Milliyetçilik İdeolojisi ve  Kemalizim

                                              

                                                                              Birinci FasılKadir Amac televizyon yayını

Sevgili okurlar, elbette sosyolojinin öncelikli görevi bireysel davranışları ortaya çıkarmak değildir. Başarılı bir sosyoloğun öncelediği şey, toplumda gerçekleşen olayları ve toplumun birey üzerinde farkında olmadan uyguladığı baskıyı incelemek; gerçeğe yorum katmadan durumu kamuoyuyla paylaşmaktır.

Toplum bilimcinin ikinci görevi ise Türkiye gibi demokratik ve hukuk devleti niteliği taşımayan ülkelerde siyasetin ekonomi ve menfaat gruplarıyla ilişkilerini bilimsel bir yöntemle irdelemek; bu ülkede devletin özünü oluşturan bürokrasi ve yasaların nasıl işlediğini anlamaya çalışmaktır.

Büyük toplum bilimci Max Weber’in bürokrasiyi hiç sevmediği söylenir. Ancak ondan kurtulmak istese de bunun gerçekçi olmadığına karar vermiş; vatandaşların devletle ve bürokrasiyle ilişkilerini gözlemlemiş, incelemiş ve “rasyonel yönetim” ile “rasyonel çalışma” tezini ortaya atmıştır.

Şimdi Türkiye’de birkaç başarılı sosyolog hariç, hiçbir toplum bilimci yukarıda belirttiğimiz epistemoloji ve metodolojiyi takip ederek Kemalist ideolojinin yarattığı ırkçı sosyolojinin hakikatinden bahsetmemiştir. Çünkü bilimsel bir yöntemi takip ederek bu ülkede kazanç sağlamayacağını bildiği için kendisine kazanç sağlayacak herhangi bir menfaat grubunu tercih etmiştir.

Örneğin, televizyon ekranlarını dolduran bir dizi profesör, yazar, gazeteci ve siyasetçi hep bir ağızdan “Vatan(!) Millet(!!) Sakarya(!!!)” edebiyatı yapıyor; ya Kur’an’dan ayet ya da Atatürk’ün eseri olan Nutuk’tan fasıl okuyarak ırkçı bir Türklük düşüncesinin beyinlere zerk edildiğine şahit oluyoruz.

Örneğin; Atatürkçü antagonizmanın rahle-i tedrisatından geçen İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, 11 Ocak 2025’te Kocaeli’de yaptığı bir konuşmada Kürt milletini ve Kürt siyasetini şu faşist sözlerle tehdit ediyordu: “İki dil, iki bayrak, iki devlet istenirse biz de üzerimize düşeni yaparız. ‘Kılıç hakkımız’ neyse onun icaplarını yerine getiririz.”

Müsavat Dervişoğlu’nun bu ırkçı ifadeleri ve Kürt düşmanlığına dair konuşması bana eski İspanya devlet başkanı falanjist Franco’nun generali Millán-Astray’ın Salamanca Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı hatırlattı. Ölümsever bir karaktere sahip olan general Astray, konuşmasının hemen ardından en sevdiği sloganı haykırdı: “Viva la Muerte!” yani “Yaşasın Ölüm!”

İspanyol ırkçı general konuşmasını bitirince, üniversitenin rektörü olan düşünür Miguel de Unamuno ayağa kalkarak şu tarihi sözleri sarf etti: “Daha demin, saçma sapan bulduğum ‘Yaşasın Ölüm!’ diye bağıran bir ses duydum! Bu sesin sahibini tiksindirici ve korkutucu bulduğumu belirtmek istiyorum! Şu an İspanya’da bu general gibi kafadan sakat olan çok sayıda insan var. Ve Tanrı yardımımıza koşmazsa eğer, kısa süre içinde bu tür yıkıcı insanların sayısı daha da artacaktır.”

Bunun üzerine falanjist General Millán-Astray oturduğu yerinden fırlayarak öfke ve nefretle Unamuno’ya şöyle yanıt verdi: “¡Abajo la inteligencia!” (Kahrolsun zeka!) diye bağırdı.

Filozof Miguel de Unamuno konuşmasını şöyle sürdürdü: “Üniversite zekânın tapınağıdır. Ben de onun yüksek papazıyım. Siz İspanya’ya ve bu kutsal bilim tapınağına saygısızlık ediyorsunuz. Ağzınızdan ölüm ve yıkıcılık salyaları akıyor! Bu ırkçı düşüncelerinizle İspanya halkını ikna edemezsiniz. Çünkü inandırmak için inandırıcı olmanız gerekiyor. Ancak sizin niyetinizi biliyoruz: İspanya ve Katalonya halkı arasında fitne çıkarmak ve ülkeyi bir felakete sürüklemek istiyorsunuz.”

Siyaset bilimine psikoloji kavramını kazandıran Amerikan Yale Üniversitesi’nden Harold Lasswell’in çalışmalarının, kemalist ideolojinin yıkıcı psikolojisini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Lasswell, ırkçı politikacıların zihinsel olarak “siyasete dengesiz” başladıklarını, “gücü ve egemenliği” hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyler.

Platon, “Devlet” adlı eserinde yukarıdaki yırtıcı ve yıkıcı siyasal düşünceyi şöyle özetler: “Bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar; çılgınlaşmak doğalarında vardır. Hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.”

