Sayın   Erdoğan’dan Tarihi Bir Konuşma!

Kadir Amac televizyon yayını

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kızılcahamam kampında  bugün tarihi bir konuşma yaptı:

Hakikaten sayın Erdoğan’ın konuşma belâgatı akıcıydı ve konuşmasının pasajlarında altın vuruşlar vardı. Aynı zamanda, kronolojik ve senkronize yönteminden de şaşmadı.

Erdoğan, Türk ve Kürt asabiyesinin PİN KODU  doğru girdi. Türk ve Kürtlerin tarihsel ilişkilerine İslami ve sosyolojik zaviyeden ışıldıyan sözlerle tasvir etti. Adeta İngiliz yazar Aldoux Leonard Huxley’in “Hayvanlar Çiftliği” adlı kitabın dünyaca ünlü yazarı olan George Orwell’a yazdığı bir mektuptaki  şu sözlerini hatırlattı bizlere:  “İnsanların tarihten gereken dersi çıkaramaması, tarihten çıkarmamız gereken en önemli derstir.“

Tarih demişken, Türk ve Kürt milleti 950 yıl bu topraklarda, sorunsuz ve kardeşçe yaşadılar! Örneğin, ne Şeddadi Kürtleri ve nede Selçuklu Türkleri tek başına Bizans İmparatorluğuna karşı duramamışlardır. Başarı için, her iki millet tarihsel bir ittifak kurmuşlardır ve Bizansı böyle mağlup etmişlerdir.

Gene Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakı oldukça önemli tarihi bir ittifaktır. Özellikle Osmanlının Ortadoğu imparatorluğu haline gelmesinde başat rol oynayan Ridaniye, Mercidabık, Çaldıran savaşları Kürt-Osmanlı ittifakının en güçlü halkasını temsil eder.

En son Abdülhamid, Osmanlı ile Kürtler arasında açılan güvensizliği yumuşak bir üslup ve yumuşak bir usul ile merkezîleşme politikasını başarıyla yürütmüştür. Öyleki Kürtler, Abdülhamid’i “BAVÊ KURDAN” (Kürtlerin Babası) olarak adlandırdılar.

Yaklaşık olarak dünyanın her ülkesinde, milliyetçilik ideolojisi ve milliyetçilik kimliği ortaya çıkmasının ve sosyalleşerek bir ulus devlete evrilmesinin kendine özgü alt ve üst koşullarına bağlıdır diyebiliriz. Örneğin, Fransa krallığı ve Fransa İhtilali olayları Fransa milliyetçiliğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının yaratığı etkiler TÜRKÇÜLÜK mefkûresini, İtalya ve Almanya’daki milliyetçilik ise parçalanan lehçelerin-bölgelerin irredantizim dediğimiz birleşmeyle ortaya çıkmıştır.

Bu kısa tarihi hatırlatmadan sonra, sayın Erdoğan’ın bugünkü konuşmasına tekrar dönecek olursak, yarım asırlık süren bu kanlı savaşın kazananın olmadığını, annelerin ağladığını, yuvaların dağıldığını, Türk ve Kürt’ün  evinin önüne  bela ve musibet  direklerinin dikildiğine işaret etti.

Özellikle geçmişte Türk Devleti’nin içinde yuvalanan devlet maskeli menfaat grupların, “BEYAZ TOROSCULARIN“ Kürt halkına yaptığı kötülüklerden üzülerek bahs etti.

Erdoğan, BEYAZ TOROSCULARIN devlet maskesiyle on binlerce yasadışı suç işlediklerine, çok büyük ekonomik vurgunlar yaptığına ve devlet maskesiyle Kürtlere karşı işledikleri suç ve kötülüklerle Türk Devleti’nin meşruiyetini, özellikle demokratik devletlerin ve uluslararası kurumların nezdinde, ciddi düzeyde tartışma konusu haline getirdiğine dikkat çekti.

Erdoğan, kandan ve huzursuzluktan beslenen yukardaki bahs konusu yaptığım menfaat grupları için, konuşmasının bir bölümünde yaklaşık olarak şöyle dedi: “Beyler! Silahlar yakıldı, PKK kendini fesh etti ve artık gençlerimiz ölmüyor diye sevinmeyecek misiniz?”

Değerli okurlar! Elbette ki  bu savaşın acısını en çok çekenler anneler, kadınlar, gençler, çocuklar ve göçe zorlanan milyonlarca Kürt köylüleri olmuştur. Kısaca bu savaş, hem Kürt şehirlerinde hem de Türk şehirlerinde suhuletin yerine şekavet iklimini yaratmıştır.

50 yıl içinde yaşanan bu çatışmalar, hem Türk ve hem de Kürt halkına büyük bedeller ve acılar yaşatmıştır. Yani her iki halk artık savaşın sona ermesini istiyor; eşit şartlarda ve koşullarda ikballerini barış, sevgi, kardeşlik, adalet, hukuk ve demokrasi mefküresini kuvveden fiile geçmesini temenni ediyorlar.

Örneğin, bu meselelerden dolayı 20 yıldır Brüksel’de zorunlu olarak yaşayan bir  Kürt düşünce insanı olarak; annemin, teyzemin, iki halamın ve amcamın cenazelerinde bulunamamıştım.

Bugün, Türk ve Kürt halkı için tarihi bir gün. Sayın Erdoğan’ın bugünkü konuşmasını çok değerli bulduğumu tekrarlamak istiyorum. Doğrusunu söyleyecek olursam, Erdoğan’ı büyük bir heycanla dinlerken, umut ve barışa dair olan zayıf düşüncelerim ve duygularım kavileşti.

Vallahi! Erdoğan bugün Lokman peygamber gibi her iki millete, kin ve nefretlerini kusmalarını, kin ve intikam peşinde koşmamamalarını, geçmişten ders çıkarmalarını ve geçmişin acılarıyla yaşanmaması hususunda öğütte bulundu. En önemlisi, Kürtlere güven mesajlarını verdi. Ne Türk, ne de Kürt kardeşlerin kanı akmayacak dedi. Adeta, Akabe ve Rıdvan biatının sözünü verdi.

Sonuç olarak, beyler! Bugünden itibaren kanımızla birlikte kötü alışkanlıklarımızı, öfkemizi ve sivri dilimizi de tükürmeliyiz. Yanî ihanete tükürmek, bencilliğe tükürmek, kıskançlığa tükürmek, kötülüğe tükürmek ve ırkçılığa tükürmekle ruhlarımız sükunet bulur, kalplerimiz sevgi dolar ve amellerimiz iyilik toplar.

Allah’ın inayetiyle sayın Erdoğan, bugünkü yaptığı değerli konuşmasını etap etap hayata geçirirse eğer, Kürtlerin tüm kuşkularını ortadan kaldıracak ve TAM GÜVENLERiNİ kazanmış olacaktır.  İnşallah!

Teşekkürler sayın Recep Tayip Erdoğan!

Yaşasın Kürt ve Türk kardeşliği!

Yaşasın AKP, MHP ve DEM ittifakı

Kadir Amaç

Brüksel

Selahattin Demirtaş’a Mektup!

                    

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! Ben Kadir Amaç. Gönül dünyamdan bir demet gül koparıp sevgili kardeşime armağan ediyorum. Ayrıca zindan arkadaşlarınıza Brüksel’den selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum.

Aziz kardeşim! Pakistan’ın fikir babası kabul edilen ünlü Filozof -şair Muhammed İkbal ile Pakistan’ın kuruyucusu Muhammed Ali Cinnah arasında gerçekleşen siyasi ve felsefik mektuplaşmaları okurken, benim entelektüel fakülteme bir dizi katkılar sunduğunu belirtmek istiyorum. Umarım bizden sonraki Kürt nesiller bu mektubu okuduklarında, hem beni ve hemde zatialinizi çok daha iyi anlayacaklarını düşünüyorum. Mektubuma şöyle başlamak istiyorum:

Aydının partisi, lideri ve çıkarları olmaz. Aydın toplumun vicdanı, kalemi, kitabı ve öğretmenidir. Yada, uyutulmuş ve köleleştirilmiş bir toplumun peygamberidir! Halkın bilgisizliğinden güç alanlar, halkı ”koyun sürüsü” gibi görenlerin tek korktuğu kişi gene kalemi güçlü olan aydındır. Ayrıca hiç bir siyasi ve ekonomik güçe bağımlı değilim. Bağımlı olanların yaşamına bakarak, “böyle daha mükemmel” duygusunu yaşadığımı ayrıca sizinle paylaşmak istiyorum.

