“Tilki Selim”in Ayetleri
Sevgili “Tilki Selim” abi! 
Son yıllarda Kürtlerin uhuvveti ve vahdeti için kalemimi ertelemek, ertelemek, ertelemek ve ona uysallık egzersizleri uygulamakla meşgul oldum. Tabii ki bu durum biraz da kalemimi maslahatçı yaptı. Kimi zaman bu maslahatçı kalem sabır cibarlarımı yırtıp attı, kimi zaman da züppelik yapan bir dizi Kürt maskeli siyasiye karşı ödün verdiğimin zehabına kapıldım.
İnsanın ve hayatın ontolojik felsefesini şu kısa cümleyle özetleyebilirim: “İnsan bir sorunu çözdüğü zaman anında başka bir sorun ortaya çıkar.” Açık yüreklilikle belirtmeliyim ki, insanın ilerleme ve gelişme yeteneğine inanırım. Çünkü ben insanı Kur’an’daki “ahsen-i takvim” ve “esfel-i sâfilîn” diyalektiği gibi görüyorum. Yani ben insanı her şeyin başı ve sonu olarak değerlendiriyorum. Aynı şekilde ben Fârâbî’nin “El-Medînetü’l-Fâzıla”sı gibi insanı değiştirerek, eğiterek, ahlaklı bir birey hâline getirerek toplumu değiştireceğimize inanıyorum. Ancak çok sevdiğim şu Polonya atasözünü de ıskalayıp geçemem:
“İyi bir adam meyhanede bozulmaz, kötü bir adam kilisede düzelmez.”
Bu zaviyeden yıllardır tembellik, miskinlik, cahillik, kıskançlık, kindarlık, bağlılık, ihanet ve asalet üzerine bir dizi felsefi makale yazıyor ve konuşma yapıyorum. Ayrıca bilmeyen okurlarım için şunu da ekleyeyim: Polimat yazarlar, düşüncelerini çok yönlü büyük insanların yaratıcılıklarından örnekler vererek açıklamaya çalışırlar.
Biliyorum sevgili “Tilki Selim” abi!
Aramızda büyük sıklet farkı var; benim klasmanımda olmadığınızı bütün ilim ve irfan sahibi kimseler bilir! Ama sizin için gene de bir fikrim var: Bugün sizi entelektüel fakültemin amfisine öğrenci olarak kabul ediyorum ve zat-ı âlinize ontolojik bir ders vermeye çalışacağım.
Büyük İslam filozofu Sa’dî Şirâzî şöyle der: “Büyük işler, küçük insanlara bırakılmaz.”
Evet, filozofumuz doğru söylüyor: Daha önce bu konuyla ilgili Kürt davasında büyük insanlar, küçük insanlar ve çukur insanların var olduğunu söylemiştim. Şimdi bu insan sayısını soyadınızdan ilham alarak dörde çıkarıyorum:
– Büyük insanlar
– Küçük insanlar
– Çukur insanlar
– Çürük insanlar
Bilmem benim gibi düşünür müsünüz? Örneğin, Rus liderler ve siyasetçiler taş duvarları gibidirler. Kürt siyaseti içinde de Rus liderlerin siyasi karakterine tıpatıp örtüşmese de yaklaşık olarak büyük benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Örneğin, başta siz, İbrahim Güçlü ve bir dizi fikri delik olan kıskanç kimselerin hiçbir konuşmasında insancıl bir iz bulamayız; şakadan anlamazsınız, gülme yeteneklerini kaybetmişsiniz, azametli bir havaya bürünmüşsünüz, sevgi ve huzuru hayatınızdan çıkarmışsınız, kin ve nefret dalgaları üzerine sörf yapıyorsunuz. Bakınız, başarılı olan insanları kıskanmak, onlardan nefret etmek, onların başarı dolu hayatlarına uyduruk senaryolar yazarak kuşku sokmak için Tanrı’nın bu dünyada yarattığı sizin gibi insanlar da vardır.
Sevgili “Tilki Selim”abi!
Tanrı beni din adamı olmak, şarkı söylemek, futbol oynamak, dedikodu yapmak, tilki gibi insanlara tuzak kurmak, mevki makam peşinde koşmak ve para kazanmak için yaratmadı! Veya sevgili annem beni peygamberlere, liderlere ve devletlere tapmak için doğurmadığını rahatlıkla söyleyebilirim!