Kemalizim ve bugünkü ardılları olan ulusalçı fırkalar  Hitler’in generali gibi ırkçılığı, yıkıcılığı ve Kürt düşmanlığını yiğitlik olarak överken aslında kendisi korkak ve yüreksizdir. General Himmler, babasına gönderdiği bir mektupta; “Benim için hiç kaygılanma, çünkü ben tilki kadar kurnazım!”  diyordu.

Evet, sevgili okurlar!

Kaleme aldığım bu çalışmanın hedefi, en az Himmler kadar uyanık olan, Atatürkçülük ve milliyetçilik ideolojilerinin tarihsel arka planlarını referans alarak her iki kavramın realpolitik ahvalini ana hatlarıyla siz değerli okurların düşünce atlasına sunmaktır. Ayrıca Anadolu Türklüğü ile muhafazakâr Türkiye gerçeğinin, Kemalist Türkçülük’ten (Balkan ve Kafkas Türçülüğü) çok farklı olduğu gerçeğini; kronolojik ve hermenötik yöntemi takip ederek bilimsel bir makale çerçevesinde ortaya çıkarmaya çalışacağım.

İkinci Fasıl

Şimdi yukarıdaki sözlerimden hareketle, dünyanın hemen her ülkesinde milliyetçilik ideolojisi ile milliyetçilik kimliğinin ortaya çıkması, sosyalleşerek bir ulus-devlete evrilmesi, kendine özgü alt ve üst koşullarına bağlı olarak gelişmiştir. Tarihte modern bağımsızlık hareketi ilk olarak 1804’te Sırpların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde ettikleri özerklik hareketidir. Sırp milliyetçilerinin sloganı şuydu: “Biz Türk değiliz, Sırpız!” (5) Örneğin, Fransa Krallığı ve Fransa İhtilali olayları Fransa milliyetçiliğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının yarattığı etkiler Türkçülük mefkûresini, İtalya ve Almanya’daki milliyetçilik ise parçalanan lehçelerin-bölgelerin irredantizm dediğimiz birleşmesini ortaya çıkarmıştır.

Bu zaviyeden hareketle dünyanın farklı yerlerinde milliyet kavramına insanlar, ilahiyatçılar, devlet teorisyenleri, yazarlar farklı anlamlar yüklemişlerdir ve farklı ölçüler kullanmışlardır. Yani millet kavramı homojen bir kavram değildir diyebiliriz. Doğu ve Batı medeniyetlerine göre anlam ölçüleri değişebiliyor. Örneğin; din, dil, kültür, bölge ifade etmek için de kullanılıyor diyebiliriz.

Şimdi kaldığımız yerden devam edecek olursak millet, bir devlet ya da etnik bir topluluk demek değildir. Milletin devlet olmadığını konusuna “Yeryüzünün Yalınyaklıları” adlı eserimizde geniş yer vermişiz. Evet, dediğimiz gibi; devlet kurumsal veya kamusal bir şeydir. Yaklaşık olarak devlet, vatandaşıyla sözleşmelidir, vatandaşına hizmet ettiği oranda vatandaşın kendisine itaat etmesini sağlar. Öyle ki mükâfatlandırma, cezalandırma, vergi toplama, birilerini sınır dışı etme, siyasal egemenlik gibi özellikleriyle toprak parçası üzerinde varlığını ikame eder diyebiliriz.

Millet kavramı ise bahsettiğim bu muhtevanın içine girmiyor: Dolayısıyla devlet kavramı ile millet kavramı birbirinden çok farklı iki etimolojik ve epistemolojik kavramdır diyebiliriz. O halde millet nedir? Bana göre, millet bir inanç/dine mensup olan, (Kelime-i Tevhîd’e inanan ve onu söyleyen her insan İslam milletinin üyesidir.) Ya da yerleşik bir anavatanı olan, kültürel köklere dayanan, kültürü paylaşan ve hisseden diğer üyelerle birlikte yaşayan topluluklardır.

Daha ilginç olanı ise, Yahudi din adamları İbn Meymune, İbn Azra, Mandelssohn ve İsrail Devleti’nin kurucusu olan yazar Theodor Herzl, “Yahudi Milleti” ve “Yahudi Devleti” kavramlarını kullanmışlardır. Bugün hem İslam milletleri hem de Hristiyan milletleri, İsrail devleti için “Yahudi Devleti” ifadesini kullanıyorlar.

Örneğin Ermeniler, Sırplar, Araplar, Quebec, Katalanlar, Kürtler, İngilizler, Almanlar, Fransızlar milletleri oluştururken, eski Sovyetler Birliği, eski Yugoslavya, İsviçre, Belçika, Brezilya, Birleşik İngiltere Krallığı ve Kanada ise devleti ifade eder. Dolayısıyla Türk Devleti, Türklerin ve Kürtlerin birlikte kurduğu bir devlettir demek doğru bir ifadedir. Türk Türk’tür, Kürt Kürt’tür. Ne Türk Kürt’tür ne de Kürt Türk’tür. O halde etnik olarak, Türkler ve Kürtler tek bir millet değildir, ancak tek bir Müslüman ümmetin- milletin üyeleridirler.