Stuart Mill, “Özgürlük Üzerine” adlı kitabında; ”Yanlış olduğu iddiasıyla susturulan bir düşünce aslında doğru olabilir. Yanlış bile olsa, içinde birkaç dirhem hakikat bulunabilir.”

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! İki hırsız insan iyi arkadaş olur.  Biri hırsızlık eylemini yapar, ötekisi ona perdeyi tutar. Yada, iki erdemli insan iyi dost olur, biri diğerine filozof, ötekisi ona zahid olur. bir insan da kötülük korkusu, iyilik ve fazilet kaygısı olduğu vakit, akıl ve erdem onun tabiatı olur.

Sevgili kardeşim Demirtaş! İnsan ontolojisi, iyilik ve kötülük mayasıyla vücud bulmuştur. Kötülük yapanlar kötülükleriyle, iyilik yapanlar iyilikleriyle anılır. Dünya görüşü yamuk ve amelleri zayıf olan bir Kürd’ün adalet, demokrasi, hürriyet, bağımsızlık, erdem, merhamet ve paylaşma duyguları zayıf olur, gönül dünyası fenalık olur;  akıllı ve bilge insanlar onun  yaşam sınırlarına girmez ve uzak durur.

Evet, güzel kardeşim!  Görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri istese de kendini gizleyemez. Çünkü ontolojik olarak, ilkel ve vahşidir. Bundan dolayı herkes bu tür bir insandan çekinir. Ancak, yumuşaklık ve mulayimlik hiç bir zaman kuşku ve korku uyandırmaz.

Çünkü yumuşak görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri kendisini istese de gizleyemez. Nedeni ise ontolojik olarak, ilkel ve vahşi olmasıdır. İkinicisi; insanlar, yumuşak, boyun eğen, yalaka ve mulayim olan bu insanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmez. Sadece, filozoflar ve arifler bilir.

Görüldüğü gibi; kitap, marifet ve dava ehli olmayan insanlar hep bu noktaya olta gibi takılıp kalır. Gözü doymuş, ruhu arınmış ve gönlü genişlemiş bir mevsim olamıyorlar. Hep   başkalarını suçlar, kendilerini suçlamazlar. hep başkalarına lanet okurlar, kendilerine lanet etmezler.

Öyleki bu tür kimselerin gözlerinde, yalan ve ihtiras vardır! Gözlerinde sevgi ve merhamet yaşları inmez. kibir ve kıskançlık ikliminde yaşarlar! İlim, irfan ve şeref rahlesiyle ilgilenmezler, sömürmeye, paraya, makama ve erotik fantazilere tapacak kadar ruhsuz olurlar. Öyle ki, bazen kibirlerinden, bazen egolarından geri adım atmazlar ve mutevazi olmayı kibirlerine dinletemezler. çünkü şöyle düşünüyorlar: “Ben nasıl olur da geri çekilirim?” diyorlar.

Evet, muhterem Demirtaş kardeşim! Eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Elbette ki ölüm gelip hepimizi kuşatacaktır, ölümden geriye kalan, iyilik ve kötülük olacak.  Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: kalemle yazılmayacak, dille söylenilmeyecek, bir dizi dava insanı değerli ‘’Kürt Siyasi Hareketi’’ ve  HDP hareketi içinde, yaşamlarıyla, düşünceleriyle, vefalarıyla, arkadaşlıklarıyla, hoşgörüleriyle, dostluklarıyla, musafaha ve muhabetleriyle beni tesirleri altına aldıklarını itiraf etmek istiyorum. Beni etkileyen bu güzel insanlardan biri de hiç şüphesiz Zatialinizdir!

Bazı liderlerin, zekalarını ve enerjilerini yönetme işlerin çoğunu kontrol etmeye ayırdığını, detaylara düşkün ve her şeyle uğraşma meziyetine sahip olduklarını otobiyografilerinden biliyoruz. Lakin bazıları da tam tersine her şeyle uğraşmaz, bir dizi önemli meselelerde idare etme insiyatifini kullanır ve genellikle idare işlerinin çoğunu güvendiği ve emri altındaki görevlilere bırakır.

Benim gibi düşünen yazarlar,  eleştirmenler ve yönetim uzmanları her iki lider profilini yanlış bulurlar ve bunun yerine vasat ve mutedil bir yol izleyen liderin çok daha başarılı olacağını tavsiye ederler. Bu mahfilde, Hobbes, Rousseau, Machiavelli ve Carl Schmitt’in eserleri  siyasi hareketleri yönetme hususunda, liderleri kurnazlığa ve manipülasyona teşfik ettiklerini hatırlatmak isterim.

Kadrişinas kardeşim Demirtaş! Ütopyacı düşünceler hayatı bulanık görür. Tıpkı Goethe’nin ”Fauts”u gibi, ”Ah şu an, o kadar güzelsin ki, ebediyen öyle kal!”  Yada şöyle de diyebiliriz: Realistler ve Post Modern Düşünürler ” bu şey berraktır” ya da ”kesin  böyledir” demiyorlar; belirsizlikle temas kurarlar, ondan bulduklarını, gördüklerini ve his ettiklerini bilim dünyasıyla paylaşırlar.

Dolayısıyla doğruluk sabit bir şey değildir; sevgili kardeşim Selahattin Demirtaş. Bugün doğrudur, yarın doğruluğu yanlışlama ihtimali yüksektir! Ama hakikat öyle değildir; çünkü hakikat ontolojik ve primordiyal yasalardır…

Kaldığımız yerden devam edecek olursak; her grubun, her çevrenin, her siyasi organizasyonun bir gazetecisi ve bir yazarının olduğunu, ancak hakikatin ve bilginin peygamberliğini yapmanın çok zorlaştığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. İzninizle Goethe’nin şu güzel sözüyle siyaset felsefesini yapmaya devam edelim:  “Korkak, Tehlike Olmadığı Zaman Yumruğunu Havaya Sallar.’’ 

İyi bir düşünür ya da iyi bir sosyolog gerçekleşen bir  vakia karşısında duygularıyla hareket etmez, tepki göstermez ve olayla ilgili görüş beyan etmez, yani siyasi ve sosyolojik hadiseyi anlamaya, tanımlamaya ve kavramsallaştırmaya çalışır.

Toplum bilimcinin ikinci görevi ise Türkiye gibi, demokratik ve hukuk devleti olmayan ülkelerde siyasetin, ekonomi ve menfaat gruplarıyla olan ilişkilerini irdelemek ve bu ülkede devletin özünü oluşturan, bürokrasi ve yasaların nasıl işlediğini anlamaya çalışmaktır.

Bir çok seçmen blokları vardır. Genel olarak seçmenlerin büyük çoğunluğu, partilerin seçim kampanyasında vaad edilenlere ve liderlerin karizmatik yönüne bakarak oy işlemini gerçekleştirir. Postmodern olan ülkelerde siyasi partileri iktidara taşıyan, parti kimliği ve parti programı değildir. Aksine, siyasi partileri iktidara taşıyan karizmatik liderlerdir. Bu anlamda karizmatik bir lider olduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

İkinci seçmen blokları ise, hiç bir parti kimliği olmayan insanlar ilk oy verdikleri partiye karşı eğilimlerini koparabilir, bir başka partiye rahatlıkla yönelebilir ve bu tür seçmenlerin oyları her seçimde değişebilir. İnsanların belli bir siyasi parti veya bir dizi siyasi partiye oy verme eğilimlerinin sebepleri çok olmakla birlikte, aynı zamanda karmaşık bir durum da arz eder.

