Kürtler, İbrahim Güçlü’yü Nasıl Anacak ?

                                                     Birinci   Fasıl Fasıl    Kadir Amac televizyon yayını

Sevgili Huysuz Keke İbrahim!   

Dünyaya damgasını vurmuş yazarların, siyasilerin ve sanatçıların aşklarını, dostluklarını anlatan mektup ve otobiyografileri okumak, benim için her zaman büyük bir merak konusu olmuştur. Bu engellenemez merakım sayesinde onların hayat hikâyelerini okuyabildiğim için kendimi oldukça şanslı biri olarak görüyorum.

Zat-ı âlinizin de bildiği üzere, siyaset dünyası hiç de beyaz bir dünya değildir. Bu alana giren beyaz biri, beyazlığını uzun süre koruyamaz; tam aksine her geçen gün şerefine yeni bir leke yapıştırır. Özellikle siyaset yapan insanların ezici çoğunluğu birbirinden nefret eder. Kimileri bu nefret dalgaları üzerinde sörf yaparak, kimileri de nefreti kâğıda dökerek –sizin gibi– onu kalıcı hâle getirirler.

Sevgili Kıskanç Keke İbrahim!

Kalem ve kâğıt deyince aklıma hemen büyük yazarlar gelir. Örneğin, ünlü İngiliz yazar Virginia Woolf, eserlerini ayakta, özel bir masada yazardı.

Sefiller romanının yazarı Victor Hugo ise ilham perisi kendisine uğramadığında evdeki görevlilere tüm kıyafetlerini vererek sadece kâğıt ve kalemle birlikte kendini bir odaya kilitleyerek yazardı.

Tabii ki ben ne Virginia Woolf gibi kaleme aldığım eserlerimi  ayakta ve ne de Victor Hugo gibi tüm kıyafetlerimi çıkarıp kendimi odaya kilitleyerek yazmıyorum. Ben eserlerimi ve makalelerimi genellikle yüzüstü yere uzanarak ya da yere oturarak yazıyorum. İşte bu pozisyon, benim ilham lambalarımı yakıyor.

Biliyor musunuz? Zat-ı âlinizin siyasi karakterini iki şeye benzetiyorum:

Birincisi, İvan Gonçarov’un Oblomov romanı ile Portekizli yazar José Saramago’nun Körlük romanındaki karakterlere.

İkincisi ise huysuzluğunuz, kıskançlığınız, cahilliğiniz ve önyargılarınızla… Kolombiya’daki mahallelerde yaşlı kadınların dedikodularını insanlara satarak geçimini sağlayan fitneci kadınlara benzetiyorum. Ya da –teşbihte hata olmaz ya– evinizin yakınında ölmüş bir hayvanın murdar kokusu gibi… Siyasi ahvaliniz ve ahlakınız  insanların huzurunu kaçırıyor ve midesini bulandırıyor.

 Sevgili  fitneci keke İbrahim Güçlü,

günahlarla dolu siyasi hayatına geçmeden önce kendi fikir yolculuğum için ancak şu kadarını söyleyebilirim: Benim herhangi bir liderim, partim ve hiçbir kötü alışkanlığım yoktur. Muhafazakâr, demokrat, liberal ve bilime inanan ancak onu putlaştırmayan bir Kürt yazarıyım.

1985-1999 yılları arası İslamcılık yaptığım yıllardır. 1999-2026 yılları arası ise müsbet Kürt milliyetçiliği yaptığım yıllardır.

Gerek İslamcılık, gerekse Kürt milletperverliği yaptığım bu süreçlerde hiçbir İslamcı lidere, devlete, gruba, cemaate, herhangi bir siyasi partiye, formel veya informel düzeyde ne biat ettim ne de üye oldum. Tam da bu noktada kendim için şunu söylemek istiyorum: Yaşamım boyunca, hatta bugün de, İslam veya Kürtlük adına sevgili ülkeme ve yalınayaklı milletime bir hardal tanesi kadar bile zarar verdiğimi ve günah işlediğimi düşünmüyorum.

Eğer Kürt milleti içinde birileri benim ülkeme ve yalınayaklı milletime karşı bir iğne ucu kadar zarar verdiğimi gören olmuşsa, lütfen beni tenkit etmekten geri durmasın. Bu gerçeğime rağmen, kanadı kırık sevgili ülkemden ve yalınyaklı milletimden özür diliyorum ve hakkınızı helal ediniz diyorum.

İkincisi Fasıl

Sevgili hodbin keke İbrahim!