Tam da bu bağlamda Kemalist akademisyenlere, yazarlara, ulusalcı generallere ve CHP’ye şunu sormak anlamlı olabilir: Katalonya, İskoçya, Flandre, Kürdistan gibi devletleri olmayan milletleri veya çok etnikli olan devletlerde yaşayan İtalyan Amerikalılar, Alman Türkler ya da her milletin içinde yaşayan Romenler gibi göçmen toplulukları nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin, size göre Kürtler göçmen mi ya da Kürtlerin durumu Almanya Türklerinin ve İtalyan Amerikalıların durumuna mı benziyor?

Evet, kaldığımız yerden devam edecek olursak, örneğin Fransa’nın modern ulus tarihinde ilk etnik tanımlama şudur: 1792’de Fransızların Prusyalıları-Almanları mağlup ettikleri vakit, “Yaşasın Fransa Milleti!” demişlerdir. Karşı tarafın ünlü Alman milliyetçi düşünürü Fichte ise, 1807’de Napolyon ordularına mağlup olan Alman Milleti’nin sönen primordiyal ruhunu yeniden canlandırmak ve harekete geçirmek için kaleme aldığı “Alman Milletine Çağrı” isimli eseriyle “Almanların Alman” olduğunu söylüyordu. Alman filozof Goethe, Fichte’nin bu milliyetçi fikirlerine karşı koyuyordu ve “Biz Germanlılarız” diyordu; ancak daha sonraları “Fichte dostum haklıdır” itirafında bulunuyordu.

Polonya’da milliyetçilik ideolojisi “Ben Polenim” parolasıyla milli hafızayı ve karakteri inşa eden Josef Pilsudski’ye aittir. Pilsudski, düz bir mantıkla Polonya milliyetçi düşüncenin hükmünü şöyle veriyordu: “Milleti oluşturan devlettir, yoksa millet devleti oluşturamaz.” sözleriyle milliyetçi ideolojinin yazarlarının dikkatini üzerine çekiyordu.

İtalya’daki milliyetçiliğin ülkücü ajandası ise çok daha farklı şeyleri barındırır. İtalya’nın etnik milliyetçiliğinin ve etnik ulus devletinin yaratıcı mimarı hiç şüphesiz ünlü yazar Mazzini’dir. Mazzini, yazar dostu olan Massimo’ya şöyle sesleniyordu: “Sevgili dostum Massimo! İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”

Tarihte modern bağımsızlık hareketi 1804’te Sırpların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde ettikleri özerklik hareketidir. Sırp milliyetçiliğin sloganı şuydu: “Biz Türk değiliz, Sırpız!” Sırp milliyetçiliği entelektüel düzeyde değil, militanlık düzeyinde başladı, gelişti ve önü alınmaz olayların patlamasına neden oldu. Milliyetçi Sırp militan Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ı öldürdü. Bu suikast, I. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olmuş ve aynı zamanda bu olay tarihin en önemli olaylar listesine girmeyi başarmıştır.

Arap milliyetçiliği ise Halifeliğin Türklerden Araplara geçmesini hararetle savunan ve öneren kişinin Arap Milliyetçi ideolojinin yazarı Al-Kavakibi olduğunu görüyoruz. Gene kültürelcilikten Arapçılık ideolojisine geçiş yapan Necip Azuri, “Uyanış” adlı eserinde “Türk Asyası değiliz, Arap Milleti’yiz.” ifadesini kullanmıştır.

Tam da bu noktada Kürt aydınların ezici çoğunluğu, milliyetçilik ideolojisine entelektüel düzeyde hâkim olmadıkları için Kürt milliyetçiliğinin etkili olamadığını söyleyebilirim. Yaklaşık olarak şimdiye kadar yanılmıyorsam Kürt yazarlar liginde milliyetçilik ideolojisi üzerine tek bilimsel kitap ve makale yazan ben olduğum için, bir yandan üzüldüğümü bir yandan da gururlandığımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Bu sebepten dolayı Kürt aydınlarına milliyetçilik ideolojisi üzerine Kedourie, Eric Hobsbawm, Benedict Anderson, Gellner, Carl Schmitt, Anthony D. Smith ve Stefanos Yerasimos gibi bir dizi yazarları ve benim kaleme aldığım “Kürtler Yeryüzünün Yalınayaklıları” adlı eseri mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum.

Üçünçü Fasıl

Şimdi ise Türkçülük ve kemalizim düşüncesine kısaca bir yolculuk yapalım: Bir Tatar Türk’ü olan tarihçi İlber Ortaylı, “Türklerin Tarihi” adlı eserinde eskilerin tabiriyle Türklerin ahval-i şeraitini Karagöz’deki Baba Hikmet’ten şu sözlerle okurlarına aktarır: “Al Türk’ü vur turpa, yine yazık o turpa!”

Sonra bu sözleri şu şekilde tefsir ve tevil eder: “Aslında ülkemizin böyle adlandırılması, tuhaftır ki bizim dedelerimizin değil, bu ülkeyi başlangıçtan beri çok iyi tanıyan İtalyanların işidir. Bizim dedelerimiz buraya ‘İklim-i Rum’ derlerdi.”