Özellikle, seçmen kategorilerin en çok dikkat çekeni ve en çok problemli olanı, liberal ve muhafazakar seçmendir. Diğer önemli bir nokta ise, seçmenlerin siyasi partilere oy verme davranışlarını en fazla etkileyen amillerin başında ırk, bölge, din, ekonomi ve cinsiyetçilik gibi konulardır. Yukarıda anahatlarıyla belirtiğimiz seçmen panoramasından hareket edecek olursak, iki tür seçmenin varlığından söz edebiliriz.

1- Uzun vadeli oy kullanan seçmen: Oy verdiği partiye, hem fikirde ve hemde gönülde sadakàt sahibidir.

2- Kısa vadeli düşünen seçmen: Bugün oy verdiği partiye beş yıl sonra farklı bir partiye oy verme eğilimindedir.

Tam bu noktada bir Kürt olarak, HDP’ye dört kez oy verdiğimi, dokuz köşe yazısıyla destek sunduğumu belirtmek istiyorum. Bugün de HDP’nin yanında yer aldığımı; HDP’yi zor zamanında sahiplenmenin, büyütmenin, güçlendirmenin ve yeni yüzlerin katılımını sağlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Ayrıntılara düşmeden hemen konuya girmek istiyorum: HDP projesi hedefine ulaşmadan, partinin eş genel başkanları, il-ilçe örgütlerinin eşbaşkanları, belediye eşbaşkanları ve çok sayıda milletvekili haksızca gözaltına alınıp hapishaneye mahkum edildiler. Elbettek ki, Türk Devletinden hariç, haksız olarak cezaevinde tutuklu bulunduğunuzu tüm dünya devletleri biliyor. Ayrıca, Türk Devlet geleneğinin yiğit bir karektere sahip olmadığını, Makyavelli “Prens” ve Marco Polo ‘’Geziler” adlı eserlerinde ifade etmişlerdir.

Sevgili Demirtaş kardeşim! HDP, 7 Haziran 2015’te Meclis’e 80 milletvekilini Kürt halkının oylarıyla ve özgürlük hareketinin desteğiyle elde etmişti. Kürtlerin bir asırdır, hürriyet ve şerefleri için çok büyük bedeller ödediğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Binlerce Kürt genci şehit oldu, zindanlar dolup taştı.

Zengin Kürtler, İslamcı Kürtler, AKP ve Erdoğan yanlısı oldu. Oylarını AKP’ye verdiler ve karşılığında büyük ihaleler aldılar. AKP’li zengin ve ”İslamcı Kürtler” bayrakları Kur-an olan ”Şam Ordusu”nu ve Kur-an’ın hepsini ezberleyen ”Nihrevan Ordusu”nu tanımış olsaydı, oylarını HDP’ye verirdi ve HDP saflarında Kürtlerin özgürlüğü için mücadele ederdi. Fakir Kürtler ise, Kürt siyasi hareketinin ve HDP’nin yanında bir duvarın taşları gibi kenetlendi, saf tuttu. Şerefleri ve özgürlükleri için bedel ödedi.

Ancak partinizin içindeki bir grup, entegrasyoncu ve menfaat grupları Kürtlerin hürriyet ışıklarını söndürdü. Şöhret ve şımarıklık onları sarhoş etti, bütün emekler havaya savruldu. Kürdistan davası magazinleşti, ‘’selocan’’ laştı ve HDP projesi kemalist bir çizgiye çekildi.

Yani babalarınızın, çocuklarınızın, kardeşlerinizin, eşlerinizin şöhret olma arzusu, kazandığınız mallarınız, kötüye gitmesinden korktuğunuz ekonomik gaileleriniz, sizi şımartan  lüks ev ve arabalarınızın sevgisi; Kürdistan ve şehitlerin sevgisinin önüne geçti ve başarısız oldunuz!

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! ’’Sabır insanı insan belki de sultan eder, sabırdan yoksun olan her şeyini kaybeder’’ ifadesi doğru bir manevi tanımlamadır. Biz Kürtler çok sabr ettik. Lakin biz Kürtlerin gözünde diken, boğazımızda kemik var. Bedenimiz yara-bere içinde ve halkımız yalın ayak!

HDP’nin içinde Kürtlerin realitesine yabancı, Türk ve Kürt sosyalizasyonuna aykırı duran bir grup marjinal Türk Solu, görüş, tavır ve eylemleriyle adeta her şeyi alt üst ettiler! Daha önceden Kazanılan mevziler ve Öcalan’ın müzakere görüşmeleri ‘’Gezi Olayları’’na tahvil edildi!

’Gezi Olaylar’’ın baş aktörü, bir sinema yönetmeni  Kemalist Sırrı olacaktı. Öcalan, bu olup bitenleri endişeyle izliyordu! Çünkü bir planı vardı. Planının tehlikeye gireceğinden korkuyordu. Oysaki Türk devletini birinci müzakerelerde ikna etmeyi başarmıştı. Hedefine de adım adım ilerlemek istiyordu!

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! Öcalan gibi, tecrübeli ve uyanık davranamadınız! Oysaki iyi bir lider; ne okuyacağını ne konuşacağını, nerede duracağını ve nereye kadar gideceğini iyi hesaplayandır. İlim ve İrfan sahibi  bir danışmanınız olmuş olsaydı, kesinlikle durum çok daha farklı bir sonuç alacaktı. Yani, Sırrı Sürreye Önder’i kendinize danışman yapmanız ve onun TİYATROCU laflarıyla siyaset yürütmeniz ‘’Seni başkan yapmayacağız’’ sloganıyla hareket etmeniz, gerçektende Kürtlere çok pahalıya mal oldu.

Sırrı gibileri; Kürt siyasetine ve halkına büyük kayıplar verdiklerini düşünüyorum. Eğer Türk solcuların gazına gelmeseydiniz, Erdoğan’a karşı realist bir politika yürütseydiniz çok güzel şeylerin başarılacağını düşünüyorum. Ama öyle yapmadınız, Erdoğan’ın hilesine yenildiniz ve  Erdoğan ve İslamcı şürekası İspanyol falanşistleri gibi, “Vivala Muerte”! “yaşasın Ölüm!” kahr olsun Kürtler! kahr olsun zeka! Fırsatını verdiniz.

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! Erdoğan ile ‘’Seni başkan yapmayacağız.’’ münazarasına, tenezzül ve tevessül etmeyecektiniz! Tam aksine, zaman zaman Erdoğan’ı cesaretlendirecek ve onure edecek ifadeler kullanmalıydınız! Saray’da Erdoğan’ı, HDP ve Kürtler adına ziyaret edip onunla şöyle bir diyalog içine girip çok etkili sonuçlar alabilirdiniz:

-Sayın Cumhurbaşkanım! HDP olarak sizi Kürt meselesinde çok cesur buluyoruz, destekliyoruz, seviyoruz, değer veriyoruz! Öyle ki Türk siyaset tarihinde hiçbir devlet başkanı sizin gibi, Kürt meselesinde samimi ve cesur adımlar atmamıştır. Cesaretinizle, dindarlığınızla ve samimiyetinizle Kürtlerin gönül dünyasında taht kurmuş durumdasınız.

– Sevgili Cumhurbaşkanım! Yüce Rabbimiz Kuran’da, dil ve milletlerle ilgili şöyle buyuruyor: “Biz her millete kendi dilinde bir peygamber gönderdik’’ Nehl-36

‘’Ey insanlar! birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere kavimlere ayırdık.’’Hucurat 13

‘’Göklerin ve yerlerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir’’ Rum Süresi 22

Erdoğan’a bu ayetleri okuduktan sonra aranızdaki diyaloga şöyle devam edebilirdiniz:

-Sayın Cumhurbaşkanım! Sevgili Rabbimizin bu ayetlerini zat-i alinize hatırlatarak, Müslüman Kürt kardeşlerinizin kendi anadillerinde eğitim ve öğretim görmelerini ve bu kadim Kürtçe dilinin devletimizin ikinci resmi dili olmasını talep ediyoruz!

Eğer Kürtlerin bu sorununu çözerseniz, başta Kürt halkı, devletler, milletler ve Müslüman halklar sizi taktirle karşılayacak, isminiz Kürtlerin ve insanlığın tarihinde hep iyilikle anılacak! Bunu gerçekleştirdiğiniz taktirde, elbetteki HDP ve Kürtler sizi Türk ve Kürt halkının başkanı yapmaya söz veriyor ve Kuran’a yemin ediyoruz!

