Rojava ve Kürtlerin Bilimsel Analizi!
Rojava ve Kürtlerin Bilimsel Analizi! 
Bu çalışmayı Rojava şehitlerine ithaf ediyorum.
Sevgili okurlar! Makalemin hemen başında, devlet, meşruiyet, egemenlik ve otorite kavramlarının siyaset biliminin temelini meydana getirdiğini ve bu önemli kavramlarla ilgili, dijital çağımızın ruhuna da uygun düşen özgün fikirlerimi Yeryüzünün Yalın Ayaklıları ve Pin Kodu adlı eserlerimizde yaklaşık olarak ana hatlarıyla çözümlediğimi düşünüyorum.
Amerikalı sosyalist ve feminist yazar Barbara Ehrenreich, “Erkekler savaş yapar… çünkü savaş onları erkek yapar.” demişti. Savaşın çıkma olasılığı, güç politikası veya güç dengesini hedeflediği için doğal olarak savaş kaçınılmaz hâle geliyor. Dolayısıyla devletler, siyasal egemenliklerini korumak, genişletmek ve ulusal çıkarlar peşinde koşarken doğal olarak diğerleriyle çatışmaya başlar. Devletin bu savaşçı karakteri, rakibi gördüğü diğer devletle arasındaki güç ilişkisini ortaya koyarak boyun eğdirmek ya da gücü güçle dengelemek arzusunu taşır. Siyaset felsefecileri, devletin karakterindeki bu şiddet semptomunun tek değil, birçok sebepten kaynaklandığını söyler ve örneğin mikro ve makro savaş teorileri hususunda hemfikirdirler.
Dolayısıyla milliyetçi ideolojiyi benimseyen bir lider, vatanın siyasal ve teritoryal egemenliği için milletinden ölmeye ve öldürmeye hazır olmalarını isteyebilmelidir. Bu anlamda “Devlet kötüdür”, “Devlet varsa sen yoksun” ifadeleri, hayata, vatana ve topluma karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyen nihilistlerin, fütüristlerin, anarşistlerin ve gerçek hayatta karşılığı olmayan şeffaf hezeyanlarıdır.
Sevgili okurlar! Elbette bütün devletler aynı şekilde işlemezler. Tıpkı biz insanlar gibi, etkili ve etkisiz karaktere sahiptirler. Siyaset bilimciler bu durumu “Etkili Devlet” (Amerika), “Zayıf Devlet” (Mısır), “Başarısız Devlet” (Afganistan, Sudan, Somali) biçiminde örneklendirirler.
Özellikle Kürt siyasetçilerin beyinlerine zerk edilen şu “Halkların Devrimi” ve “Halkların kardeşliği” klişesi, Kürt gençlerini WELAT ve EGEMENLİK bilincinden uzaklaştırdı ve yeni Kürt kuşakları üzerinde korkunç bir cehalet fakültesini inşa etti. Tam da bu hususta ahlak filozofu Immanuel Kant öğrencilerine şöyle sesleniyordu: “Kavramsız ilkeler boştur ve ilkesiz kavramlar kördür.” Bu durumla alakalı farklı olan başka bir şey ise, Yunanistan’ı bağımsızlığa taşıyan Rigas Feraios, “Halkların kardeşliği yoktur ve hiçbir zaman da olmadı,” diyecekti. Rigas Feraios’un bu altın vuruş sözlerine katılmamak mümkün değil diye düşünüyorum.
Ayrıca Kürtler ve onlara kötülük yapanlar Müslüman oldukları için İslam teolojisinden birkaç örnek vermek istiyorum. Çünkü Kabil ile Habil de öz iki kardeştiler. Hem de Âdem Peygamber’in öz iki çocuğuydular. Bu gerçeğe rağmen Kabil bir koyun tüccarıydı; çiftçi olan kardeşi Habil’i sadece nefsi ve egemenliği için öldürdü! Yusuf Peygamber’in 12 kardeşi vardı. 11 kardeşi, onu kıskançlık ve egemenlik arzusuyla derin bir kuyunun içine attılar ve babalarına “Onu bir kurt yedi” dediler! Dolayısıyla insanın ve milletlerin birbirleri üzerindeki egemenlikleri biyolojiktir!
O halde devletlerin ve milletlerin birbirleriyle ilişkilerinde (siyasilerin söylediği anlamda) “kardeş” olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz: Gerçek şu ki; devletler arasındaki ilişkiyi duygular değil, anlaşma maddeleri belirler! Aynı biçimde “halklar” (milletler) arasında yaşanan realite de kardeşlik yoktur ve “hiçbir zaman da olmayacaktır”; ancak halklar (milletler) arasında hukuk ve ahlak yasaları vardır diyebiliriz.
