziye cehalet doğudan batıya, batıdan doğuya uzanır. Bilgi okyanus kadar geniş, okyanus ise mürekkep kadardır. Ben her şeyi bilemem. Bazı şeyleri biliyorum ve ancak bir konuda ehil olabilirim. Sahip olduğum fikirlerin hiçbirisi yüzde yüz doğru değildir; yaklaşık olarak doğru olduğunu düşünüyorum, ancak yanılma ihtimalim her zaman vardır.

Hafızamda kaldığı kadarıyla bir Kürt gazetecisine bir zamanlar şöyle demiştim:

“Her şey Elif’le başladı. Elif ışığı yarattı, ışık ise Yin ve Yang’ı yarattı. Yin ve Yang da Âdem ile Havva’yı yarattı. O ara da siz hiçtiniz. Tanrı hiçten sizi, sizden boşluğu, boşluktan elifi, eliften lamı, lamdan mimi ve mimden de ‘Kürdistan’ ayetini yarattı.”

O da bu söylediklerim karşısında şoke olmuştu.

Eğer Tanrı’nın ilmini bir okyanusa benzetirsek, ben de o okyanusa katılan bir damla suyum. Bir damla su olan ben, kendimi devasa okyanusun tamamı gibi görüyorum. Çünkü küçük bir damla su, kendisini okyanusun içinde güvende ve huzurlu hisseder. Huzur sessizdir, hakikat sessizdir, sevgi sessizdir, mütevazılık sessizdir.

Ey sessizlik! Dünya hayatı oyun, hile, tamah ve eğlenceden ibarettir. Mal, mülk ve makama gözüm yoktur. Onun büyüleyici ve baştan çıkarıcı cazibesine kapılmayan güçlü bir onurum var. Onurum, Kâf Dağı’nın tepesinde bekleyen Anka kuşudur. Nasırlı ellerimle onurumu, emeğimle bilgiyi, bilgiden de şerefimi yarattım.

Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Leonardo da Vinci’ye atfedilen “Salvator Mundi” tablosunu 2017 yılında 450 milyon dolara satın alarak dünyanın en pahalı tablosu rekorunu kırıyordu. Habeşistan’da ise açlık ve ilaç eksikliği nedeniyle günde yaklaşık üç kişi hayatını kaybediyordu. Ben ise şerefimi kitaplarda, rızkımı inşaatlarda arıyordum ve üstelik deli oluyordum.

Modern çağın en önemli filozoflarından biri olan İngiliz Bertrand Russell beş kez evlenmişti ve meslektaşlarının çoğunun eşleriyle ahlaksız ilişkiler yaşamıştı. Ancak kimse bu filozofa ahlaksız, şerefsiz ya da deli demiyordu.

Rousseau, okuduğu ve yakından tanıdığı bütün yazarların hayatını tezatlarla dolu görüyordu. Onları uzlaştırmak istedi; aynı zamanda kendini de onlarla uzlaştırmak için özel bir çaba sarf etti. Fakat kısa süre içinde bu durumdan sıkıldı, yoruldu ve bunun zaman kaybı olduğunu düşündü. Çünkü çelişkisiz, tutarlı bir hayat ona çok zor geliyordu. Tembeldi, kadınlara aşırı düşkündü ve en az kırk kadınla birlikte oldu. Bu kadınların kendisine itaat etmesini hep istedi. Bu sebeple onurlu bir yaşam onu mutsuz ediyordu. Mutsuzluk konusunda şöyle demişti: “Mutsuzluk, kuşkusuz en büyük öğretmendir; ancak bu öğretmen dersini pek pahalıya satar ve yararı da ödenen bedele değmez.” Ona da kimse ahlaksız, şerefsiz ya da deli dememişti.