Sevgili Selahattin kardeşim! Bu önerdiğim diyaloğu denemiş olsaydınız, belki başaracaktınız ve belki de Kürtler başta olmak üzere, Türklerin ve  Kürtlerin  ahvali bugünkünden hayal edemeyeceğin kadar farklı bir  iklime evrilecekti.

Heyhat! Artık geriye dönemeyiz ve olanlar geçmişte kaldı. Geçmişten ders çıkarmanız, siyaset bilimi eserler okumanız gerekirken, cezaevinde daha çok kendinizi roman yazma işine adadınız, avukatlarınız aracılığıyla popülist twitler paylaştınız!

Sevgili Demirtaş kardeşim! Kürtlerin ikbalini ve kaderini belirleyen meselelerde realist ve rasyonel mesajlar veremediniz! Cezaevinde avukatınızın aracılığıyla verdiğiniz her mesajınız suyun üzerinde yazı yazma denemesine  benzetiyorum. İkincisi, onbinlerce Kürt mahkumu içinde, twit atma, İnternet Gazetede makale yazma, roportaj verme ve bir dizi CHP’lí siyasetçi ile görüş yapma neden yanlız zatialinize  serbest? Yada şöyle sorayım: Sizin gibi değerli tutsak Kürt siyasetçileri olan Selçuk Mızraklıoğlu, İdris Baluken ve Bekir Kaya neden aynı hukuki haklara sahip olamıyorlar? Örneğin, Öcalan ile devlet arasında neler yaşandı, devlet Öcalan’la değil de sizinle yeni bir süreç başlatmak için, neden teklifte bulunuyor? Yada Türk Devleti Öcalan’a  twit atma, avukat ve ailesiyle  neden görüşme hakkını tanımıyor?

Benim kafam iyice karıştı! Felsefe yapmayı seviyorsanız sizin de kafanızın karışacağını düşünüyorum. Bence Türk Devleti, bilinçli ve planlı olarak, Kürt siyasetini kontrolde tutmak ve  farklı bir mecraya doğru kaydırarak yönetmek istiyor. Bu durumu netleştiren iki şey daha var: Erdoğan, Bakanlık  düzeyinde HDP’nin  ziyaret edilmesini emir etmişti ve hemen ardından muhterem babanızın geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle, Çorlu’ya helikopterle getirilmenizi ve ordanda bir jet uçakla Amed’e babanızla buluşturmanızı sağladı.

Bu durumu çok büyük bir ayrıcalık ve Türk devletinin yasalarını şirke düşürecek bir pratik olarak değerlendiriyorum. Ben, Selahattin Demirtaş olsaydım, asla böyle bir şeye tevesül ve tenezül etmezdim. Neden mi? Çünkü dava arkadaşlarım ve bana oy veren milyonlarca Kürt seçmenin bu durumdan rahatsız olma ihtimaline karşı ihtiyatlı davranırdım. Çünkü, Erdoğan ve Türk mahkemeleri zatialinizi ‘’katil’’ ve ‘’terörist’’ olmakla suçluyordu!

Sevgili Demirtaş kardeşim! HDP’nin eş genel başkanları yok mu? Cezaevinden Kürtlerin kaderini ve ikbalini belirleyen meselelerde bir lider gibi kordinatlar vermeniz  ve Kemalistlere entegre mesajlarını yayınlamanız demokratik bir hak mı acaba? Örneğin,  “Yeteri derecede Türkiyeleşemedik” ifadeniz  mutualizime işaret ediyordu. Bu tür ifadeler bir milletin sömürge bilincini köreltir ve o milleti kolanyalizme entegresini sağlar. Daha net söylemek isersem; doksanlı yıllarda, Carl Schsmitt’ın “dost ve düşman” diyalektiği Kürtlerin düşman bilincine tekabül ediyordu ve yurtsever Kürtlerin düşman bilinci netti!

Evet, söylediklerimin nefsinize ağır geldiğini biliyorum ve alınganlık göstermeyeceğinize inanmak istiyorum. Biz Kürtler, ne entegre olmak, nede diskiriminasyona uğramak istemiyoruz! Biz Kürt ve Kürdistan’ız. Primordiyal köklerimiz üzerinde her millet gibi, HÜKÜMDAR olmak istiyoruz.

Kaldığımız yerden devam edelim: Şimdi, HDP diye bir parti var mı? Elbette ki var. Bu partinin, mimarı ve teorisyeni de belli mi? O da belli. Şimdi zat-i alinize soruyorum: HDP demokratik bir parti değil mi?  HDP’nin eş genel başkanları yok mu? Elbetteki, HDP’nin iki eş genel başkanı var! O halde cezaevinden HDP’le ilgili  bir dizi açıklamalar yapmanızı, demokratik  ve doğru bulmadığımı belirtmek istiyorum.

Çünkü şuan da HDP’nin resmi bir üyesi, bir vekili ve yöneticisi konumunda değilsiniz! Kısacası, hatalar yaptınız. Kürt mücadelesini geriletiniz; hata yapmaya ısrarla devam ediyorsunuz! Önerim şudur: Bir mola vermenizi, derin düşünmenizi, nefsinize uymamanızı ve halkınıza öz eleştiri vermenizi tavsiye ediyor ve özgür olduğunuzda HDP’nin başına geçmeye tekrar talip olma hakınızın olduğunu düşünüyorum.

Eğer bu eleştirilerime ‘’halk beni seviyor’’ karşılığında yanıt verirseniz şayet, bu ifadenizin felsefik bir karşılığının olmadığını belirtmek isterim. Çünkü Türk halkının ezici çoğunluğu, Erdoğan’ı ve Rus toplumunun büyük bir yüzdesi Putin’ı sevdiğini hatırlatmak isterim. Yok eğer ‘’ben sadece fikirlerimi beyan ediyorum’’ diyorsanız, o halde Kadir Amaç’ta kendi fikirlerini en az zatialiniz kadar söylemekte hür olduğunu düşünüyorum.

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! Şimdi birinin evinize izinsiz girdiğini düşünün! Evet, evinize isinsiz giren bu hırsızı hangi yöntemle evden çıkarmayı düşünürdünüz? Yoksa hırsızın hangi metodla olursa olsun mutlaka dışarıya atılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Mahatma Gandhi, ‘’her türlü yöntem kullanılarak’’ hırsızın evden çıkarılmasına itiraz edenlerden biridir. Gandi diyor ki; ‘’ Eğer çalmaya gelen babamsa farklı bir metod kullanabilirim. Eğer bir tanıdıksa başka bir metod kullanılır; ve eğer tamamen bilinmeyen bir şahıssa başka bir metod kullanırım. Eğer BEYAZ BİR ADAMSA belkide bir Hintli hırsıza uygulanan metodlardan farklı bir metod uygulanır.’’ Umarım, Mahatma Gandhi’nin bu değerli önermesi üzerinde yoğunlaşırsınız ve hırsızla mücadele konusunda tercihinizi önününe koyarsınız.

Son olarak, HDP’ye şu yol haritasını öneriyorum: HDP, dünyayı ve Kürdistan meselesini iyi bilen yeni kadrolarla, yeni bir nefes, yeni bir siyaset ve yeni bir mücadele yöntemiyle sahaya çıkmalıdır.

Şu gerçeği de  söylemekte büyük bir yarar görüyorum: PKK ve HDP hareketinin tabanını milliyetçi, muhafazakar, dindar ve demokrat aileler oluşturuyor! Aynı şekilde, Maddi ve manevi yükünü de onlar omuzlarında taşıyor! Lider, yöneten kadrolar sosyalist ideolojiyi benimsiyor.

HDP, parlamento seçimlerine Kuzey Kürdistan’daki Kürt siyasi partilerle güç birliğini sağlayabilirse, Kürt halkının sosyolojisine uygun ve Kürt halkının sevip değer verdiği yetenekli, bilgili ve cesur adaylarla seçime girerse, % 13-14 bandında  büyük bir başarı elde etmesi mümkündür. Çünkü HDP’nin %13-14 oranında oy alma koşulları fazlasıyla mevcuttur.