Bir konuyla ilgili aklımda kalan şu iki tarihi olayı da değerli okurlarıma aktarmak istiyorum: Kureyş site-devleti, Arapçılık düşüncesi üzerine siyasal hegemonyasını kurmuştu ve egemenliğini hiçbir kavimle, hiçbir dinle ve hiçbir yalınayaklı insanla paylaşmıyordu. Ancak ahlak filozofu Muhammed, Kureyş hegemonyasına karşı çıkıyordu. Özellikle bir milletin diğer bir milleti aşağılamasını, kötü lakaplarla çağırmasını, küçük görmesini ırkçılık hastalığı olarak görüyor ve bu hastalığın sevgiyi öldürdüğünü, nefreti ise körüklediğini söylüyordu.
Afrika milleti 1960’lı yıllara kadar “siyah deri” olmaktan utanıyordu! Senegal’in kurtuluş mücadelesinin lideri, ilk cumhurbaşkanı ve şair Léopold Sédar Senghor, “Siyah güzeldir” demişti. Mamafih Güney Afrika’nın etkili liderlerinden biri olan ve gözaltında işkenceyle öldürülen Steve Biko ise “Siyah bilinç” kavramını kullanmış ve bu kavramla siyahilerin üzerindeki beyaz psikolojisini yerle yeksan etmiş; onların utangaç, primitif ruhlarını sokaklara bir nehir gibi akıtmayı başarmıştır.
Evet, beyler ve hanımlar! Kendilerini beyaza ve Kürtleri de siyaha tevcih edenlere ancak şu kadarını söyleyebilirim: “ Siyah Kürt olmak, iyi ve güzel olmaktır!”
Birazda Kürdistan’ın Bakur ve Rojava bölgelerinde Kürt siyasetinin dillere pelesenk olan şu arızalı “devrim” kavramına entelektüel bir bakış açısı kazandırmak istiyorum. Evet, formelin dışında kalarak ve daha özgün tanımlarsak, entelektüel ve siyasal devrim; eski sistemi etkisiz hâle getirme ve hızlı bir şekilde gelişen, asla geri alınamayan dramatik rejim değişikliğinin adıdır. Örneğin, 1640’lardaki İngiliz, 1776’daki Amerikan, 1789’daki Fransız, 1917’deki Rus ve 1979’daki İran devrimleri entelektüel ve siyasal değişikliğin adıdır, yani devrimdir!
Bir kez daha, devrim ve devletin birbirinden çok farklı iki kavram olduğunun altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorum. Yukarıda hem devlet hem de devrim kavramının realpolitik durumunu izah ettiğimi düşünüyorum. Şimdi ise ayrılıkçı ve bölücü milletlerin siyasal pratiklerinin devrimle hiçbir rabıtasının olmadığını somut olgularla değerli okurlarımın bilimsel görüşlerine sunmak istiyorum.
Örneğin, emansipasyon ve akültürasyon hakları kazanan Baskların, Quebeclerin,Filamanların, Kürtlerin, Filistinlilerin, Kıbrıslıların, Çeçenlerın, Tamillerin şimdiki hedefi, kendi primordiyal köklerini referans alarak ayrılıkçı bir siyasal hareket yürütmek ve kendi devletlerini arzu etmektir.
Tıpkı Hintlilerin İngilizlerden, Pakistanlıların Hintlilerden, Bengallilerin Pakistanlılardan koparak devrim (rejim değişikliği) yoluyla değil, kopuşu dost-düşman diyalektiği üzerinde savaşarak gerçekleştirmek istemesi gibi.
Şimdi aynı retrospektif yöntemle, İran halkının Humeyni liderliğinde İran rejimini değiştirerek İslam Devrimi’ni nasıl gerçekleştirdiğini ve Boşnak milletinin Aliya İzzetbegoviç’in liderliğinde Sırbistan sömürgeciliğine karşı ayrılıkçı bir savaş yürüterek nasıl devletleştiklerini hatırlayalım.
Bu mahfilde Quebec millî uyanışı ve ayrılıkçı temayülleri okumaları çok zayıf olan Kürt siyasetçilerine bu konuda ilham verebilir. Örneğin Fransızlar Kanada’ya (Kuzey Amerika’ya) aşağı yukarı İngilizlerin vardığı bir zamanda, aynı dilimde varmışlardı. Frankofonlar Kanada’nın dağlık bölgelerinde evler yaptılar, Katolik kilisesine ve yerel siyasetçilere itaat ettiler. Geçimlerini ise hayvancılık ve kerestecilikle sağladılar. Anglofonlar ise Montreal şehrini kurdular, ticaretle uğraştılar, okullar açtılar, Montreal şehrinin dilini İngilizce yaptılar ve böylece Frankofonları marjinalize ettiler.