Hele sizin gibi, örgüt kurmak, örgütten firar etmek, örgüt elemanlarını çekiştirmek, aralarına xennas tohumlarını serpiştirmek, çatıştırmak, düşmanlaştırmak ve örgüt elemanlarının ölüm hikâyelerini cahil insanların bilinçaltının gardiyanlarına dünyaca ünlü Amerikan senarist Tarantino gibi sunmak ve hedonist arzuların peşinden koşmak için yaratmadı. Yaklaşık olarak annemin beni büyük bir yazar olmam için doğurduğunu düşünüyorum! Yani anlayacağınız ben ne mürşit ne müritim. Ben Kürdistan adlı güzel bir kadınla mutlu evlilik yapmış; yalnız yaşayan, yalnız okuyan ve yalnız yazan biriyim.
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Machiavelli, “Hükümdar” adlı eserini kaleme alırken Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme” eserinden ilham aldığını biliyor musunuz? Bildiğinizi hiç sanmıyorum! Nizamülmülk hem devletin veziri hem de devletin filozofu idi. Siyasetnâme şöyle der: “Sağlam fikirlerin etkisi, mızrak ve oktan daha uzun vadeli ve çok daha belirleyicidir.”
Ax sevgili “Tilki Selim” abi, ax!
Xanî TV’nin çalışanlarına benim deli biri olduğumu söylemişsiniz!
Aman Allah’ım! Ne kadar da talihsiz biriyim!
Evet, tecrübelerime dayanarak söylüyorum: Bence akıllı birinin bir deliye “Sen delisin.” dememesi gerekir.
Oysa açık yüreklilikle benim entelektüel varlığımı kibar ve centilmence karşılayabilirdiniz. Ancak bencil ve kıskanç kişiliğiniz bu örnek davranışı sergilemenize izin vermedi.
Kadir Amaç’a “deli” diyerek kendinizi tilki gibi kurnaz ve önemli bir kişiymiş gibi göstermeye tenezzül etmeyi daha kârlı bir iş gördünüz sanırım!
Sevgili “Tilki Selim” abi,
biliyor musunuz, kâr deyince hemen aklıma otomatikman tüccarlar ve şarlatanlar gelir. Bakınız siyasete ve entelektüel konulara laf olsun diye girilmez. Örneğin, gücü ve başarıyı ele geçirmek için siyasete girilir. Kim bunun tersini söylüyorsa büyük bir yalan söylüyor. Mesela sizin gibi “tilki” karakterli siyasetçiler insanları iyi, doğru ve tutarlı olduklarına inandırmaya çalışırlar. Siz siz olun, sakın bu tuzağa düşmeyin. Çünkü iyi, doğru ve tutarlı siyasetçi yoktur. Liberalizmin en önemli yazarlarından biri olan Locke’un şu ifadesi konumuz bağlamında önemlidir: “Tutarlılık yalnız küçük beyinlerin erdemidir!” Bir ahlak yazarı olarak bu meseleyle ilgili ancak şu kadarını söyleyebilirim: İyi, doğru, ahlaklı ve tutarlı olan sadece peygamberler, ahlak yazarları ve zahit kimselerdir. Bugüne kadar entelektüel biri karşınıza çıkmadığı için çok rahat hareket etmişsiniz.
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Babam sizin gibi fîrarî bir örgüt elemanı değildi, ancak akıllı ve zeki bir insandı diyebilirim. Babam siyaseti tüccarların kâr ve zarar pratiklerine benzetirdi. Siyaset bilimci Carl Schmitt ise babamın kavramsallaştırmasına benzerlik teşkil eden “dost ve düşman” kavramlarını kullanmıştır. Ben ilk ve ortaokula kadar çok yaramaz bir çocuktum. Babam bana öğüt vererek yaramazlığımı ortadan kaldırmak istiyordu. Bir gün mahallede bir arkadaşımın canını yakmıştım ve babam bu sebepten dolayı bana şöyle nasihat etmişti: “Bir adama vururken onun da sana iki kez vuracağını hesaba katmazsan sakın vurma!” demişti.