Tam da bu noktada sevgili akıllı kardeşlerime şunu söylemek istiyorum: Egemen akışa katılmadığınızda, egemen aklın algoritma sihrini bozduğunuzda ve egemen formülün dışına çıktığınızda, benim gibi yüzde yüz “DELİ” damgasını yersiniz. Yaklaşık olarak, doğru ve ahlaklı yaşamak bugünkü dijital çağda yüz kızartıcı bir suç veya delilik olarak görülmektedir.

Benim hayatım yukarıda örnek verdiğim yazarlar gibi değildir. Tanrı beni, bazılarını üzerek, bazılarını severek, bazılarını da düşündürerek imtihan ediyor. Ben kendimi her zaman diğer yazarlarla kıyaslayarak ilerliyorum. Hatam olmamalı, hata yapmamalıyım, topluma karşı günah işlememeliyim ve hepsinden daha ahlaklı, daha örnek bir yazar olmak zorundayım. Çünkü benim yaşam felsefem ve hakikatim budur. Biliyorum ki bu çok zordur ve her yazarın yapabileceği bir şey değildir. Evet, böyle bir hayat insanı maddi anlamda mutsuz edebilir; fakat benim için durum tamamen farklıdır. Çünkü onurlu yaşam size mutlu bir hayatı vaat etmez.

Şu hakikatimi tüm açık yüreklilikle söylemek istiyorum: Kırk yıllık fikir hayatımın hiçbir fragmanında maslahatçı olmadım. Fikir hayatımın yarısı öğrenci, yarısı öğretmen geçti. Fikir yolculuğumun müktesebatında hiçbir maslahatçı düşünceye yer vermedim. Düşünce atlasımı birbirine bağlayan tek şey hakikattir. Görüşlerimin bir kısmında yanlışlık olabilir; ancak niyetim sevgidir, ahlaktır, barıştır, adalettir, demokrasi ve bağımsızlıktır.

O halde niyeti duru olmayan biri putlarını kıran mutekâmil bir insan olamaz, iyi bir yazar olamaz, namuslu bir entelektüel olamaz.

Peki, putlarımızı kırmaya hazır mıyız?

  • Benlik putu!
  • Devlet putu!
  • Lider putu!
  • Din ve mezhep putu!
  • Parti putu!

Bir şey ya iyidir ya kötüdür. İyinin ve kötünün ortası yoktur. Karanlık karanlıktır, ışık ışıktır. Güzel güzeldir, çirkin çirkindir.

Eyvah! Geçmişe sabitlenmiş gözlerimiz, fikirlerimiz, önyargılarımız, alışkanlıklarımız ve öfkemiz yüzünden geleceği ayrıntılı ve estetik bir şekilde kavramayı şöyle bir kenara bırakalım; ne görebiliyoruz ne de geleceğimizi hayal edebiliyoruz. Tıpkı José Saramago’nun Körlük romanı gibi…

Sevgili Allah’ım! Lütfen!

İçimizdeki beyinsizlerin ve akıllarını paraya tahvil edenlerin yüzünden benim gibi bir deliyi mahkûm mu edeceksin?

Her ne kadar iyi anlaşılmasam da arkamda güzel hatıralar bırakmak istiyorum. Bundan sonraki kalan hayatımı, milletimin içine karışan yırtıcı, hannas ve helak edici düşüncelere karşı sevgi, felsefe ve ahlak ile en güzel şekilde mücadele ederek bir Kürt yazar olarak, Fransız düşünür Rousseau gibi iz bırakarak bu dünyadan ayrılmak istiyorum.