Evet değerli okurlar, İlber Ortaylı’nın “Türklerin Tarihi” adlı kitabının değişik sayfalarında Türkçülüğün izlerini şu sözleriyle kovalarcasına sürdürmektedir:

“Türkler tarihte her zaman varlar ama tarih yazımındaki yerleri o kadar kesin ve berrak değildir. Tarihimizin tam tespiti için Çin kaynaklarına müracaat etmek gerekiyor ama o dilde bugünkü Çince değil.”

“Türklerin ana yurdu bugün bizim hoşlanmadığımız bir bölgedir; Moğolistan’ın kuzey tarafı, Orhun Yazıtları’nın olduğu yer. Karahanlıların, yağmacı Kürtlerin yaşadığı yerde bugünkü Kırgızistan’la Sincan arasındaki bölgedir.”

Ayrıca “Türklerin Müslüman oluşu topluca olmamıştır, çok uzun bir prosedürdür; ne silah zoruyla ne de anlaşmayla gerçekleşmiştir. Belli ki çok uzun bir süre içinde olmuş ve dinin misyonerlik formları da değişik olmuştur.”

“12. yüzyılın düşünürü Kadı Ahmet Endülüsi diyor ki Türklerin medeniyete felsefe, matematik, dil, coğrafya, tarih yapma/yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar. Evet; Türkiye bir göçle, bir fetihle, bir ganimetle, bir tecavüzle ve sonradan yerleşmeyle vatanını en geç kuran ülkelerin arasında yer alır.”

İlber Ortaylı’nın yukarıdaki alıntılarında dikkat çeken ifadeler, göçmen ve fetih sosyolojisinin Osmanlı İmparatorluğu içinde ilginç hadiselerin meydana gelmesine vesile olduğunu tek bir örnekle somutlaştırmak mümkündür . Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk genç padişahı Genç Osman, 18 yaşında Yeniçeriler tarafından tahttan indirilir, bir eşeğe bindirilir, gözlerden uzak bir yerde kendisine tecavüz edilir! Bir gün sonra Yedikule Zindanları’nda infaz edilir. Bu utanç verici olayı, Türk tarihçi ve Türkçülük fikrinin önemli isimlerinden biri olan Necip Asım’ın, “Türkler bu tecavüzü öğrenmesin diye tarih kitabının o sayfasını kendi elleriyle yırttığı”nı, başka bir tarihçi ve aynı zamanda CNN Türk ekranlarının tanınan yüzü, barış süreci karşıtı konuşmalarıyla bilinen Kafkas göçmeni Erhan Afyoncu dile getirmektedir.

Evet değerli okurlar, biraz retrospektif bir yol izleyerek sizleri Cumhuriyet’in ilk kurulduğu dönemlere götürmek istiyorum:  Örneğin, “Türkiyelilik” kelimesini ilk olarak 1915 başlarında Tunalı Hilmi kullanmıştır. Hilmi, Jön Türk ve Türkçülük hareketinin önde gelen isimlerinden biri olup aynı zamanda milletvekili ve devlet adamıdır. Hilmi, Türklüğün bir etnik gruba delalet ettiğini söylemiş ve “Türkiyelilik” terimini, “Türk” kelimesine göre daha kapsayıcı olması bakımından öne sürmüş ve savunmuştur.

Mustafa Kemal ve Türkçü şürekası, Türk kelimesini şimdi ise formelleştirmesi gerekecekti. Aslında Osmanlı’da Türk, bir kavim ismi değildi; Asya’da “seçkin, üst sınıf, ulu”, Osmanlı’da “aşağı tabaka” ve Avrupa’da “doğudan gelen barbar” anlamında kullanılan bir sıfat olduğuna dair birçok tarihi kaynak ve bilgi mevcuttur. Daha sonra Atatürk, Balkan ve Kafkas kökenli kadrolarıyla bir algoritma yönetimiyle Türk’ü isimleştirdi ve Atatürk’ün “Ben ümmetten bir millet yarattım” meşhur ifadesi, söylediklerimizi çok güçlü bir şekilde doğrulamış oluyor.

Örneğin Genç Osmanlılar örgütünde Türklük fikrinin ilk eylemcisi Ali Suavi’ye göre “Türk ümmeti” ve Ahmet Cevdet Paşa’ya göre ise “Türk kavmi” ismi kullanılmalıydı. Ama tüm bu etimolojik yönlendirmelere rağmen Ziya Gökalp daha farklı bir yöntem izledi ve Türklük kavramının yanına millet kavramını ekleyerek “Türk milleti” dedi. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 28 Eylül 1934’te millet/nation yerine “ulus” kavramını Moğolcadan “ulus” ve Orhun Kitabeleri’nde aşiret anlamındaki “ülüş” kelimesini alarak bu kez “Türk ulusu” olarak belirledi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı olan İsmet İnönü, “ Osmanlı Padişahı düşmanınızdır.” Demiştir.  Mamafih Atatürk, 2 Mart 1922 tarihinde Ankara’da bir elçilik binasında verilen resmî bir resepsiyonda “Biz Türkiyeliler Asyaî bir milletiz, Asyaî bir devletiz.” demiştir. Ancak Mustafa Kemal Atatürk, Lozan Antlaşması’nın ilanıyla birlikte 1923’te “Türk-Türkçülük-Türkiye” kavramlarını devletin yeni adı olarak belirlemiştir. Daha sonra Atatürk’ün kurduğu CHP, Ermeni, Arap ve Kürtleri hedef almış, asimile etmiş; asimile olmayanları ise segregasyonist politikalarla göçe zorlayarak farklı yerlere iskân ettirmiş ve Türk ulus devletinin resmi antagonizmasını “Ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesi üzerine kurmuştur.