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Sen Kadir Amaç’a “deli” demeden önce hesabını iyi yapmalıydın. Açık yüreklilikle şunu söylemeliyim ki, şimdiye kadar sizin gibi kıskanç ve senarist biriyle karşılaştığımı söyleyemem. Zat-ı âlinizin politik mistifikasyonlarını ve mutasyonlarını bir Norveç fıkrasını anlatarak içinde bulunduğunuz ahval ve şerâiti betimlemek istiyorum. Fiyordların üstünde bir dağda iki köylü yaşıyor. İkisi de tek başına yaşıyorlar. Bir gün köylülerden biri öbürünü ziyaret etmeye gider. İçeri girer ve hiçbir şey söylemez. Yalnızca hafiften başını eğer. Öbürü de hiç konuşmaz. Hatta başını bile eğmez. Ama gözlerini üstünde bir şişe içki duran bara çevirir. Misafir köylü anlar ve bara girerek iki bardak ile içki şişesini alır. Masaya koyar ve içkileri bardaklara boşaltır. Her ikisi de suskun suskun içmeye başlarlar. Hâsılı kelâm, bardaklar dolar, boşalır. Bu dilsizler gösterisini ortalıkta bozan bir soluk sesi bile işitilmez. İçkinin son yudumunda misafir olan köylü bardağını kaldırır ve “Skol!” diye mırıldanır(!) Ev sahibi olan köylü ise şimşek gibi şöyle gürler: “Seni sersem budala! Biz içmek için mi buraya geldik, yoksa saçma sapan şeylerden söz etmek için mi?”
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Şimdi ben de size şunu soruyorum: Biz seninle Kürtlük mefkûresini şâhikaya kaldırmak için mi bir araya geldik, yoksa yedi yirmi dört, haftanın yedi günü ve günün yirmi dört saati ve otuz yıl boyunca ve kesintisiz olarak “Apo’nun ayetleri”ni bize okuyarak ve “Kadir Amaç deli biridir.” gibi saçma sapan şeylerden söz etmek için mi?
Ax sevgili “Tilki Selim” abi, ax!
Biliyor musunuz, duygular bu tür durumlar için hiçbir işe yaramaz. Hele benim entelektüel çalışmalarımda ve Kürtlerin realpolitik mücadelesinde duyguların ve senaryoların hiçbir yararı yoktur. Nerede kalmıştık? Ha, yeni hatırladım.
Acaba benimle senin entelektüel karşılaştırmam şu iki yaşanmış örneğe benziyor mu? Hiç sanmıyorum ama ben gene de bu örnekleri, senin haya ve vicdan melekelerini harekete geçirmene ilham vereceğini umut ederek vermek istiyorum:
Kıbrıslı Rum lider, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu ve aynı zamanda bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Makarios, Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao’yu Pekin’de ziyaret eder. Her iki lider ülkeleri hakkında konuşmaya başlar. Mao sürekli “ülkelerimiz ve tarihlerimiz” deyip duruyordu. Makarios bu durumdan rahatsız olduğunu şu sözlerle ifade ediyordu:
“Efendim! Bana bir iyilikte bulunup ülkelerimizden ve onların tarihteki rollerinden söz etmeyi bir yana bırakır mısınız? Kendimi gülünç buluyorum. Beş yüz bin nüfuslu ufacık bir ülke adasını bir milyarlık Çin’le nasıl kıyaslayabilirsiniz? Bu iki ülkenin tarihte ne gibi ortak bir rolü olabilir ki? Ben bir filin yanındaki bir sivrisinek gibiyim!”
Mao şöyle yanıt verdi: “Kimi zaman sivrisineklerin de insanın başına büyük dertler açabileceğini, fillerin de suçsuz olabileceğini” söyledi.
İkinci misal ise, İslam medeniyetinin büyük feylesoflarından biri olan İbn-i Arabi’nin bir gün Mevlana’yı, âlim olan babasının peşi sıra yürür görünce şöyle demesiydi: “Fesubhanallah! Bir okyanus, bir gölün ardından gidiyor.”
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Kimi zaman bataklıktan beslenen sivrisinek gibi, eski partiniz olan PKK’nin başını derde sokabilirsiniz. Cahil kimselerin kafasını karıştırabilirsiniz, ancak şunu unutma ki “deli” dediğin bu Kadir Amaç, ilim sahiplerine göre, “aklın ve ahlakın tapınağı” iken, afınıza sığınarak sizin de Mao’nun bahis konusu ettiği kıskançlık bataklığında beslenen sineğe benzetiyorlar! Yani üzülerek belirtmeliyim ki “deli”, bir okyanus ve o deli okyanusun dalgalarına karışan tilkinin salyası sizce bir şey ifade eder mi?