Dolayısıyla Kürt meselesinin başarısı, Kürtlerin göstereceği güce bağlıdır. Önümüzdeki bir parlamento seçiminde eğer Kürtler oyların %13-14 aldıkları taktirde, dünya siyasetinden de güç kazanmış olacaklardır. Yani Kürtler, seçimlerde elde ettiği gücü dünya siyasetinden kazandığı güçle birleştirerek, egemen devletin gücünü dengelemiş olacak ve Türk devleti HDP ile Kürt meselesini konuşmak için masaya davet etmek zorunda kalacağını düşünüyorum.

Saygılarımla

Kadir Amaç

Brüksel-Belçika

12.12.2022

PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan’a Mektup

İlk yayınlanma tarihi: 17-02-2020-Arşiv

 

                                                               Birinci Fasıl                                                                   Kadir Amac televizyon yayını

Merhabalar Sevgili PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan! Ben Kadir Amaç. Belçika’da yaşayan bir Kürd’üm. Evliyim ve üç çocuk babasıyım. Bağımsızlık, federasyon ve özerklik düşüncesini savunuyor ve destekliyorum. Avrupa’nın başkenti Brüksel’den kucak dolusu selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum.

            Ayrıca İslam teolojisi, sosyoloji ve felsefeyle ilgileniyorum. En güzel felsefelerin; Ömer Hayyam, Heidegger ve Spinoza’nın felsefeleri olduğunu düşünüyorum! Ayrıca, felsefe yaplır, felsefe fakültesini ve felsefe kitaplarını okuyarak filozof olunamayacağını düşünüyorum! Öyle olmuş olsaydı, fakülteden mezun olan yüz binlerce öğrenci ve felsefe kitaplarını okuyan yüz binlerce okur felsefeci olurdu!

Üstad Heidegger’in dediği gibi: ”Felsefe her insan varoluşunda saklı olarak vardır ve dışarıdan ayrıca eklenmesine gerek yoktur. Vazgeç Ludo; uğraşma. Şişeyi sineğiyle birlikte savur ummana!”

Doğrusu bu mektubu yazmaya karar verirken, çok gelgit yaşadım. Zat-ı âlinize nasıl bir mektup yazmalıydım? İçeriği ve formatı kesinlikle Freudun Einsteine, Tolstoyun Gandhiye, Einsteinin Atatürk‘e yazdığı mektup gibi olmamalıydı. Çünkü bizim yazgımız ve ontolojimiz onlarınkine benzemiyordu. Onların devleti vardı ve en önemlisi dilleri yasaklı değildi. Bizim ise hiçbir şeyimiz yok ve özgürlüğümüzü istemedikçe hiçkimsenin bize özgürlüğümüzü vermeyeceği kesindi.

            Efendim, 1986-1999 tarihleri İslamcılık yaptığım yıllardır. İslamcılık yaptığım bu süre içinde bir günlüğüne olsa bile, hiçbir İslamcı lidere, devlete, gruba, cemaate ve siyasi partiye, legal ve illegal düzeyde ne biat ettim ve ne de üye oldum. İslamcılık dönemlerimde olduğu gibi, Kürdistani dönemlerimde de hiçbir Kürt lidere, hiç bir Kürt örgütüne, hiç bir Kürt partisine, direkt ve endirekt bir bağlantım olmadı. Ayrıca kendim için, bir peygambere ve bir lidere ihtiyaç duymuyorum.

İkincisi, 1999-2020 yılları arasında, Kürdistani bilinçlenme ve sömürgeci devletlerle mücadele etme yıllarımdır. Bu 20 yıl içinde binlerce KDP, YNK, PKK, HDP, PSK, DDKO, Rizgarî ve Kawacı ile tanıştım. Onlarla arkadaş oldum, dost oldum ve Kürdistan ülkesinin bağımsızlık, federasyon, özerklik, sömürgecilik ve Kürtler arası milli birlik meselesi üzerine, entelektüel sohbet ve tartışmalar yürüttüm.

            2009 yılında zat-ı âlinize ait, Bir Halkı Savunmak”, Özgürlük SosyolojisiKapitalist UygarlıkMaskeli Tanrılar Ve Örtük Krallar ÇağıOrtadoğuda Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü” adlı eserlerinizi karşılaştırmalı yöntemle okumuş, eserlerinizi konu alan akademik bir makale yazmış ve Özgür Politika Gazetesinde yayınlama fırsatını bulmuştum.

Tabirinizle beş bin yıllık insanlık tarihinin sosyolojisini çözümleme gayretinizi oldukça, değerli ve anlamlı bulmuştum. İkincisi, eserlerinizi okuyarak ve videolarınızı izleyerek ne kadar zeki ve yetenekli bir lider olduğunuzu daha net görebiliyordum.

Küçük bir kardeşiniz olarak, filozofik eserlerinizin bir dizi çözümlemelerine katılmadığımı ve çözümlemelerinizin önemli bir bölümüne reddiye niteliğinde kaleme aldığım Kürtler Yeryüzünün Yalın Ayaklıları adlı bilimsel çalışmamızı bilim dünyasının değerli görüşlerine arz ettiğimi bilginize sunuyorum. Ayrıca, zindan koşulları ve sağlığınız izin verir de kitabımıza bir göz atabilirseniz, eleştirilerinizin ve tavsiyelerinizin entelektüel zaviyemde alicenap bir yer tutacağını bilmenizi isterim.

            Efendim, izninizle bu zaviyeden hareketle önce Kürtlerin politik sosyalizasyonu ve daha sonra Avrupa toplumlarının sosyolojik ajandasına tarihselci felsefe bilgisiyle kısa bir yolculuk yapmak istiyorum: Genel olarak sosyolojinin kapsamı sokakta iki insanın, iki devletin diplomatik ilişkisinden tutunuz, küresel boyutlara kadar varan çok geniş bir habitata sahip bir bilim dalıdır. Pekâlâ, Kürd’ün politik sosyalizasyonu nasıl bir metod ve nasıl bir süreç izliyor? İzninizle bu soruyu şöyle cevaplamak istiyorum.

Birinci aşama: Politik kavramlarla tanışıyor ve bu yeni tanıştığı politik kavramları sorgulama egzersizlerini yapmadan kabul ediyor.

İkinci aşama: Bir süre sonra yeni tanıştığı bu politik kavramları yavaş yavaş sorgulamaya başlıyor ve daha sonra bu kavramlara karşı bağlılık, sempati ve empati kurmaya davranışlarını içselleştiriyor.

Üçüncü aşama: Yeni okuma ve tercübe potansiyelini, eski bilgi ve tercübeleriyle birleştirerek, politik kavramlara karşı davranışlarına felsefe ve rasyonellik kazandırıyor.

Dördüncü aşama: Özerklik aşamasıdır, artık sorgulayabiliyor, karşılaştırabiliyor ve çelişkilere isyan edebiliyor! İşte bu nokta KÜRDÜN, politik sosyalizasyon davranışlarının ve bilincinin profesyonelleşme dönemidir.

Sonuç olarak; toplumda egemen olan bir zihin, egemen olan bir düşünce, egemen olan bir inanç ve egemen olan alışkanlıklar dizisi birey üzerinde bir baskı aracına dönüşerek, ya bireyi kendisine benzetir veya bireyin üstünde kurduğu zihinsel ve fiziki baskı onu politik bir intihar eylemine sürükler.

            Efendim, bildiğiniz gibi önceleri insanların davranışlarını doğanın şartları belirliyordu. Sonra din olgusu, insan ve toplum davranışları üzerinde başat rol oynadı. On dokuzuncu yüzyıla kadar din, dünyayı ve evreni yorumlayamadı. Hal böyle olunca akıllı insanlar, dünyayı ve evreni anlamak için dini değil, bilimi referans al.