Bu yeni durum elbette ki Anadolu Topraklarının yerli halkı olan başta Kürtlerin ve diğer “halkların” arayışları, korkunç bir “etnik temizliğe” kadar giden etnik farklılıklara yol açmıştır. Örneğin, Fransalı yazar Monique Gendreau, Kürtlerin köklerinden zoraki olarak koparılmaya çalışıldığını şu sözleriyle kitabında bizlere aktarıyor: “Kürtler gibi güçlü tarihsel kimliği ve uzun geçmişi olan halkların uluslararası düzeyde tanınmamış ve varlıkları sürekli reddedilmiştir.”

Herkesin şunu bilmesi lazım ki Kürtler hiçbir milletin paryası değildir, bu toprakların gerçek yerli milletidir ve Türkiye Cumhuriyeti devletin kuruluşunda aslanlar gibi dört cephede savaşmışlar, şehid olmuşlar, hiçbir zaman ihanet etmemişler, ihanete uğramışlar ve bu devletin gerçek ortağı olmayı fazlasıyla hak etmiş bir millettir. Filhakika şudur ki Türk ve Kürt milleti! Dokuz yüz yıl bu topraklarda düşmana karşı birlikte at koşturdular, imparatorluğun sınırlarını genişlettiler, korudular ve imparatorluğu birlikte kardeşçe yönettiler.

Ancak ne olduysa, Pantürkizim- Panturanizim ideolojileri her iki halkı İslam maskesiyle aldattılar, 1923 yılında ülkenin yönetimini ele geçirdiler. “Kızıl Elma”yı pusula aldılar. Öyle ki bu Kemalist antagonizma, “Kızıl Elma”nın ‘Kelimetullah’olduğunu iddia edecek kadar ileriye gitti. Kemalist rejim önce Kürtlerin dilini yasakladı, camileri ahıra çevirdi, ezanı şerifi Türkçe okuttu, kılık kıyafet kanununa muhalefet eden binlerce insanı idam etti. 1921 Anayasası’nın büyük oy çokluğuyla elde edilen Kürtlerin amansipasyon ve akültürasyon yasal hakları 1923 Anayasası’na icbar edilerek tahvil edildi.

Hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk,  İslam ve ümmet kavramları üzerinde Türkleri, Kürtleri, Arapları yanına alarak mücadeleyi başarıya ulaştırır.  Unutmayalım ki o dindar görünümlü Mustafa Kemal, ilkin 1923’te geçiş süreçini tamamladıktan hemen sonra, Türk milis güçlerini oluşturan ve savaş cephesinde onlara liderlik yapan Çerkez Ethem’i hain ilan etti, Kazim Karabekir’in partisni kapattı, İstiklal Mahkemelerinde idamla yargıladı, sonra birileri devreye girdi, ölümden idam edilmekten kurtarıldı; büyük alim Ali Şükrü’yü tasfiye etti ve hemen ardından Türk milli marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy’u sürgüne yolladı, İskilipli Âtıf Hoca, Şeyh Said, Seyid Rıza ve yüzbinlerce insanı şehid etti!

Evet,  30 Ağustos 1925’te Kastamonu konuşmasında M. Kemal Atatürk, islam’a karşı niyetini net ortaya sererek ve dinî referanslardan tamamen kopuşunu şu sözlerle ifade etmekten imtina etmeyecekti: “İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir.”

Değerli okurlar,  Atilla İlhan’ın “Hangi Atatürk”, Taha Akyol’un “Ama Hangi Atatürk” kitaplarındaki kemalist muhakeme ve muhayyile hâlâ 5816 sayılı -dünyada adeta eşi ve benzeri olmayan kanun, Atatürk’ün istismar ve fetişleştirmeyle ilgili en önemli dayanak olduğunu biliyoruz.

Bakınız bu anlamda “Kemalizim” kavramını ilk olarak, Avrupalı gazeteciler ve yazarlar kullanmıştır. Türkiye’ de ise “Kemalizim” kavramını ilk kez (1930-1932) ideolojik olarak kullanan, benimseyen ve ateşli savucusu olan kişi, yazar ve gazeteci Ali Naci Karaca’dır.

Kemalist ideolojinin bu ateşli militanı Ali Naci Karacan, İnkılâp gazetesinin 2 Kânunuevvel 1930 tarihli sayısında “Rusya’da nasıl bir komünizm, İtalya’da nasıl bir faşizm varsa, bizde de bir Kemalizm olmalıdır.” diyordu.

 5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ise heykellere nasıl anlam yüklendiği ve putperest bir millet yaratmanın en büyük alameti farıkası şu ifadelerle net bir şekilde anlayabiliyoruz: “Atatürk yarım bir ilahtır; Türklerin babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir. Ne Mussolini’nin ne Hitler’in ne de Lenin’in anıtları onunkilerle ölçülemez”

Değerli okurlar devam edelim: Kemalizm’in sistemleştirilmesinin yoğunlaştığı dönem 1931-1938 yılları arasıdır. Kemalizm amentüsünün genel muhkem ayetleri CHP’nin 10 Mayıs 1931’de toplanan Üçüncü Büyük Kongresi’nde kabul edilmiş ve parti programına “Yalnız birkaç sene değil, istikbale de şamil olan tasavvurlarımızın ana hatları burada toplu bir halde yazılmıştır.” ifadesine yer verilmiştir.

