Ruşen Çakır: MİT, Mossad ve CIA Ajanı mı?

                                      Ruşen Çakır: MİT, Mossad ve CIA Ajanı mı?

Değerli okurlarım,                                                                                                        Kadir Amac televizyon yayını

Bu makalemiz, Kürt siyasetini, Kürt aydınlarını ve Kürt milletini aydınlatmayı amaçlamaktadır. Hiç şüphesiz aydınlanma, aynı zamanda önyargıları da gidermektedir. Bu makalemizle, Kürt olmayanların önyargılarını olduğu kadar Kürtlerin de önyargılarını gidermeye vesile olacağını umuyorum.

Gazetecilik ve haber spikerliği, kamuoyunu doğru bilgilendirmeye dayalı, son derece değerli ve saygın bir meslektir. Gazeteci ve haber spikerleri; ne düşünürdür, ne siyaset bilimcidir, ne toplum bilimcidir, ne din bilimcidir, ne de tarihçidir.

Hakikat bu iken, Kürt siyasetinin önemli bir bölümünün, hâlâ marjinal sosyalist ve devletle çeşitli çıkar ilişkileri nedeniyle problemi olan bir kısım liberal Türk gazetecilere karşı muhakemeci bir duruş sergilememesi oldukça düşündürücüdür. Bununla kalınsa eyvallah diyeceğim. Ancak Kürt siyaseti, Kürt milletinin infak ve emekleriyle ayakta tuttuğu siyasi parti konferans salonlarının en ön sıralarına bu kişileri oturtmakta, gazetelerin en iyi sayfalarını onlara tahsis etmekte ve televizyon programlarının şeref konuğu yapmaktadır.

Gazetecilik denince akla hemen doğru veya yanlış haber hikayeleri gelir. Peki ya doğru haber hikayelerini kim çerçeveler ve topluma zorunlu olarak sunduğu haberi nasıl zerk eder? Bu soruya sanırım en iyi yanıtı, dijital çağımızın en önemli sosyologlarından biri olarak kabul edilen Erving Goffman’ın “haberin çerçevelenmesi” (framing) kavramıyla ilgili çalışması verir. Bu çalışmayı bu anlamda çok kıymetli buluyorum.

Türkiye gibi ülkelerde siyasiler medya patronlarını ve gazetecileri, medya kuruluşları ile gazeteciler ise siyasileri suçlar. Özellikle gazete, televizyon ve internetin devlet ile toplum üzerindeki etkisi o kadar hızlı ve sonuç alıcıdır ki, iki yüz kırk yıl önce medya bugünkü gibi devasa bir dijital güce sahip olmadığı halde, 1787 yılında Amerika’nın üçüncü Başkanı Thomas Jefferson, siyaset, gazete ve televizyonların devlet ile toplum üzerindeki gücünü şu sözlerle özetliyordu:

“Eğer bana hükümet olmadan gazeteler ile gazeteler olmadan hükümet arasında bir tercih yapmam söylenseydi, tereddüt etmeksizin ikincisini tercih ederdim.”

Tam da bu noktada, siyaset ve medya ilişkilerinde gazeteciler kaldıraç görevini görür ve devletlerin istihbarat kurumları içinde de vazgeçilmez hafiyelerdir. Siyasette açık sözlü ve ahlaklı olmak gibi üstün insani meziyetler, realpolitik hayatta büyük bir kusur olarak telakki edilir. Hele protokol koridorlarında kendi devletinizin ajanıysanız propaganda dilini hiç kullanmazsınız. Çünkü uzman bir gazeteci-ajan için propaganda hiçbir işe yaramaz; karşı tarafa çok şirin görünmesi ve kendine âşık etmesi gerekir. Aksi durumda başına büyük belalar açar. Dolayısıyla bu tür konularda muhataplar, profesyonel bir gazeteci ve profesyonel bir ajan gibi işini, formel düzlemde soğukkanlı ve istatistiksel tablolarla izah ederler.