Dünyanın ve evrenin incelenmesinde, fizik ve kimya bilimleri kullanılmıştı. Özellikle Copernicus, Galileo ve Newton’un keşif başarıları milletlerin sosyalizasyonlarını transformasyona uğratmıştı. İşte tam da bu dönemde Auguste Comte, sanayi ve makinalerin toplumlara yeni alışkanlıklar ve yeni davranışlar kazandırdığını fark etmiş ve yeni bir dizi fikirler ortaya atıyordu: Comte, fizik ve kimya yöntemiyle toplumsal yasaları keşfetme yolculuğuna ilk başlayan sosyolog olacaktı.

Marks, ”Komünist Manifesto” adlı yapıtının hemen giriş bölümünde şöyle diyordu: ”Bugüne kadar ki bütün insanlık tarihi, sınıf çatışmaların tarihidir.” Örneğin: Kürdistan meselesini ”Das Kapital” ile yorumlamak isteyen bir Marksist, şöyle diyecektir: Sömürgeci ve kapitalist devletler Kürtlerin içinde küçük burjuva sınıfını yaratarak, sömürüyü ve yabancılaşmayı bu küçük zümrenin eliyle meşrulaştırır. Yani Marksizm okulu, Kürt meselesini emek ve kapitalizm habitatında değerlendirerek işin içinden çıkmaya çalışmıştır.

Marks’tan etkilenen toplum bilimcilerden biri de Max Weberdir. Ancak Weber, Marks’ın bir grup görüşlerini çok güçlü bir biçimde eleştirmekteydi. Örneğin: ”tarihin materyalist yorumu”nu şiddetle reddediyordu ve sınıf savaşını Marks’ın düşündüğü gibi düşünmüyordu.

Max Weber, ”Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı yapıtında toplum üzerinde ekonomik etkenlerin çok önemli olduğunu, ne ki dil, milliyet, düşünce ve dinin de aynı derecede toplumlar üzerinden çok önemli etkenler olduğunu söylüyordu! Kısacası, Weber ve Durkheimci sosyoloji Kürt meselesini Kürt aşiretleri, şeyh ve medrese âlimleri arasında yaşanan çelişki, rekabet ve çatışma ilişkilerine bağlıyordu. Sigmund Freud ise, Psikanalist” adlı yapıtında her şeyi ”psikolojiye bağlarken; İslam ise tam ters bir istikamet de görüş belirtiyor ve toplumsal değişim ve devinimleri tevhid ve şirk etmenlerine bağlıyordu.

Şeriatçi bir Müslüman, Kürt meselesini ümmet nosyonu içinde eriterek işe başlıyor. ”İslam ve cahiliye toplumu”, ”hak ile batıl”, zalim ile mazlum” başlıklarıyla tartışmaya devam ediyor ve sonuç olarak Kürtlerin hürriyet meselesini ”İslam kardeşliği” ve ”ümmetin” birliğine tahvil ediyordu. Bu zaviyede İbn-i Haldun’un dediği gibi, “Mağluplar galipleri taklit eder.” Bu anlamda Kürt aydınların kahir ekseriyeti İslam düşünürlerini, sosyalist düşünürleri ve modern Batı düşünürlerini taklit etmişlerdir. Yani, bölgesel ve küresel ölçekte fikir üretememiştir.

Takdir edersiniz ki devlet, milletler,  siyaset ve uluslararası ilişkiler meselesi, siyaset bilimcilerin ve toplum bilimcilerin alanıdır. Bahis konusu ettiğim alanda yazdığınız eserleri değerli görüyorum. Bu mahfilde Kürt hafıza merkezine, Kürt düşünce ikliminve Kürt bilinç atlasınayeni yetişen bilim ve düşünce insanlarımızın katkı sunabileceğini düşünüyorum.

Biraz da şöyle yazmak istiyorum: Bütün olaylar tarihseldir, ontolojik değil antropolojiktir. yani, sosyolojik ve siyaset merkezlidir. Avrupa toplumları toplumları feodal düzenden merkantalist düzene, merkantalizimden burjuva düzenine, burjuvadan kapitalist düzene, kapitalizmden post-modern düzene geçiş yapmışlardır. Kürtler ise, feodal ve geleneksel düzenden modern sosyolojiye geçişleri Avrupa milletleri gibi olmamıştır.  Kürtlerin devletsizliği onları tembel, miskin ve köleliğe pineklemiştirDaha doğrusu, uyandırılmayı ve farkına vardırılmayı şiddetle reddeden bir millet olmuşuz.

Son yarım asırda, Güney Kürdistan’da KDP-Barzaniler ve Kuzey Kürdistan’da lideri olduğunuz PKK Hareketi Kürtler üzerindeki miskinlik kültürünü öldürmüş, uyandırmayı ve farkına vardırmayı büyük oranda başarmış diyebiliriz. Özellikle lideri olduğunuz PKK Hareketi, Batı Kürdistan toprakları üzerinde tam bir egemenlik sağlayarak, yüzyılın en büyük başarısını elde etmiştir.

            Evet efendim, Marks, hayatta değil. İslam peygamberi Muhammed, hayatta değil. Peki, kendilerine nasıl yanıt vereceğiz, kendileriyle bu meseleyi nasıl konuşacağız? Şimdi Kürtlerin toprakları işgal edilmiş, dilleri yasaklanmış, siyasal ve teritoryal egemenlikleri elinden alınmış. Örneğin, yüzyıl önce ya da şimdi, Kürdistan topraklarında bir otomobil fabrikası ya da demir çelik fabrikası var mıydı ki sınıf çatışması olsun? Ya da şöyle diyelim: Kürtlerin işgalci devletlerle yaşadığı çatışmalar, sermaye ve işçi çatışması mıdır, yoksa dil, kültür, toprak, egemenlik çatışması mıdır?

            Sevgili efendim! Çok zor koşullar altında ülkenize, halkınıza ve dava arkadaşlarınıza öncülük yaptığınızı tahmin edebiliyorum. Avrupa’nın tam orta göbeğinde Bosna Hersek milletini devletleşmeye götüren Aliya İzzetbegoviç’in Türk milletine ithafen yazdığı mektubundan bahsetmek istiyorum: Aliya; Biz Boşnakları elimiz kolumuz bağlı olduğu halde düşmanımızın önüne sürüldük. 1200 gün boyunca gece gündüz cehennemi yaşadık. 1200 gün boyunca Avrupadan, Amerikadan sesimizi duymalarını bekledik. diyordu.

Evet, oysaki hakikat öyle değildi. Dünya, Bosnaya yardım etmişti. Nato, BM, Avrupa devletleri, Müslüman devletler ve Müslüman milletler en yüksek düzeyde Bosnanın milli kurtuluş mücadelesine destek vermişti.

İyi hatırlıyorum, İslamcılık yaptığım yıllardı. Bosnaya ilgi duyuyordum. O dönemlerde bazı İslamcı Kürt arkadaşlarım, Bosna için savaşmaya gitmişlerdi. Öyle ki, birkaç tanesi orada öldü ve birkaç tanesi de yaralandı.

Gene çok iyi hatırlıyorum, 1995 yılında Nato askeri birlikleri, Sırp askeri birliklerini Bosna HersekTen çıkarmıştıNATO‘nun baskılar sonucu, İzzetbegoviç ve Miloseviç anlaşma masasına oturmuşlardı ve 21 Kasım 1995’te Dayton Antlaşması” kabul edildi.

Evet, doğrudur. Bosnalılar 1200 gün boyunca gece gündüz cehennemi yaşadılar! Ancak dünyanın hiçbir devlet başkanı İzzetbegoviç‘i ve Bosna-Hersek milli kurtuluş hareketini terörizim olarak görmedi!

            Kürtler, tam otuz dört bin altı yüz yetmiş beş gündügeceli gündüzlü cehennemi yaşamaya devam ediyor. En önemlisi, elli milyon bir milletin ontolojik varlığı ve ikbali modern insanlığın gözleri önünde çarmıha gerilmişken; modern insanlık hala sağır, hala dilsiz ve hala kör!

Aliye İzzetbegoviç, Boşnak halkı için devletleşmeyi farz görürken, Kürtler için devletleşmeyi şu sözleriyle reddediyordu:  Bugün emperyalistler Kürt’ü senden, seni Kürt‘ten ayırmak için gece gündüçalışıyor. Türkün evladı, biz Boşnakız ama Türküz de.