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Entelektüel münazaramıza şöyle devam edelim: Sahiden siz Nixon ve Alman Yahudisi olan Kissinger’in otobiyografilerini okudunuz mu? Veya onların politik başarılarıyla ilgili sistematik bir bilginiz var mı? Evet, sevgili hemşerim! Üzülerek belirtmeliyim ki hiçbir bilgi sahibi olduğunuzu sanmıyorum.
Şimdi şunu unutmayınız ki varlığınızı eski partiniz olan PKK’ye ve eskiden “Başkanım” dediğiniz Öcalan’a borçlusunuz! Ve hâlâ da Öcalan ile PKK üzerinden varlığınızı sürdürüyorsunuz. Eğer Öcalan olmasaydı, belki “Tilki Selim”in dünyaya gelmiş olduğundan bile haberimiz olmayacaktı.
Hakikat budur! O halde “Tilki Selim”, her işe el atan mahir yeteneğiyle, her işi suhuletle çözen bilgeliğiyle ve parıldayan zekâsıyla Kürt gençlerin (Dersim ve Çewlik) bilinç ışıklarını yakan değil de “Apo’nun Ayetleri” sayesinde firari ve itirafçı bir örgüt elemanı olarak siyasi Kürtler arasında üne kavuşmuş biri olduğunuzu rahatlıkla söyleyebiliriz, değil mi?
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Siyasi bir hibrit olduğunuzun farkında mısınız, doğrusu bilemiyorum! Örneğin birçok devlet başkanı ve lider hâlâ şu güç meselesini entelektüel düzeyde kavramış değildir. Misal: Kontrolsüz güç, güç değildir. Gücü dengeleyen güçtür ve en iyi güçü yaklaşık olarak bilgiyi görüyorum.
Bakınız sevgili “Tilki Selim” abi! Hodbin karakterli insanlar sizin gibi, siyasi bir gücü eline geçirip onu uzun bir zaman elinde tutmayı başardığında sonunda onu kendisine ait bir hakmış gibi görmeye başlar. Sizce de öyle değil mi? Evet, zat-ı âliniz örgütten firar ettikten sonra Öcalan’ın başkan olmaya layık biri olmadığını, onun önderliği hak etmediğini ve aksine “katil bir diktatör” olduğunu otuz yıldır durmadan yazıyor, çiziyor ve konuşuyorsunuz, değil mi?
Şimdi geçmişte Öcalan ile birlikteyken, PKK’li arkadaşlarınızla cezaevindeyken, Kandil’deyken, Avrupa sahasındayken bu sözlerinizden; geçmişte ona “Başkanım” derken, verdiği tüm talimatlara uyarken ve uygularken ve “Apo’nun Ayetleri” kitabınızın iddialarından dolayı kendinizi mahcup hissediyor musunuz? Ya da yüzünüz zaman zaman kızarıyor mu?
Şimdi gene yukarıdaki durumla alakalı olarak sizinle yürüttüğüm entelektüel müvazenemi şöyle sürdürmek istiyorum: Eğer siz Niccolò Machiavelli’nin “Hükümdar” ve Nizâmülmülk’ün “Siyâsetnâme” adlı eserlerini okumuş olsaydınız, kendinizden utanırdınız. Ya da Hitler’in yaptığı kötülüklere dayanamayan Alman yazar Stefan Zweig gibi utancınızdan intihar ederek hayatınıza son verirdiniz. Ama siz bunu yapmadınız. Örgütün içinde bulunduğu zaman içinde yaşanan ne kadar hata, günah, suç ve infaz varsa hepsini vicdansızca, ahlaksızca Öcalan’ın üzerine yıkarak hakikaten “Tilki Selim” lakabını General Himmler gibi fazlasıyla hak ettiğinizi düşünüyorum.
Biliyor musunuz, General Himmler babasına gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “Sevgili babacığım! Mektubunuzda bana Hitler’e karşı dikkatli olmamı tavsiye ediyorsunuz. Sevgili babacığım! Benim için hiç endişeye kapılmana gerek yok, çünkü ben bir tilki kadar zeki biriyim!”
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Tam da bu noktada sizin can yoldaşınız olan komünist Kruşçev aklıma geldi. Kruşçev, Yirminci Komünist Kongresi’nde Stalin’in işlediği suçları ve cinayetleri açıklarken salonun arkasından şöyle bir ses yükseldi: “Ey yoldaş Kruşçev! Yoldaş Stalin bu kadar suç ve cinayet işlerken siz o zaman neredeydiniz?”