Gerçekten dünya siyaset liginde, siyasi karakteri huysuz olan ender politikacılardan biri olduğunuzu düşünüyorum. Bu huysuz siyasi karakterinizi kronolojik ve senkronize bir şekilde ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışacağım.

1967’de Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydınızı yapar yapmaz, o huysuz karakterinizle sınıfta ve okulda tanıştığınız arkadaşlarınızın gönüllerini kırarak, neşelerini kaçırarak siyasete ilk “hannas” adımınızı atmış oldunuz.

Daha sonra üniversite ortamında öğrenciler huysuz kişiliğinizden dolayı sizden uzak durdukları için soluğu önce FKF’nin (Fikir Kulüpleri Federasyonu) başkanı olan Doğu Perinçek’in elini sıkarak ve rahle-i tedrisatından geçerek aldınız. Abdullah Öcalan’ın henüz Doğu Perinçek’in adını bile duymadığı bir dönemde ne kadar tartışmalı bir Kürt siyasetçisi olduğunuzu fazlasıyla kanıtlıyordunuz. Tabii bu kontrolsüz hızınıza kimse ayak uyduramıyordu. Bu kez soluğu Ankara Çankaya’da, Türkiye İşçi Partisi’nde aldınız. Partinizin genel başkanı Mehmet Ali Aybar’ın “Atatürk’ün yolunun özü soldadır” sözü, Kemalizmin ardılı olduğunuzu söylüyordu. Bu partinin o dönemdeki “Atatürkçü Sol” çizgisinin en fanatik savunucusu olarak Öcalan’dan önce bunu kanıtlamanız çok daha ilginçti.

Evet, TİP içinde her geçen gün huysuzluğunuz parti çalışanlarının huzurunu kaçırıyordu ve 1969 yılında TİP artık huysuzluğunuza tahammül edemeyerek tüm kapıları yüzünüze kapattı. 1970 yılına gelindiğinde ise bu kez kancayı Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na taktınız ve kurucu üyesi oldunuz.

Gittiğiniz her yere uğursuzluğunuzu ve huysuzluğunuzu götürüyordunuz. Bu negatif enerjinizin etkisiyle Türk emniyet güçleri 1970’te DDKO’ya karşı genel bir gözaltı ve tutuklama operasyonu gerçekleştirdi. Gözaltına alınanlar arasında zat-ı âliniz başta olmak üzere Mümtaz Kotan, Sabri Çepik, Nezir Şemmikanlı, Tarık Ziya Ekinci, M. Emin Bozarslan, Canip Yıldırım ve Musa Anter hakkında TCK’nın 141-142. maddelerinden dolayı dava açıldı. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası’na kadar tutuklu yargılandınız. Tutuklu kaldığınız süre içinde cezaevi arkadaşlarınızın kafalarını fitneyle şişirdiniz. 1974 yılında Anayasa Mahkemesi’nin Genel Af Yasası’ndan yararlanarak tahliye oldunuz.

Üçünçü Fasıl

Sevgili hodbin keke İbrahim Güçlü,

cezaevinden tahliyenizden hemen sonra Diyarbakır ile Ergani arasında evlerin en zayıfı olan örümcek ağını ördünüz. 1976 yılında Ergani ve Diyarbakır müstemleke mahkemelerinin koridorlarında avukatlık diplomanızla rızkınızı kazanmaya başladınız.

Avukat demişken aklıma geliyor: 1965’te Avukat Faik Bucak öncülüğünde kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nde lider kadrolardan Dr. Sait Kırmızıtoprak (Şıvan) ve Sait Elçi arasında “sağ” ve “sol” olarak ikiye bölünmede ve DDKO’dan çok sayıda insanın ayrılmasında zehirli dilinizin payı olduğunu söylemeden geçmek Kürt halkına büyük bir haksızlık olur.

DDKO hareketi konusunda kısaca fikrimi paylaşmak istiyorum: DDKO’lar, Türkiye’deki legal Kürt siyasetinin ilkini başlatan, tüm siyasi ve sosyolojik Kürt katmanlarını bünyesinde bir kozaya gibi toplayıp kelebekleştiren ve başarılı kılan ilk Kürt hareketidir.

DDKO hareketi, TİP içerisinde çalışan sosyalist Kürtler, üniversite gençleri, Kürdistan’da medrese eğitimi gören milli ve gelenekçi değerleri taşıyan meleler, Barzani hareketine sempati gösteren Kürt münevverleri, din adamları, esnaflar ve sanatkârlardan meydana gelmiştir.