Yeryüzünde 218 tane devletin varlığı nasıl bir haksa, Kürtlerin de kendi öz toprakları üzerinde bir devlete sahip olması son derece tartışılmaz bir haktır. Çünkü elli milyona varan nüfusuyla ve 530.000 metrekare yüz ölçümüyle Kürtlerin hâlâ da kendi öz vatanlarında devletsiz olmaları büyük bir talihsizlik! İkincisi, Kürtlere düşmanlık yapan işgalçi Müslüman devletlerin gözü dönmüş, körlük ve cehalet her yanlarını kuşatmış. Gittikleri her yolda doğruluğun, erdemin, adaletin, merhametin ve vicdanın ırzına geçiyorlarİmanları hor-hakir olmuş, manevi dayanakları zelzele geçirmiş, Allah’a isyan, Kürdistan ülkesine kötülük yapıyorlar.

            Efendim, düşünüyorum da Müslüman devletler ülkemizi kendi aralarında dört parçaya böldükleri vakit; ne dün ve ne de bugün tek bir dost devlet, tek bir dost millet yanımızda yoktu.  İkincisi; düzenli ordumuz yoktu, silahımız yoktu, savaş uçağımız yoktu, helikopterimiz yoktu, tankımız yoktu, roketatarımız yoktu, bombamız yoktu. Hasılı kelam hiçbir şeyimiz yoktu, rüzgârın yaprağı savurduğu gibiydik ve yeryüzünde insan yerine konulmuyorduk! Yunanistan milli kurtuluş mücadelesinin önderi Rigas Fereos’un “ortak halkların ve devletlerin tarih anlayışı yoktur ve olmadı da!” vurgusu aklıma geldi.

            Sevgili efendim, bugüişgalci devletlerin askeri kuşatması altında ve dört tarafı dağlarla çevrili olan kutsal ülkemizi düşünüyorum! Bu ülkenin başına her gün havadan bomba yağdıran, her gün kalbine milyonlarca kurşun sıkan işgalci generallerini düşünüyorum! Bu ülkede hareket eden her şeyi vurma emrini veren bir kültür düşünüyorum! Yaşlı, hasta, kadın, çocuk ve hiçbir sivil insan gözetmeksizin nazik civan bedenlerine vahşice kurşun yağdıran bir devletin polislerini düşünüyorum! Bu ülkenin liderini, siyasetçilerini, milletvekillerini, belediye başkanlarını, sanatçılarını, yazarlarını, gazetecilerini, âlimlerini zindana tıkayan sömürgeci mahkemelerini düşünüyorum! Şehitlerimizi gömdüğümüz mezarları yerinden söküp atan, kameraların karşısında gerillanın kafasını bedeninden kesip ayıran ve 12 bin yıllık güzeller güzeli Hasankeyf’i sular altında bırakan bir devleti düşünüyorum! Şehirleri, kasabaları, ibadet merkezlerini, delik deşik eden ve sivil insanları bodrumlara doldurup kimyasal silahlarla katleden sömürgeci valileri düşünüyorum! İşgalci devletlerin Kürtlere yönelik yaptığı bu akıl almaz kötülüklere sesini çıkarmayan Hristiyan milletini, Yahudi milletini, Müslüman milletini, Müslüman devletleri, Nato, BM, AB ve ABDyi düşünüyorum! Doğrusu, her insan bir emperyalisttiBu konu üzerine yoğunlaşabilirim ve felsefi bir çalışma ortaya koyabilirim.

            Efendim, şu sosyolojik gerçeği de söylemek zorundayım: Asya’da Türkler ve Ortadoğu’da Araplar çok büyük bir problem teşkil ediyor. Bu konuyla ilgili düşüncelerimi Kürdistan’da Din ve Siyaset Sosyolojisi ve Kürtler Yeryüzünün Yalın Ayaklıları” adlı kitaplarımda dile getirmiştim.

Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Bu her iki milletin sakinleşmesi, Kürtlerin varlığını kabul etmesi, yırtıcılıktan vazgeçmesi, birlikte yaşama ve birlikte yönetme bilincini kazanması, modern ve demokratik millet olma şansları şu an için çok zayıf görünüyor. Kısacası: Tanrı yeryüzüne demokrasi yağdırsa, hiçbir Müslüman devletin ve hiçbir Müslüman milletin demokratikleşmeye ilgi duyacağını düşünmüyorum! Küçük bir ihtimal şöyle olabilir: Japonya ya da Almanya gibi güçlü bir demokrasi, güçlü bir hukuk, güçlü bir ekonomi, güçlü bir teknoloji, güçlü bir tarım, güçlü bir eğitim, güçlü bir sağlık sistemine sahip olan bir devletimiz olmuş olsaydı, Ortadoğuyu değerli düşüncelerinizle demokratikleştirme çalışmaları yürütülebilirdi. Örnek: Yirmi yıldır esaret koşullarında ”Demokratik Türkiye” projenizi barışcıl, demokratik ve bilimsel görüşlerinizle Türk Devleti’ne ve Türk Milleti’ne anlatmaya çalıştınız. Bu çabanız elbette ki değerlidir, şereflidir; lakin bu insani ve barışsever çabanız, Türk devletinin ve tebasını ırkçı antagonizmasını ikna etmeye yeterli gelmediğini hep birlikte gördük.

 

İkinci Fasıl

Efendim, İslamcılık yaptığım dönemlerde (1985-1999 ) İslamcıların İslam peygamberi Muhammed’i nasıl acımasızca sömürdüklerini çok iyi biliyorum! Kürdistan düşünce ve mücadele iklimine geldiğim günden bugüne bir dizi Kürt siyasetçinin, bir dizi PKK kadrolarının zat-ı âlinizin ismini sömürü aracı haline getirdiğine ve Öcalan maskesiyle hodbin gailelerini elde ettiklerine defalarca şahit oldum. Yakın tarihlerde yaşadığım bir anı sizinle paylaşmak istiyorum: PKK kadrosuydu, yanıma yanaştı, felsefi konuşmalarımı dinledi, borderline sinyallerini yaktı, tahammülsüzlük ve kıskançlık nevrozuna girdi; dikkat çekmek ve beni nötralize etmek için şöyle dedi: ”Başkan Apo’nun dediği gibi”; dedi  ve ardından uyduruk bir takım şey sıraladı. Öcalan’ı sömürmenin ne kadar kârlı bir iş olduğunu pekala iyi biliyordu, lakin benim ona nasıl bir cevap vereceğimi tahmin edemiyordu; çünkü zavallı biriydi! Çünkü hem kendisine, hem liderine ve hem de partisine samimi davranmıyordu. Ben de dedim ki: KekeSokrates şöyle diyorSadece bir iyi vardır, bilgi ve sadece bir kötü vardır, cehalet. ”Başkan nerede söyledi, hangi kitabında ve kitabın kaçıncı sayfasında söyledi? Cevap verir misin? dedim. Tabii ki soruma cevap veremedi! Çünkü, ilim ve irfanın rahle-i tedrisatından geçmemişti. Sonra duydum bu kardeşimiz ayrılmış. Bu kardeşimiz gibi binlerce insanımızın mücadele içinde, bencil varlıklarını ve çıkarlarını ayakta tutmak için adınızı kalkan olarak kullandıklarını bilmenizi isterim. Keza, partinizin ve Kürt siyasetinin içinde yalakalık ve tapıcılık kültürünün dalga dalga geliştiğini ayrıca belirtmek istiyorum.

            Efendim, izninizle bir örnek vermek istiyorum: Proudhon, mektuplarından birinde Marksa şöyle yazmıştır: Eğer biz bir iş yapmak istiyorsak, mütevazı olmamız gerekmektedir. Bu işi sadece halkı bilinçlendirmek ve uyandırmak için yapmalıyız. Tekrar peygamberliği ortaya çıkarmamalıyız. Kendimizi emredici ve nehyedici olarak halkımıza tahmil etmemeliyiz. Ve bu dünyada yeni bir dinin ve yeni bir tapıcılığın öncüleri olmamalıyız. Çünkü ben bu ekolün yarın devletin dini haline gelmesinden ve devletperestliğin, liderperestliğin Allaha tapmanın yerine geçmesinden korkuyorum. Ve gerçekten de Proudhon’un dediği gibi çıktı. Lenin putlaştırıldı, Stalin putlaştırıldı ve diğer sol liderler putlaştırıldı.