Kruşçev bir an bu ses karşısında şoke oldu. Salonun ön, orta ve arka tarafında oturan yüzleri dikkatle inceledi, o sesi bulup ortaya çıkarmak istedi ancak sesin sahibini bulamadı. Bu kez öfkeli bir şekilde yüzünü salona tekrar dönerek “O soruyu soran kimdi?” dedi. Ancak hiç kimseden çıt çıkmadı. Bu sessizlik üzerine Kruşçev, “Şimdi senin bulunduğun yerdeydim yoldaş!” diye bağırdı.
Şimdi sevgili “Tilki Selim” abim!
Biliyor musunuz, bir zamanlar yoldaşınız olan Kruşçev’in bulunduğu yerdesiniz; hakeza yüzünü göstermeye cesaret edemeyen Kruşçev’i kınayan o korkak adamın bulunduğu tam da o yerdesiniz!
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Bir ülkeyi veya bir siyasi partiyi yönetirken ya da bir milletin hak arama mücadelesini verirken adil olmak zorundasınız. Muhaliflerinize kin ve nefret besleyemezsiniz. Tam aksine muhaliflerinize karşı ahlaklı, erdemli ve adil davranmalı, onlara iftira atmamalı ve yiğit olmalısınız.
Mamafih, muhaliflerinizin ayıplarını, kusurlarını, eksikliklerini, günahlarını ve suçlarını kamuoyuyla paylaşırken aynı şekilde kendi kötülüklerinizi ve çirkinliklerinizi de anlatmalısınız. Elbette bu durum tüm Kürt siyasi partileri için de geçerlidir.
Bakınız, insanlara temelde kötüdür diyemeyiz. En kötü bir insan bile bazen iyi bir davranışıyla ve iyi bir düşüncesiyle bizi şaşırtabilir. Şöyle ki, ben bir insanla ilk karşılaştığım zaman o kişinin benim gibi dürüst bir insan olduğunu düşünürüm ve ta ki o kişi tersini kanıtlayacak bir eylem gerçekleştirinceye kadar hep iyi düşüncemi korurum. Diyelim ki tam tersi bir durumu kanıtlarsa, işte o zaman “bu insan kötüdür” demem; “o insan bana kötülük yaptı” derim. Bu konularda çok mağdur olmuş biri olarak söylüyorum.
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Yani sizin için hepten kötü birisiniz diyemem. Ama hakikaten bencil ve kıskanç bir karekteriniz var. Aman Allah’ım! Allah size yardım etsin. Üzülerek şu gerçeği de belirtmeliyimki, hepten kötü bir insan olmasanız bile, kıskançlık hastalığınız her gün başınızı belaya sokuyor ve her gün size düzine düzine kötülükler yaptırıyor. Kesin bir şey var: sevimli bir insan değilsiniz. Rus liderleri gibi çok soğuk birisiniz. Huzuru bozan ve neşeyi zehirleyen ve vicdanları kundaklayan kaba-saba bir diliniz var.
Kürtçülük maskesi altında, Kin ve nefret kusuyorsunuz. Maske ve nefret deyince deyince, Yaser Araf ile dünyaca ünlü gazeteci bayan Fallaci arasında geçen şu diyalog aklıma geldi. Yaser Arafat karşısında oturan Fallaci’ya şöyle diyordu. “Batı’dan ve sizin gibi gazetecilerden nefret ediyorum!” Fallaci: “Bu nedenle mi her zaman kara gözlük takıyorsunuz?”
Arafat: “ Hayır. İnsanlar uyuyor muyum, uyanık mıyım anlamasınlar diye takıyorum. Ama laf aramızda, gözlüklerimin arkasında hep tilki gibi uyanığımdır ve yanlızca onları çıkardığımda uyurum.”
Sevgili “Tilki Selim” abi! Hayvanlar alemini konu alan belgesel filimler izleyip izlemediğinizi bilmiyorum: Evet, güreşen vahşi boğalar da onları incitmediğinizi anladıkları zaman utanırlar ve boyunlarını eğip usulca geri çekilirler. İtalyanlıların çok güzel bir atasözü vardır:”Tanrı beni dostlarımdan korusun, ben düşmanlarımla baş ederim.” Benim için de tam tersi söz konusu: Tanrı beni düşmanlarımdan korusun, dostlarımla ben başa çıkmasını bilirim.
Sevgili “Tilki Selim” abi!