Değerli okurlar, kemalizm felsefesinin nasıl traji komik bir şey olduğunu bir kaç örnek daha vererek siz değerli okurlarımın fikirlerinizi yeniden gözden geçirme imkanını sunmak istiyorum: CHP 1935’teki Dördüncü Büyük Kongre Programında kemalizim yerine ilk kez “Kamâlizm”ifadesi  olarak değiştiriyor ve resmiyet kazandırıyor. Daha sonra Kendisini Devletin sahibi gören  CHP parti programının “Giriş” bölümüne “Partinin güttüğü bütün bu esaslar, Kamâlizm prensipleridir.” ifadesini geçiriyor. Tabiki CHP bununla da yetinmiyor, M. Kemal, ‘Soyadı Kanunu’ndan sonra “Mustafa” adını kullanmayı yasaklıyor, Arapça olan ikinci adını (Kemal) ilk adı olarak kullanıyor. ‘Dil Devrimi’ adı altında Osmanlıca, Arapça ve İslam’a olan düşmanlığını zirve noktaya taşıyarak Kemal ismini uyduruk “Kamâl” ismine tahvil ediliyor. Ancak Anadolu Ajansı’nın 4 Şubat 1935 tarihli sayısında bu adın Arapça olmadığı, o dildeki anlamı kapsamadığını, ancak Türkçe dilinde ordu ve kale anlamına geldiğini okurlarına  haber ediyordu. Fakat yine de M. Kemal ve dava arkadaşları  “Kamâl” ismini uzun süre kullanmadılar ve CHP programlarında da tekrar “Kemalizm”e rucu edecektiler! Yaşananlar tam bir tiyatroydu!

Sevgili okurlar, şimdi gelin birlikte bakalım: Kemalizm, o dönemin yazarları tarafından etap etap  nasıl bir “din” hâline dönüştürüldüğüne bakalım.

  1. Yıl Marşı’nın söz yazarı olan, Atatürkçü şiirleriyle tanınan şair ve CHP Ankara milletvekili Behçet Çağlar Kemal; “Yoktan varediyor Tanrı gibi herşeyi! “Atatürk ekber.. Atatürk ekber/O peygamber” diye sesleniyordu.

Kemalettin Kamu, meşhur şiirinde şöyle diyordu:

“Ne örümcek ne yosun / Ne mucize ne füsun / Kâbe Arap’ın olsun / Bize Çankaya yeter.”

1930’lu yıllara gelindiğinde M. Kemal’i ve sembollerini İslam’ın, Allah’ın ve Peygamber’in yerine koymak, medeniyete ve vatana hizmet olarak görülüyordu.

Bir başka ateşli Kemalist yazar Aka Gündüz ise şu dizelerle Müslüman toplumun sabır sınırlarını zorluyordu:

“Her şey O’dur / O her şeydir (…)

Elimize yüzümüze / Gönlümüze özümüze kapıyoruz / Biz sana tapıyoruz!”

Faruk Nafiz Çamlıbel de “Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden / Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı” sözleriyle Atatürk’ü Allah’tan ve Hz. Muhammed’den çok daha üstün ve değerli göstererek küfürde ve ahlaksızlıkta sınır tanımıyordu.

Behçet Kemal ise rekabeti daha da ileri taşıyarak M. Kemal için âdeta bir mevlit yazıyordu:

“Gök kubbenin altında birden dize gelerek / Gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah, merhaba! / Ey Samsun’da karaya çıkan ilah, merhaba!”

Başka bir şiirinde ise şöyle diyordu:

“Fena-fil Gazi olmak… Kartal olsam köşkünü her akşam tavaf etsem… Doğrudan doğruya dönüp senin Kâbe’ne… Tam sustuğun gün kıyamet oldu. Tam konuştuğun günse mahşerdi. Rab, gökte ‘dinleyin’ dedi meleklerine…”

Meşhur “Andımız” marşının yazarı Reşit Galip de M. Kemal Atatürk için aynı minvalde, makamını “Kâbe Arap’ın olsun, Çankaya yeter bize” diyerek yüceltiyordu.

  1. Kemal, 1930’da Türk ırkçılığının önde gelen teorisyenlerinden Afet İnan’a yazdırdığı “Medeni Bilgiler” adlı eserde İslam’ı açıkça “Arapların dini” olarak nitelendiriyordu: “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir etkide bulunmadı. Aksine, Türk milletinin millî bağlarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabiî idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gâyesi, bütün fevkinde kapsayıcı bir Arap milliyeti siyasetine indirgeniyordu. Bu Arap fikri, ‘ümmet’ kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesini her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdular…”

Tam da bu noktada araya girip değerli okurlarıma şunu da hatırlatmak istiyorum: Atatürk ve CHP’si, Kürtlere gösterdikleri düşmanlığın aynısını Arap milletine ve İslam dinine yapıyorlardı. Kemalistler Araplara her fırsat bulduklarında “hain Araplar” diyorlardı; ama 1932 yılında kurulan Suudi Arabistan Krallığı’nı da dünyada ilk tanıyan devlet başkanı K. Atatürk oluyordu! 1932’den 1950 yılına kadar devam eden Türkçe ezan zulmünün baş müsebbibi hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Yukardaki konuyla ilgili bir kaç örnek daha vermek istiyorum: Türk Dil Kurumu’nun Cumhuriyet Matbaası’nda basılan 1944 tarihli Türkçe Sözlük’ünün 153. sayfasında “din” kelimesi şöyle tanımlanıyordu: “İnanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü.” Örnek cümle olarak da şunu yazmıştı: “Kemalizm, Türk’ün dinidir!”