Evet, 1604 yılında Kanada’ya yerleşen Frankofonlar, yerleştikleri Quebec topraklarında ancak 1960’larda Jean Lesage’ın liderliğinde sessizce uyandılar ve “Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz” dediler. Rojava’daki Kürt yöneticiler ve siyasetçiler tarihî bir fırsat elde ettiler, artık yeter! “Kendi topraklarımızın efendisi ve kendi yuvamızın ‘büyükbabası’ olmak istiyoruz” diyemediler. Özellikle Öcalan’ın sahada olmadığı, sahada görmediği her konuyu ona icbar ettiler ve başarısızlığın faturasını Abdullah Öcalan’a çıkardılar. Acaba onlar topraklarının efendisi ve evlerinin “büyükbabası” oldular da Öcalan mı engel oldu? Dikkat ederseniz Öcalan her zaman kriz anında olaylara müdahale ediyor!
Milliyetçi ideolojiyi benimseyen birey, grup ve cemaat, “Welat” (vatan) için savaşabilen ve ölümü göze alabilen kimselerdir. Yaklaşık olarak belirttiğim anlamda söyleyecek olursam, zenginler ve “artık hiç kimseye köle olmayacağız” deme cesaretini gösteremeyen hodbin kimseler, sömürgeci devletlerin içinde yuvalanan menfaat grupları ve milletlerin hak arama mücadelesinde segregasyonist politikaları değil, tam karşıtı olan entegrasyonist politikaları benimseyenler kendilerini Welat için kurban etmezler. Dolayısıyla Welat için kurbanı olmayan bir milletin politik egemenliği de sona erer.
Bu zaviyeden bakıldığında milliyetçi ideoloji, dost ve düşman metaforları üzerinde kendisini somutlaştırır diyebiliriz. Carl Schmitt’in dost-düşman kavramsallaştırması öncelikle düşmanlığa yoğunlaşmayı konu alır. Schmitt, “Dost-düşman karşıtlığı bireysel değildir; milletler, devletler ve güçler arası bir karşıtlıktır,” der.
Değerli okurlar! Bu hususla ilgili yeni bir şey söyleyeceğim: Bana göre devlet babadır, anne ise vatandır. Biri olmadan diğeri olmaz. Devlet yoksa vatan da yoktur. O hâlde devlet ontolojik olarak var olduğu için özgürlükler ve haklar vardır. Eğer devlet ve vatan olmazsa, özgürlük ve haklar da olmaz. Dolayısıyla devletin ontolojik felsefesinin hayatımızda somut hâle gelmesi, uğrunda ölmeye ve öldürmeye hazır bir milletin varlığına bağlıdır.
Tam da bu konuda yüzyıldır Türk, Arap, Farîsî devletler ile sol ve İslami hareketler, Kürtlerin iyilikleri ve kötülükleri konusunda büyükbaba (Grootvader) ya da paternalist mirasçı rolünü üstlendiler. Ancak Rojava’daki kazanıma yönelik Türk ve Arap “büyükbabalar”ın saldırısı, Kürt milletini yüz yıllık derin uykusundan uyandırdı, primitif ruhlarını harekete geçirdi, kimsenin onların özgürlükleri üzerine yazı tura oynamasına izin vermeyeceğinin bilinç ışıklarını yaktı, milyonları ala renginin bayrağı altında küresel ölçekte bir araya getirdi ve “Yeke yeke yeke, gelê Kurd yeke.” sloganıyla “(Grootvader)” devletlerine yangın korkusu yaşatırken küresel güçlere de geri adım attırmayı başardı.
Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve dört parça Kürdistan’da meydanlara dökülen bu yeni ruh, Kürtleri WELAT, ALARENGİN ve EGEMENLİK düşüncesinde birleştirdi. Evet, bu yeni ruh ve yeni düşüncenin kozası şu şekilde oluşarak karşımıza çıktı:
Artık biz Kürtler hiç kimsenin kölesi olmayacağız, yeryüzünde yalınayak gezmeyeceğiz, hiç kimse bizim evimizin “büyükbabası” değildir; kendi topraklarımızın efendisi ve kendi evimizin “büyükbabası” olmak istiyoruz. İşte Kürtler bu yeni ruhla, bu yeni bilinçle ve bu yeni eylemle kendi lider ve siyasetçilerine de mesaj vermiş oldular.