Bir balık için su ne demektir, biliyor musunuz? Bu soruyu felsefik olarak tek kelimeyle çözemleyebilir misiniz? Hiç sanmıyorum! Çünkü siz hayatınız boyunca tek bir bilimsel ve tek bir irfani kitap okumadınız. Sizin mesleğiniz yıllarca içinde kaldığın örgüt içinde yaşanan entrikaları, spekülatif ve sansansyonel düzlemde insanların önüne koyarak, onlara heycanlar ve gerilimler yaşatmaktır. Bir balık için su ne demektir? Demiştim değil mi? Çünkü balık, suyun ontolojik felsefesini Yan Ying ve Spinoza gibi farkında değil ve çözümleme şansına ise hiç sahip değildir. Yani kısaca balık, suda yaşadığının farkında bile değildir.
Ax sevgili “Tilki Selim” abi!
Evet, bende tıpkı sizin gibi deli bir cesarete sahibim. Geme gelmez vahşi bir tay gibi, bazen cesaretimi zapt edemiyorum. Elbetteki cesarete hayranımdır, bence yüreği soyadınız gibi ÇÜRÜK olan biri cesur yürek olamaz.
Elbetteki cesaret yanlız başına hiç bir işe yaramaz. Eğer cesarete akıl ve zeka eşlik etmiyorsa hiç bir işe yaramaz! Aslan gibi ormanların kralı olamazsın. Kral deyince aklıma Ürdün kralı Hasan geldi. Kral Hasan’ın babası erken yaşta ölünce, krallık sırası ona geliyor. Kral Hasan, Ürdün Kralı olduğunda 17 yaşındaydı! Kral Hasal Krallığın acemilik yıllarını not defterine şöyle yazıyordu: “Benim için krallık ne kadar zordu ah bir bilseniz. Hiç bir şeyden haberim yoktu. Yıllarca yanlışlıklar yapıp durdum. Çok geç öğrendim kral olmayı.”
Evet sevgili “Tilki Selim” abi!
Bir insan ya kraldır, ya da değildir. Kralsa, kral olmanın sorumluluklarını ve yükümlülüklerini sıradan insanların kuruntularına, hüzünlerine, elemlerine, pişmanlıklarına ve isteklerine kapılmadan krallığı taşımalıdır!
Ax sevgili “Tilki Selim” abi ax!
Yaşam tuzak ve tehlikelerle doludur. İnsanı tuzağa düşüren tilki karekterli insanlardır. İnsanı tehlike dalgalarına teslim eden ise kıskanç insanlardır. Ben bu her iki tehlikeye karşı insanların kaçması gerektiği kanısında değilim. Büyük dava adamları okyanusun üzerinde kabaran tehlike dalgalarını göze alırlar, dalgaların tehlikesini ve tuzağını akıl ve basiret filikalarıyla atlatarak suhulet limanına ulaşırlar. Ben roman okumayı sevmem, ama büyük adamların ve büyük kahramanların otobiyografilerini okumayı çok severim. Örneğin, Büyük liderler tıpkı sakız gibidir, çiğnersiniz, yorulursunuz, tadı gidince atarsınız, yenisini çiğnersiniz.
Sevgili “Tilki Selim” abi,
biliyorum en uzun hangisini çiğnediğimi merak ediyorsun: Örneğin Muhammed peygamber, İskender, Cengiz, Atilla, Anibal, Selahaddin Eyyûbî el-Kurdî, Hasan Sabbah, Napolyon, Hannibal, Mazzini, Garibaldi, Snelman, Gandi, De Gaulle, Winston Churchill, Willy Brandt ,Golda Meir, Ayetullah Humeyni ve Endonezya bağımsızlık hareketinin önderi Sukarno! Ama en çok ağzımda tutuğum ve çiğnedim İskender’dir. Sana İskender’in hayatından bir fragman sunayım umulurki ilham alırsınız, basit ve çirkin işlerle uğraşmazsınız ve hayatınızın geri kalanını mana ve hikmet üzerine inşa edersiniz!
İskender’in ayak basmadığı yer kalmayınca, kendisini görkemli Sarayına kapattı, kapıları üzerine örtü ve yüksek bir sesle hungur hungur ağlamaya başladı. Saray’ın çalışanları İskender’in çığlıklarını duyunca kapıyı kırdılar, içeriye girdiler ve İskender’i göz yaşları ve acılar içinde buldular. Hizmetçileri: “Efendim ne oldu size ve neden ağlıyorsunuz?” İskerder: “Yerkürenin tamamını fetih ettim ve artık ayak basacağım bir yer kalmadı ve şimdi yanlızım, gideceğim bir yer yok ve ben şimdi ne yapacağım?” demişti.