1974 yılında zat-ı âliniz fırtına gibi esiyordunuz. Maşallah(!) Mümtaz Kotan, Orhan Kotan, Ruşen Arslan ve Yılmaz Balkaş ile Dev-Genç’in son kongresinde genel başkan seçilen Zülküf Şahin dahil olmak üzere Sol KDP’nin kimi önde gelen isimleriyle Muş’ta geniş bir toplantı düzenlediniz ve Rizgarî hareketinin temellerini atan kararlar aldınız. Tam bu noktada şu gerçeği de söylemeden geçmeyeceğim: Elbette Rizgarî, DDKO’ların tek mirasçısı değildi. DDKO’da örgütlenen yurtsever Kürdistanlıların birçoğu sonraki yıllarda yalnız Rizgarî hareketinin değil; Özgürlük Yolu’ndan Devrimci Demokratlar’a, KUK’tan Kawa’ya kadar birçok siyasi akım ve örgütün de belirleyici kadroları oldular.

Evet, huysuz ve kıskanç kişiliğinizle kısa bir süre içinde Rizgarî hareketini ikiye böldünüz. Arkadaşlarınızla Rizgarî Dergisi’ni çıkardınız ve Komal Yayınevini kurdunuz. Ayrıca Devrimci Demokratik Kültür Derneği ile Anti-Sömürgeci Kültür Derneği’nin kurulmasına öncülük ettiniz. Ancak ayrılırken hepsinin altına kıskançlık dinamitlerini döşediniz.

1978 yılında ise Rizgarî hareketini fitneyle ikiye bölmeyi başardınız.  Yanınıza Hatice Yaşar ve İkram Delen’i alarak Ala Rizgarî adıyla yeni bir dergi ve yeni bir örgüt kurdunuz.

Tekfir ederek suçladığınız ve ayrıldığınız eski arkadaşlarınız Mümtaz Kotan, Orhan Kotan, Ruşen Arslan, Recep Maraşlı ve Yılmaz Balkaş’tan oluşan üyeler de aynı isimle Rizgarî yayın ve örgütünü devam ettirme kararı aldılar.

Rizgarî Grubu’nun içine fitne sokarak onu ikiye böldünüz, Ala Rizgarî hareketinin lideri oldunuz ve böylece egosantrik muradınıza ermiş oldunuz. Bununla da yetinmediniz; iki grup arasındaki görüş ayrılıklarını husumete dönüştürerek Ala Rizgarî taraftarı İstanbul Van Öğrenci Yurdu müdürü arkadaşınız Mürsel Delen’in, eski yol arkadaşlarınız olan Rızgarîciler tarafından 13 Mart 1979’da öldürülmesine sebep oldunuz. Elbetteki Ala Rizgarî hareketine yalnız savaş açmadınız. KUK, Sterka Sor ve PKK gibi diğer Kürt sol hareketleriyle çatışmaktan imtina etmediniz. Daha sonraki yıllarda Yekîtiya Sosyalîst, Platforma Yekîtita Ala Rizgarî, HEVGIRTIN-KDP çerçevesinde siyasi ve örgütsel çalışmalarınızı yürütünüz.

Türk devleti 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden hemen sonra zat-ı âlinizi Türk vatandaşlığından çıkaracak ve sizi hain ilan edecekti. Tıpkı sizin ayrıldığınız arkadaşlarınıza “hain” dediğiniz gibi, Türk devleti de size “hain” diyecekti. Dün size hain diyen, vatandaşlıktan çıkaran aynı Türk devleti, bu kez sizi vatandaşı yapıyor ve şikayetiniz üzerine sizi PKK’nin şerrinden koruyor. Bu noktada çok ilginç değil mi?

Daha sonra yedi yıl boyunca Suriye, Irak ve İran Kürdistan bölgelerinde kaldınız. Bu Kürt bölgelerinde de kötü huyunuzdan vazgeçmediniz, orada da tefrika çıkardınız ve kıskançlık krizine girdiniz.

1987 yılında İsveç’e iltica ettiniz ve kısa bir süre içinde İsveç vatandaşı oldunuz. Bu huzur ve güvenlik şehrinde bile insanları sevmesini öğrenmediniz, ahlakınızı tedavi etmediniz ve Kürt milletine fayda sağlamayan politik münazaralarınıza ısrarla devam ettiniz. Sizin gibi düşünmeyenlerin nefretini kazandınız.

T.C. tarafından vatan haini ilan edilmenize ve vatandaşlıktan çıkarılmanıza rağmen 1998 yılında Türkiye’ye rahat bir şekilde dönerek DKP’de çalışmalarınızı sürdürmeniz sizi devletinin adamı yapmıyordu; ama yarım asırdır arkadaşlarıyla birlikte Türk devletine büyük kayıplar veren ve Kürtleri dünyanın her yerinde örgütleyen PKK lideri Öcalan devletin adamı oluyordu, öyle mi? Bu noktada çok ilginç değil mi? 