Örneğin, 1994 yılında okuduğum By Way of Deception Türkçe baskısı “Mossad İhanet Çemberi” adıyla bilinen) adlı kitap beni hayretler içinde bırakmıştı. Eserin yazarı Victor Ostrovsky, eski bir Mossad ajanıdır. Kitapta yazar, Mossad’ın ajanlarını nasıl eğittiğini, gazetecileri ve diğer etkili kişileri nasıl ajanlaştırdığını, örgütün çalışma yöntemlerini ve gizli operasyonlarını ayrıntılı bir şekilde ifşa etmektedir.

En son ise 2024 yılında Sergei Aleksandrovich Nilus’un dünyaca ünlü “Siyon Liderlerinin Protokolleri” adlı kitabını okuduğumda aylarca etkisinden kurtulamamıştım. Kitap, Yahudi lider, siyasetçi, din adamı ve düşünürlerin yaptığı gizli toplantılarda alınan kararları ve insan aklını hayrete düşürecek protokolleri konu edinmektedir. Örneğin, kitabın 251. sayfasında dünyadaki önemli yazarları, gazetecileri, sanatçıları, bilim insanlarını ve siyasetçileri nasıl baştan çıkardıkları ve kendilerine hizmet etmelerini nasıl sağladıkları şu sözlerle açıkça beyan edilmektedir:

“Onlar başarı ve takdir duygularına susamışlardır ve biz bu konuda onlara karşı oldukça cömert davranacağız. Bunu yapmamızın amacı, onları insafsızca kandırarak fikirlerimizi kabullenmelerini sağlamak için, kibirlerini okşayarak onları kullanmaktır. Yahudi olmayanların en akıllı olanlarının bile kibirleri okşandığında ne kadar şuursuz budalalar hâline gelebildiklerine, aynı zamanda küçücük bir başarısızlığın bile aldıkları alkışın kesilmesi kadar olsa bile onları ne kadar kötü etkilediğini ve tekrar başarılı olmak uğruna boyun eğmiş köleler gibi nasıl küçülebileceklerini tahmin bile edemezsiniz.”

Sahiden Fabian Cemiyeti ve onun entelektüel lideri Bernard Shaw’ın, Weishaupt’un “Masonik Aydınlanma Hareketi” ile Moses Mendelssohn’un “Yahudi Aydınlanma Hareketi”ni ustaca birleştiren isyancı İngiltere aydınlar topluluğu olduğunu hangi entelektüel inkâr edebilir ki?

Aynı şekilde, hem Mossad’ın hem de CIA’ın bu entelektüel Masonik ve Yahudi aydınlanma hareketlerinden esinlenerek kurulduğunu değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Özellikle Mossad ve CIA’ın, dünyanın en önemli ödül dağıtan Yahudi kurumlarının entelektüel çalışmalarıyla paralel hareket ettiğini siz değerli okurlarıma bir kez daha hatırlatmak isterim.

 Sevgili Okurlar,

Türkiye’de uzun yıllardır MİT, Mossad ve CIA arasında ilişkileri olduğu iddia edilen, Türk medyasının en tartışmalı ve en karanlık gazeteci isimlerinden biri hiç şüphesiz Ruşen Çakır’dır. Gazetecilik maskesi altında Türk, ABD ve İsrail istihbaratlarıyla (özellikle Mossad ve CIA) çalıştığı öne sürülen profesyonel bir ajan olduğu iddiaları yıllardır gündemdedir.

Türk istihbaratı, onu DEV-GENÇ üyesi olduğu dönemde gözaltına aldığında keşfettiği ve kendisine ajanlık teklif ettiği söylenir. Ruşen Çakır’ın daha sonra CIA ile bağlantılar kurduğu iddia edilir. 1992 yılında Türkiye’ye gelen CIA Ortadoğu Şefi, Yahudi asıllı Graham Fuller ile görüştüğü ve ona ılımlı İslamcılar hakkında bilgiler verdiği öne sürülmektedir.