Aynı sözlüğün 1959 baskısında “inanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü” tanımı aynen korunurken örnek cümle şöyle değiştirilmişti: “Atatürkçülük, Türk’ün dinidir!”

Bu şekilde, dönemin resmî kurumları tarafından Kemalizm/Atatürkçülük resmen “Türk’ün dini” ilan edilmişti.

Örneğin, 1931 yılında Kubilay hadisesi patlak verdiğinde Meclis’te söz alan Ahmet Ağaoğlu, inkılabı şöyle anlatır: “Efendiler, Cumhuriyet, inkılap baştan başa bir dindir, bir imandır.  Bu dinin, bu imanın bir kitabı olacaktı, bir ibadeti olacaktı, dahileri olacaktı, müminleri olacaktı…”   

Başka bir Kemalist yazar Ahmet Ağaoğlu bir mektubunda Mustafa Kemal’den şöyle bahseder: “Dünyada hiçbir hükümdar, hiçbir peygamber bu kadar derin ve şumullü bir inkılabı bu kadar süratla icra etmemiştir.”   

5.8.1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi şu manşeti atmaktan hiç bir behis görmemiştir: “Atatürk yarım ilahtır. Türklerin babasıdır. Hiç bir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir.”

 Sevili okurlar son olarak Atatürk henüz hayata iken, Ankara ve İstanbul’un en önemli noktalarında onun heykel ve büstlerinin nasıl dikilerek putlaştırıldığına bakalım: 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılması ile Mustafa Kemal Atatürk’ün hızına hiç kimse yetişemiyordu. O artık tek  karizmatik ve mutlak otorite sahibi olmuştu. Rakiplerinin hepsini ayak oyunlarıyla diskalifiye ederek, memleketin ilahi ve peygamberi olduğunu kalemşörleriyle duyuruyordu. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal kültü giderek kutsallaşır ve öyleki adına kanun çıkarıldı. Örneğin, Abdullah Cevdet, Mustafa Kemal için “bugünün peygamberi” ve Cemal Bayar ise, “Atatürk’ü sevmek bir ibadettir.” diyordu.  Niğde milletvekili Cavid Oral ise, Atatürk’ün milli bir mabut olduğunu söyler ve Atatürk’ün öldüğünü kabullenemez.

Atatürk Kültü, söylemle sınırlı kalmaz, 1927 yılı içerisinde Ankara’ya, 1928’de Taksim’e ve ülkenin birçok yerine M. Kemal heykelleri dikilir. Atatürk’ün ölümüyle birlikte kült zirveye ulaşır. Ayrıca 1927’de Atatürk’ün resmi ilk kez paraların üstüne yerleştirilir.  

                                                            Dördüncü Fasıl

Evet, son olarak, Kemalist ideolojinin ve CHP’nin Kürt politikasını anahatlarıyla siz değerli okurlarımın entelektüel fakültesine sunmaya gayret edeceğim:  Her fırsat bulduklarında uygarlıktan, medeniyeten, çağdaşlıktan, laiklikten ve demokrasiden ve hukuk devletinden bahs eden kemalizim ve  CHP zihniyeti Türkiye’de 1960’tan 2016’ya kadar 3 kez darbe (27 Mayıs, 12 Eylül, 15 Temmuz), 3 kez muhtıra (12 Mart, 28 Şubat, 27 Nisan) birçok askeri müdahale yaparak Türkiye siyaset liginde rekor kırmıştır.

Tam bu noktada kısaca Türk sol hareketi ile ilgili şunları söylemek istiyorum: Bana göre Kemalist-sol kesimin 71 Mart muhtırası ve 80 darbesine karşı çıkmaları ilkesel ve ahlaki temelde bir darbe karşıtlığı değildir! Nedeni ise, Türk solu bu darbelerden zarar görüyordu, kazanımlarını yitiriyordu ve iktidara gelme koşulları ortadan kaldırılıyordu. Yani kısaca, Türk solu siyasi karakteri itibarıyla bidayetinden bu yana hep Kemalist ve darbeci bir kişilik taşımıştır.

Kaldığımız yerden devam edecek olursak, Kemalizm ve ırkçı CHP, Kürt milletine hayatın ilk sillesini 1925 ve hayatın ikinci ve en ağır darbesini ise 1930’da Zilan Deresi’nde yapılan katliamla zirveye çıkarmıştır. Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından gerçekleştirilen; binlerce kadın, çoluk çocuk ve erkeğin sırf Kürt kimliğinden dolayı katledilmesi, dönemin ve bugünün ırkçı Cumhuriyet gazetesinin 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında “Zilan Deresi ağzına kadar cesetle dolmuştur” (Yaklaşık 15.000 kişi) olarak manşetiyle Kemalist ideolojinin vahşet dolu eylemini büyük bir zevkle duyuruyordu.  1938 yılına ise, Kemalist devlet ve iktidar partisi CHP Kürtlere yönelik üçünçü ve en büyük darbeyi Dersim’de gerçekleştirdi. Atatürk, bu korkunç katliyamı şu sözlerle betimliyordu: ” Tunceli’de barut ve kan kokusu geliyor.”