Evet, sizi çok iyi anladığımı düşünüyorum. Daha önceki yazılarınızda Hüda-Par’ın devletin bir ‘projesi’ olduğunu söylüyordunuz. Bugün ise Hüda-Par’ın toplantılarına davet ediliyor ve medyasına demeçler veriyorsunuz. Gerçekten de bu politik mistifikasyonlarınız sizi oldukça gizemli kılıyor.

2002 yılına gelindiğinde kurduğunuz ve lideri olduğunuz Ala Rizgarî hareketinden eser kalmamıştı. Bu kez kibriniz ve kıskançlığınız Hak ve Özgürlükler Partisi’ni (HAK-PAR) gözüne dikmişti. Bulaşıcı bir virüs gibi oraya da girmeyi başardınız. Kemal Burkay, Melik Fırat, Şerefettin Elçi, Düzgün Kaplan, Fehmi Demir, Refik Karakoç, Abdüllatif Epözdemir ve Bayram Bozyel gibi usta siyasetçiler kıskançlığınızı tedavi edemediler, içinizdeki zehrin gücüyle hepsine galebe çaldınız.

Sonra ikiz ruhunuz ve “APO’nun Ayetleri” adlı kitabıyla namdar olan “Tilki Selim” lakaplı Selim Çürükkaya’ya zehirli laflar ettirdiniz. O da zehirli laflarınızı Öcalan’a tahvil etti ve yedi düvele “Tilki Selim” olarak adını boşuna duyurmadığını bir kez daha kanıtladı. Evet, doğrusu ne siz onu ne de o sizi seviyor.

Sevgili fitneci keke İbrahim Güçlü!

Son olarak HAK-PAR’da kibriniz ve huysuzluğunuz arzularını elde edemeyince, bu kez bir grup marazi arkadaşlarınızla birlikte TEVKURD’u kurdunuz ve burayı da kısa zamanda fitne dalgalarına kurban ettiniz.

Bundan bir ay önce, 23-29 Mart 2026 tarihleri arasında Diyarbakır’da çeşitli sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler, aydınlar ve kanaat önderlerinden oluşan yaklaşık dört yüz kişilik bir grup tarafından kurulan Kürt Milli Platformu’nda yer alan en önemli isimlerden biri oldunuz. Büyük ihtimalle birkaç ay sonra kıskançlık zehriniz birikecek ve bu dört yüz arkadaşa da aynı zehri enjekte edeceksiniz.

Hasılı kelam!

Elinizi ve dilinizi nereye uzatıyorsanız orada her şey önce can çekişiyor, ardından ölüm gerçekleşiyor. Yahut sizin durduğunuz her yerde adeta zaman duruyor, sevgi donuyor, gönüller zehirleniyor, huzur arkasına bakmadan kaçıyor ve kin zirveye çıkıyor. Aman Allah’ım, bu ne korkunç bir fitne, bu ne korkunç bir ontolojik cahillik!

Sevgili kindar keke İbrahim,

Gözlerinizde nefret dolu bakışlar görüyorum ve Rus liderler gibi  yüreğinizin taş olduğunu düşünüyorum. Özellikle yüzünüzün güldüğünü hiç görmiyorum. Ölüme bu kadar yakınken bile vicdanınızın geriye dönüp bir kez olsun retrospektif bir muhasebe yapmamış olması, milletinizden hâlâ özür dilememeniz ve kalbini kırdığınız insanlardan helallik istememeniz gerçekten üzücü. Elbetteki, özür dilemeyi ve helalleşmeyi hayata aramızda olan tüm Kürt liderlerin yapması elzemdir.

Siz yine de üzülmeyin, gevşemeyin. Çünkü Kürt tarihinin sayfalarına sizin adınız “Fitneci”, benim adım “Deli Filozof”, Abdullah Öcalan’ınki ise “Bilge Kürt Lider” olarak geçecektir.

Son olarak,

2026 yılına gelindiğinde ise DDKD, TKDP, KUK, PSK, Rizgarî, Ala Rizgarî, Kawa, Hak-Par ve benzeri örgütlerin PKK ve DEM PARTİ karşısında kitle tabanlarını yitirmelerinin ve giderek etkisizleşmelerinin en önemli nedenlerinden birini İbrahim Güçlü gibilerinde aramak yerinde olur diye düşünüyorum.

Kadir Amaç Brüksel