Rousseau, ilk okumalarında David Hume, Diderot ve burjuva bir ailede büyüyen Voltaire’e büyük bir hayranlık beslemiştir. Kendisi gibi yoksul bir aileden gelen David Hume ve Diderot ile ilk dönemlerinde oldukça samimi dostluklar kurmuştur. Bu dört filozof da bir dönem İngiltere ve Fransa kraliyet saraylarında ağırlanmış, maaşa bağlanmışlardır. Ancak Rousseau, zamanla bu üç yakın dostuyla da yollarını ayırmıştır. Aralarındaki sözlü kavgaların çıkmasında kimi zaman farklı arzular, kimi zaman da özgürlük anlayışındaki derin uyuşmazlıklar etkili olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Rousseau, elbette benden çok daha elverişli şartlara, imkânlara ve büyük bir talihe sahipti. Evet, benim Rousseau gibi filozof dostlarım hiç olmadı. İlk başlarda ve vefatına dek Cenevreliler onun yazarlığını yeterince takdir etmemiş, onu sahiplenmemişti; fakat Avrupa’nın hemen her ülkesinde ünlü bir yazar hâline gelmiş, Cenevre dışında tüm kıta ona büyük değer vermişti.

Beni henüz Bingöl bağrına basmadı. Henüz tek bir Kürt siyasi parti, aristokrat bir Kürt aile ya da görgüsüz zengin bir Kürt beni sahiplenmedi. Özellikle bazı Kürt yazarlar, yayınevleri ve gazeteciler kıskançlıktan parmaklarını ısırıyorlar. Bazıları “deli”,  bazıları “filozof”bazıları “fenomen” diyerek entelektüel kalitemi düşüreceklerini sandılar. Acaba bunu neden yapıyorlardı bana? Çünkü aralarında maskesiz, açık sözlü ve tek bir güçlü fikre sahip olan bendim. Kendimi onlardan ve onları çepeçevre kuşatan dünyevi gailelerden uzak tuttukça, bağımsızlık çizgim beni yabancı, yalnız, zor ve anlaşılmayan bir deli gibi Hira Mağarası’na hapsediyordu.

“Üzülmeyin, gevşemeyin; eğer inanmışsanız muhakkak üstün olan sizsinizdir.”

Ayetini her hatırladığımda bana müthiş bir dayanma gücü vermiştir.

Bakınız beyler ve bayanlar! Geçmişte veya bugün büyük yazarların eserlerini bastırabilmek için harcadıkları enerjiyi ve sinir bozucu çabaları düşündüğümüzde, sonunda “hayatın en başarılı kitaplarının yazarları” olarak tarihe geçmiş olduklarını görürüz.

2007 yılında İngiltere’de David Lassman adında bir yazar, ülkenin en büyük 18 yayınevinden birine kendi imzasını taşıyan bir kitap gönderdi. Yazarın başarısızlığını suçlayan bir tanesi hariç, diğer 17 yayınevi kitabı yayımlamayı reddetti.

Immanuel Kant’ın kaleme aldığı Pratik Aklın Eleştirisi adlı şaheser bile bazı yayınevleri tarafından “uğraşmaya değer” bulunmamıştı.

İnsanı hayretler içinde bırakan bir diğer örnek ise George Bernard Shaw’dır. Ünlü bir yazar olmadan önce yazdığı romanı 60 yayınevinden ret cevabı almasına rağmen asla pes etmemiştir.

1944 yılında, dünyaca ünlü Hayvan Çiftliği kitabının yazarı George Orwell, eserini dünyanın en büyük yayınevlerinden biri olan Faber & Faber’a teslim etti. Ancak kitap, ünlü editör T. S. Eliot’un gazabına uğradı ve yayımlanmadı.

Ve son olarak, dünyanın en büyük yazarları arasında yer almayı başaran Victor Hugo… Paris’te bir editörün karşısına dikilip şiirlerini bastırmak istediğini söylediğinde, yayınevinin editörü küstahça “hayır” yanıtını verdi. Hugo moralini bozmadı ve editöre şöyle dedi:

“Bayım, hata ettiniz. Bu ilk şiirlerimi basacak olsaydınız, sonraki bütün eserlerimin yayın hakkını size verecektim.”

Evet, değerli okurlar! Kim bilebilir ki… Belki de ben öldükten sonra yeni doğan Kürt çocukları, acı dolu hayat hikâyemi okur; özgün fikirlerimi ve eserlerimi sahiplenirler.

Kadir Amaç-Brüksel