Çakır, çok kısa bir süre içinde Milliyet gazetesine “özel muhabir” olarak atanmış ve İsrail’e gönderilerek burada dört ay eğitim aldığı iddia edilmektedir. İsrail’de kaldığı bu dört ay boyunca Yahudilerin en kutsal dualarından biri olan Kol Nidre duasını ve Talmud’dan bazı ayetleri ezberlediği söylenir.

AKP’nin kuruluş sürecinde Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişilerden biri olduğu belirtilen Çakır’ın, Erdoğan’la hâlen samimi ilişkilerini sürdürdüğü, en son Meclis açılışında Erdoğan’la tokalaşırken kameralara yakalandığı bilinmektedir. Aynı zamanda Graham Fuller’ı Erdoğan’la buluşturan ve tanıştıran kişi olarak da gösterilen Çakır, bu hizmetlerinin karşılığında Fuller’ın bağlı olduğu RAND Corporation’dan burs alarak Amerika’ya gönderilmiştir.

Tüm bu iddiaları belgeleriyle birlikte ilk kez ortaya atan yayın organı ise Milli Çözüm Dergisi’dir. Ahmet Akgül öncülüğünde yayınlanan ve Erbakancı çizgiye bağlılığını savunan dergi, 1 Ocak 2004 tarihli sayısında Ruşen Çakır hakkında şu ifadeleri kullanmıştır:

“O sırada Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişilerden birisi ise gazeteci Ruşen Çakır’dır. Ruşen Çakır 1992’de Türkiye’ye gelen CIA Ortadoğu Şefi ve Yahudi asıllı Graham Fuller’le görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler verip onların elebaşlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı. Bunun arkasından Çakır, Graham Fuller’ın da yetkili olduğu RAND Corporation’dan burs alarak Amerika’ya yollanmıştır. Daha sonra Milliyet Gazetesi’ne ‘özel muhabir’ atanan Ruşen Çakır İsrail’e gidip dört ay kalmıştır. Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem’in YTP’sine katılmıştır.”

Ruşen Çakır, en son Ekrem İmamoğlu’nun “casusluk” iddiasıyla tutuklandığı soruşturma sürecinde, aralarında altı gazetecinin de bulunduğu isimlerden biri olarak geçmiştir. Bu durum, onun doğrudan “ajan” veya şüpheli olmaktan ziyade “iktidar yanlısı” bir gazeteci olarak görünse de, aslında çok daha karmaşık ve gizemli bir rol üstlendiği izlenimini güçlendirmektedir.

Sonuç olarak, Ruşen Çakır’ın durumu, John le Carré’nin ünlü romanı “Soğuktan Gelen Casus”tan çıkmış bir karakteri andırmaktadır. Bana göre Ruşen Çakır, tam anlamıyla “Mossad ve CIA gibi” bir profildir. Entelektüel birikimi olan herkes, videolarını dikkatlice izlediğinde bu zatın ne kadar sinsi, ne kadar akıllı ve ne kadar kurnaz olduğunu kolayca fark edebilir.

Adam hem Erdoğan’la hem de Özgür Özel’le arasını iyi tutuyor. Kısacası; solcularla, İslamcılarla, sağcılarla, Atatürkçülerle ve Kürtlerle arasını çok iyi tutuyor, hepsine şirin görünmeyi başarıyor. Hepsinin kibirlerini ustaca okşarken aslında belirli güç odaklarının ve Türk MİT’inin hizmetinde çalışan gizli bir “çifte ajan” izlenimi veriyor.

Bu tür gizemli ajanlar, klasik casuslardan çok daha tehlikelidir; çünkü fark edilmeleri neredeyse imkânsızdır ve verdikleri zarar genellikle çok daha büyüktür. Bu gizemli gazetecinin, Abdullah Öcalan ile görüşmek üzere İmralı Adası’na gidecek gazeteciler arasında yer almasını okurlarım şimdi daha iyi anlamıştır sanırım.

Kadir Amaç-Brüksel