Sevgili “Tilki Selim” Abi!
Şimdi son olarak, İslam tarihi kitaplarında sizin kıskançlık hastalığınızla ilgili meşhur olan enfes bir hikâye anlatacağım:
Râvilerin aktardığına göre, dört halife dönemlerinden birinde çok zengin bir adam vardı. Bu zengin adam bir gün köle pazarına gider, bir köle satın alır ve satın aldığı kölesiyle birlikte evine döner.
Hakikaten kölesine bir efendi gibi değil, bir arkadaşı ya da bir evladı gibi davranır. Örneğin kendisi için aldığı pahalı kıyafetleri onun için de alır, yediği en lezzetli yiyeceklerin aynısını ona da yedirir. Kölesine bol bol para verir, istediği gibi harcama yapmasını sağlar. Kısaca sanki öz oğluymuş gibi davranır.
Gel zaman git zaman, bir gün bu zengin adamın kölesinin dikkatinden kaçmayan bir şey olur: Efendisini hep düşüncelere dalmış, üzüntülü ve kederli bulur.
Bir gün efendisi kölesini yanına çağırır ve ona şöyle der:
“Bir gün seni özgür bırakacağım ve iş kurup ticaret yapman için sana çok yüksek miktarda para vereceğim.”
Kölesi bu duruma çok sevinir; sevinçten efendisinin dizlerine kapanır ve “Efendim, bana yaptığınız sayısız iyiliğin borcunu nasıl ödeyebilirim?” der.
Efendisi kölesine, “Zamanı geldiğinde sana borcunu nasıl ödeyeceğini ben söylerim,” cevabını verir.
Bir gece adam kölesini yanına çağırıp kendisiyle dertleşmek istediğini söyler ve içini dökmeye başlar:
“Bak evladım,” der, “Sana bunca ummadığın iyilikte bulundum, hatta seni azat etmeye ve sermaye olarak kullanabileceğin yüklüce bir para vermeye bile niyetlendim. Bütün bunları niçin yaptım, biliyor musun?”
Köle, “Hayır,” der.
Adam devam eder: “Sana bunca iyilikte bulundum, karşılığında sadece bir ricam var. Bu ricamı yerine getirirsen sana verdiğim her şey helalin olsun derim. Ancak ricamı yerine getirmezsen hakkımı helal etmem sana. Üstelik isteğimi gerçekleştirirsen bugüne kadar verdiklerimden kat kat daha fazlasını vereceğimi de bilmiş ol!”
Köle cevap verir: “Emriniz baş üstüne! Siz benim efendimsiniz, her emrinizi yerine getirmeye hazırım. Siz yeniden hayata kavuşturdunuz beni, ne isterseniz yaparım…”
Adam, “Yok, öyle olmaz,” der. “Bana söz vermen lazım. İstediğimin ne olduğunu öğrendikten sonra vazgeçmenden korkarım!”
Bunun üzerine köle, ne isterse yapacağına dair yemin edip söz verir. Adam ondan söz aldıktan sonra, “Şimdi iyice kulak ver bana,” der ve ekler:
“Benim tayin edeceğim bir zaman ve mekânda başımı keseceksin, tamam mı?!”
Köle hayretten donakalmış, kulaklarına inanamaz hâlde, “Aman efendim! Nasıl olur?!” der ama fayda etmez; efendisi kararlıdır.
Böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini anlatmaya çalışır fakat efendisi, kendisine vermiş olduğu sözü hatırlatarak köleyi ikna eder.
Gece yarısına doğru adam gidip kölesini uyandırır, eline keskin bir bıçak verir, ardından gelmesini söyleyerek evin damına çıkar. Oradan atlayıp bitişikteki evin damına, oradan da bir sonraki dama geçerler. Burası, adamın komşusunun evinin damıdır.
Oracıkta para dolu bir keseyi kölesine uzatıp, “Bu para senin olsun,” der. “Benim başımı burada keseceksin işte. Daha sonra dilediğin yere gitmekte serbestsin artık.”
Köle şaşkınlıktan donakalmıştır. “Neden sizi öldürmemi istiyorsunuz?” diye sorar.