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011 tarihinde Ankara’da düzenlenen AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Atatürk’ün Dersim için “Tunceli’de barut ve kan kokusu geliyor.” sözlerine yakın tarihin en trajik olaylarından biri olarak şöyle nitelendiriyordu: “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum.”

Erdoğan, Dersim’de yaşanan Kürt soykırımının sorumlusu olarak o dönemin tek parti yönetimi olan CHP’yi göstermiş ve o zamanki CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “özür dile” çağrısı yapmıştır.

İsmet İnönü, Şeyh Said  yakalandıktan bir kaç gün sonra yaptığı bir konuşmasında Kürt düşmanlığını aynen şu sözlerle beyan etmekten bir beyis görmüyordu: “Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayan herkes TÜRKLEŞTİRİLECEK, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Devlete hizmet etmek isteyenlerin her şeyden önce TÜRK VE TÜRKÇÜ olmaları şarttır.” 1924–1930 yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yapan Mahmut Esad Bozkurt bir adım daha ileriye giderek şöyle diyordu: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

Değerli okurlar, bugün de Kemalizm ve şürekâsı Kürtlere tepeden bakma ve onları reaya olarak görme alışkanlıklarını hâlâ terk etmiş değillerdir. Kemalist antagonizmanın ardılı olan 80’lerin darbeci generali Kenan Evren’in “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır; dağdan inerken kart kurt diye ses çıkardıkları için onlara Kürt denmiştir.” sözleri hâlâ Kürtlerin kulaklarını tırmalıyor, kulak zarlarını patlatıyor! En son olarak Aralık 2025’te CHP’li faşist Ümit Dikbayır, katıldığı Sözcü TV yayınında “Kürt halkı yoktur” demekten zerre kadar imtina etmemiştir!

Hakikat şu ki, Kürt ve Türk milleti bin yıl bu topraklarda birlikte birbirlerini inkar etmeden yaşadılar. Ancak Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra devletin yeni faşist yasaları Kürt halkının ontolojik varlığını inkar etti, Türk ve Kürt halklarının inanç dünyasına radikal yasaklar getirdi ve karşı koyanları Kemalist antagonizma her hükümet döneminde sert bir biçimde cezalandırdı.

Helder Camara dünyaca ünlü bir insan hakları savunucusuydu. Helder, Brezilya’da bir papaz olduğunda 22 yaşındaydı. Camara, “Her birimizin içinde bir faşist yatar, kimi zaman bu hiç uyanmmaz, kimi zaman da uyanır. Benim içimdeki faşist 22 yaşındayken uyandı ve bir daha uyumadı” der. Sevgili Camara’nın bu altın vuruş sözlerine katılmamak mümkün değil.  Birçoğumuzun düşünce atlasında faşizim uyandı! Ancak Kemalistlerin ve CHP’in içinde FAŞİZİM hala uyanmadı! Hiç kuşkusuz, kemalizim gülme yeteneklerini  ve sevme duygularını yitirmiştir. Öyle ki farklı düşüncelerin neşesini kaçırırlar; sevgi köprülerini yıkarlar, canlandıran her şeye düşman olurlar, sıkıcıdırlar, iticidirler ve herkese bıkkınlık verirler ve ölümü koklamayı ve kutsamayı çok severler.

Yani kısaca faşizim, barbarlık, Körlük, cehalet ve benzeri hasletler CHP ve  onun ırkçı ideolojisi olan kemalizmi çepeçevre kuşatma altına almıştır. Gitikleri her yolda  doğruluğun, erdemin, adaletin, merhametin ırzına geçiyorlar. İmanları hor ve hakir olmuş, manevi dayanakları zelzele geçirmiş, sevgili ALLAH’a isyan, kötülüğe dost, Kürt milletine düşman ırkçı bir ideolojidir.

Yalınayaklı Kürt milleti, faşist ideolojinin kendilerine yaptıkları bu akıl almaz kötülükleri hiçbir zaman unutmayacaktır! Elbetteki  Kürtler artık gam köşesinde oturmayacak, tefrika dalgalarına kapılmayacak, acının esiri olmayacak, başka milletlerin peşine takılmayacak ve umutları pörsümüş ve perişan bir kaderi de artık  yaşamak istemiyorlar ve şuan hürriyet menziline çok yaklaştılar.

Kadir Amaç- Brüksel

Yararlandığım Kaynaklar:

İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları

Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, İletişim Yayınları

Jean Leca, Uluslar ve Milliyetçilikler, Metis Yayınları

Anthony D.Smith – Milliyetçilik – Atıf Yayınları

Altan Tan- Kürtler- Kürt Sorunu- Timaş Yayınları

Enes Yıldız -Türk’ün Seküler Dini: Kemalizm

Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti-İz Yayınları