Bu konuda yaklaşık olarak şöyle düşünüyorum: Kürt siyasetçileri, gerçek ile hakikat kavramlarını epistemolojik ve ontolojik olarak çözümlemedikleri sürece Kürtlerin hürriyet mücadelesini tedricilik yöntemiyle devletleştiremezler.
Bana göre gerçek, insanın eliyle yaptığı her şeyken; hakikat ise aşkın olan her şey demektir; aynı zamanda değişime kapalı ve dogmatik olan felsefi düşüncenin adıdır.
Rojava’daki siyasetçiler inisiyatif kullanamıyorlar, “her şeyi biz biliriz” havasındalar ve güçlü okumaları ile tecrübeleri olan yazarlarına çevrim dışı kalıyorlar.
Örneğin, 19 Ocak 2026 tarihinde X hesabımda Mazlum Abdi’ye şu düşüncelerimi paylaşmıştım:
“Kürt General Mazlum Abdi, HTŞ’nin elebaşına şunu demelidir: ‘Bir karış bile toprağımızı kimseye vermiyoruz. Hiçbir gücün topraklarımız üzerinde hükümdar olmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Egemenliği ya eşit şekilde paylaşırız ya da 70 milyon Kürt halkı kıyameti koparır.’”
Evet, Kürt halkı gerçekten de kıyameti kopardı. Ancak Mazlum Abdi ve Mesut Barzani, Kürt yazarların ve meydanlara çıkan milyonlarca Kürt milletinin fikirlerine kulak vermediler; düşmanlarıyla kötü bir anlaşmaya vardılar. Evet, Kürt halkı bu anlaşma karşısında şoke olmuştu ve o yakalanan muhteşem ruh, gene Kürt siyasetçilerin elleriyle söndürülecekti. Rojava’nın federasyon kazanımı elde edememesinin en önemli sebeplerini biraz daha detaylandırmak istiyorum: Rojava de facto yönetiminin lideri ya da tam yetkili yöneticisinin kim olduğu belli olmamasıdır. Tıpkı Kuzey Kürdistan siyasetinde olduğu gibi, her kafadan bir “filozof Beydeba” sesi çıkmasıdır (!) Örneğin Mazlum Abdi, Salih Müslim, İlham Ahmed, Foza Yusif, Aldar Xelîl birbirlerinden çok farklı açıklamalar yapıyorlar. Hiyerarşi yerine ideolojinin “Heval” metaforu tercih ediliyor olması ve herkesin rahat bir şekilde inisiyatif kullanması… İsimlerini saydığım bu siyasilerin arasında tam yetkilerle donatılmış ve tam otorite sahibi olan birinin olmaması, başarısızlığın en büyük sebebidir. Üzülerek belirtmeliyim ki, Kürt siyasetinde herkes her şeyi biliyor, ama ortada bize gösterebilecekleri bilimsel hiçbir şey yok!
Kısacası, yanılmıyorsam ve umarım yanılırım; Kürt lider-yöneticiler bir kez daha büyük bir hata yaptılar. Ancak şunu da unutmamak lazım: Kürtlerin bu hatayı düzeltecek hâlâ şansı var diye düşünüyorum. Çünkü Rojava’da bağımsızlık ve federasyon ilan etmenin ve dünyada karşılık bulmasının hâlâ koşulları mevcuttur. Elbette milyonlarca Kürt halkı, ellerinde taşıdıkları al rengi bayrakla meydanlara akarak bu koşulları yarattı diyebiliriz. Kürt milleti, genel anlamda bağımsızlığa ve Rojava özelinde federasyon kazanımını elde etmeye hiçbir zaman bugünkü ruhla, al rengin etrafında kenetlenmemişti!
Kürtler, bu ruhu ve bilinci korumalıdır, çok daha fazla güçlendirmeli ve Rojava için federasyon düşüncesinden ve mücadelesinden asla geri adım atmamalıdır! Çünkü Kürtler bir millettir ve Kürtler hiçbir devletin vatandaşı olmak istemiyorlar! Yani Kürtler, Kürdistan ülkesinin vatandaşları olmak istiyorlar.
Son olarak, dost-düşman herkes şunu bilsin ki; bir gün mutlaka bu savaş bitecek, topraklarımıza barış gelecek, yüz yıl içinde yaşadığımız tüm acıları unutacağız. Ancak sürekli hatırlayacağımız tek şey, düşmanlarımızın bize yaptığı kötülükler değil; içimizdeki hainler ve dost görünenler olacaktır…
Kadir Amaç Brüksel