Efendisi cevap verir: “Üzerinde durduğumuz bu dam, komşumun evinin damıdır. Ben bu komşumu fena hâlde kıskanırım; gözüm götürmez işte, adamı görmeye bile tahammül edemiyorum, ölürüm daha iyi! Biz birbirimizin rakibiydik ticarette. Ama herif beni geride bıraktı şimdi, her hususta benden ileri! Hırsımdan yanıp yanıp kül olasıya geliyor, tahammül edemiyorum ben bu adama!
Sonunda bu çareyi akıl ettim: Kendimi öldürmek suretiyle onun üzerine bir cinayet yüklemeye karar verdim. Böylece onu zindana atacaklar, ben de rahatlamış olacağım nihayet. Başka türlü rahatlayamam… Bu cinayet muhakkak onun üzerinde kalır, çünkü birbirimizin rakibiydik. Yarın cesedi bulduklarında ‘Filancanın evinde bulduk. Zaten rakiptiler birbirlerine; o hâlde kesinlikle bu öldürmüştür adamcağızı!’ diyerek yakasına yapışacak ve cinayet suçuyla idama götüreceklerdir sonunda. Benim istediğim de bu zaten!”
Köle, duydukları karşısında hayretten donakalır.
“Bir insan ancak bu kadar alçalabilir! Senin gibi ahmak ve alçak birinin hakkı da ölümdür zaten!” diyerek onun isteğini yerine getirir, başını kesip paraları da alarak uzaklaşıp gider.
Çok geçmeden ceset komşunun damında bulunur. Adamcağızı yaka paça tutup zindana atarlar. Fakat bir yandan da herkes şöyle demektedir:
“Eğer katil bu adamsa onu ne diye kendi evinin damında öldürsün ki? Bu işte bir iş olmalı…”
Nitekim çok geçmeden olayın iç yüzü anlaşılır. Vicdanı rahatsız olan köle, kadıya başvurup gerçekleri anlatır:
“Yakaladığınız adam suçsuzdur. Onu kendi isteğiyle ben öldürdüm. Bu adamcağız, katil damgası yiyebilmek için her şeyi planlamıştı. Kıskançlıktan yanıp tutuşuyordu; sonunda kendi hayatına kıyacak kadar ileri götürdü işi.”
Mesele böylece aydınlatılınca katil zanlısı komşu ve köle serbest bırakılır. Olay da bütün enteresanlığıyla tarih sayfalarına geçer.
Biliyor musunuz sevgili “Tilki Selim” abi! Büyük insanlar, büyük liderler ve büyük düşünceler açlıktan, acıdan ve mutsuzluktan doğar. Örneğin Willy Brandt’ın babası belli değildi. O, babasının dizleri üstünde hoplatılıp zıplatılıp şımartılmış olsaydı, Polonya ve İsrail milletinin önünde diz çöküp özür dilemeseydi, bugün isminden söz edilebilir miydi?
Ax “Tilki Selim” abi ax! Ama sen ne yapıyorsun? Eski arkadaşlarına tuzak kuruyorsun, onların başarılarını kıskanıyorsun ve Kandil’de şehadet düzen arkadaşlarının katilinin Öcalan olduğunu iddia ediyorsun; şehit edilen kardeşlerimizin şahadetlerini dünyevi gailelerinize ve bencil antagonizmanıza kurban ediyorsunuz. Çok daha kötüsü, PKK içinde işlenen tüm cinayetleri, suçları, günahları ve ihmalleri Öcalan’ın üzerine yığarak dikkatleri onun üzerine toplayıp erotize oluyorsunuz. Elinizde vicdan mahkemesine sunabileceğiniz somut bir dizi kanıt var mı? Örneğin parmak izi, görüntü, ses kaydı var mı elinizde?
Son bir şey daha söyleyeceğim ve yazıma son noktayı koyacağım:
Sevgili “Tilki Selim” abi! Sizin örgütten ayrılmadan önce Çewlik, Dersim, Amed, cezaevi, İstanbul, Kandil ve Avrupa hattında işlediğiniz iddia edilen günahlarınız; değerli şehit kardeşlerinizin şahadetlerini siyasi çıkarlarınız için nasıl kullandığınız ve yine hakkınızda iddia edilen Almanya istihbaratı ile Güney Kürdistan hükümetiyle olan ilişkileriniz konusu ise, başka bir araştırma ve inceleme çalışmasıdır.
Kadir Amaç Brüksel