Sevgili efendim, İslam ilimleri hakkında bilgi sahibi olduğunuzu biliyorum. Hristiyan teolojisi üzerine okumalar yaptığınızı da biliyorum. Bildiğiniz gibi, Hristiyan toplumu sonunda İsa Peygamber’i putlaştırdı. Peki, kim putlaştırdı? Elbette ki havarileri. Kur’an, bu durumu şöyle anlatıyorAllah: “Ey Meryemoğlu İsa, insanlara beni ve anneni Allah’ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?” dediğinde: “Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Başka bir ayet ise şöyle diyor : “Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine rab edindiler, Meryemoğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” Kur’an’ın bu kez İslam peygamberi Muhammed’i ve ona tabi olanları şu ayetle uyardığını görüyoruzOnlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i kendilerine rab edindiler.” Aynı şekilde Müslüman dünyası İslam peygamberi Muhammed’i iki cihanın efendisi” olduğunu söyleyip ”gökyüzüne çıkıp” Allah ile konuştuğunu iddia ederek putlaştırıyordu.

            Sevgili efendim, her yıl binlerce yurtsever insanımız doğum gününüzü doğduğunuz Amara Köyü’ndkutlamaktadır. Doğum gününüzü kutlamak için buraya toplanan bu insanlarımızdan bir grubu köydeki evinizin bahçesinden avuçlarına toprak alıp öpüyor ve sonra öptükleri bu toprağı poşetlere doldurup evlerine götürdükleri tespit ediliyor. İkincisi, sizin de defalarca şahit olduğunuz ve tasvip etmediğiniz kendini yakma eylemleri hakikaten kabul edilir ve meşru görülübir durum değildir. Bu konu, beni son derece üzüyor ve son derece beni kaygılandırıyor. Eğer bu durumun önüne geçmezseniz, bilimperest bir toplum değil, putperest bir millet ortaya çıkacaktır. Tıpkı Türk Milleti’nin önemli bir bölümünün Atatürke taptığı gibi… Sizin bu tür taşkınlıkları ve istismarları felaket ve cehalet olarak değerlendirdiğinizi bir video konuşmanızda; bu liderliğe terstir ve liderliğe ters olan her şeyin hesabını veririm sözleriyle ifade ettiğinizi biliyorum. İkincisi, ülkenize ve halkınıza liderlik yapıyorsunuz! Bilime ve insanlığın yüce değerlerine inanıyorsunuz. Uygarlığı ve demokrasiyi en yüksek düzeyde savunuyorsunuz. Bundan dolayı tapıcılık kültürüne fırsat vermemelisiniz, partinizin ve halkımızın içinde örgütlenen bu istismarcı şürekâya karşı ciddi bir mücadeleye ihtiyaç ortaya çıkmıştır.

            Sevgili efendim, tarih boyunca liderlerimiz, siyasetçilerimiz, alimlerimiz, müneverlerimiz, sanatçılarımız ve savaşçılarımız yalın ayaklı halkımız için hep bir arayış içinde olmuşlardır. İzninizle; arayış mefkürelerimizle ilgili yaşanmış bir hikâye anlatmak istiyorum: Râbia el-Adeviyye,  İslam dünyasının, sûfîlik ve tasavvufun ilk kadın temsilcisi olarak tarihe geçmiştir. İslam sûfîleri Râbia hakkında şu hikayeyi anlatırlar: Yaşlı bir kadın, bir şeyler arıyor ancak yürümekte ve görmekte sıkıntı yaşıyor. Vakit, akşam vaktidir, güneş batmak üzeredir; ortalıkta henüz biraz aydınlık var. Komşuları onun bir şey aradığını görür, onun yardımına gelir ve şöyle sorar:

“Ne arıyorsun?”

Rabia şöyle cevap verir: “Arıyorum işte. Böyle bir soru sormanın ne lüzümü var ki, yardım edebiliyorsanız edin.”

Komşuları Rabia’ya güler: “Rabia delirdin mi? Sormanın lüzümü yok diyorsun ama ne aradığını bilmeden nasıl sana yardım edebiliriz?”

Rabia: Peki, öyle mutlu olacaksanız, iğnemi kaybettim, onu arıyorum.”

Komşuları yardım etmeye başlar ancak sokak çok büyüktür, iğne ise çok küçüktür.

O yüzden komşuları Rabia’ya der ki: “iğneyi nerede kaybettiğini söyle, tam kaybettiğin noktayı söyle, yoksa çok zor buluruz.”

Rabia der ki: “O sorunun da lüzumu yok. Aramakla bunun ne ilgisi var?”

Komşuları: “Sen iyice delirmişsin!”

Rabia şöyle yanıt verir: “Peki, ille de öyle mutlu olacaksanız, evde kaybettim iğnemi.”

Komşular: “O vakit niye burada arıyorsun?”

Rabia: “Çünkü burada ışık var, içeride hiç ışık yok.”

Efendim, bu düşündürücü hikâyeden hareketle, PKK ve HDP kitlesi üzerinde yaptığım sosyolojik gözlemlerimi kısaca sosyolojik birikiminizle paylaşmak istiyorum: HDP’li Kürt seçmenin ezici çoğunluğu, Türk Devleti’ne düşman gözüyle baktığını ve onunla birlikte yaşamanın bütün koşullarının ortadan kalktığını düşünüyor. Özellikle, PKK ve HDP’nin bedel ödeyen kitlesine göre, PKK ve HDP yöneticileri 7 Hazirandan sonra çok büyük siyasi hatalar ve bu hatalardan dolayı halka öz eleştiri verip ve halktan özür dilemediğini düşünüyor. Ayrıca yurtsever kitlenin sesine kulak vermediğini, HDPnin şımardığını, halkın eleştiri ve önerilerini göz ardı ettiğini, her ikisinin de Kürdistan’ın özel koşullarına göre hareket etmediğini ve özellikle Kürtçenin gelişmesi ve eğitim dili olması için hiçbir ciddi çaba içinde olmadıklarını düşünüyor. Özellikle PKK lideri Abdullah Öcalanın, barış sürecini çok başarılı bir şekilde yönetiğini, büyük fedakarlıklar yaptığını, ancak HDPnin içinde bazı siyasetçilerin bu emeği havaya savurduğunu, Erdoğanı tahrik ederek ve eline koz vererek Başkan Aponun bütün planlarını alt üst ettiklerini düşünüyor.

            Sevgili efendim, eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Geçenlerde Hindistanlı ruh bilimci OSHO‘nun kitabında bir hikâye okudum: Eskiden beri dost olan üç cerrah bir tatilde buluşur. Deniz kıyısında otururken övünmeye başlarlar. Birincisi der ki: Savaşta iki bacağını birden kaybetmiş bir adamı getirdiler bana. Ona yapay bacaklar taktım ve bir mucize oldu. Adam dünyanın en iyi koşucularından biri haline geldi. Büyük ihtimalle önümüzdeki olimpiyatlarda şampiyon olacak.

İkincisi konuşur: ”O bir şey değil. Ben otuzuncu kattan düşen bir kadına rastladım. Yüzü tamamen göçmüştü. Harika bir ameliyat yaptım. Geçenlerde gazete okudum ki kadını dünya güzellik kraliçesi seçmişler

Üçüncüsü mütevazı bir adamdır. Öbürleri dönüp ona sorar:  Sen ne yaptın son zamanlarda?

Adam şöyle cevap verir: Önemli bir şey yapmadım, zaten bu konuda konuşmam gerekmiyor.

Öbür ikisi de meraklanır. Ama biz arkadaşız, sırrını saklarız ve merak etme kimse duymaz.

O da cevap verir:  Peki, madem öyle, söz veriyorsanız… Adamın biri bana geldi. Trafik kazasında kafasını kaybetmişti. Ne yapacağımı şaşırdım. Ne yapayım diye düşünmek için bahçeye koştum. Karşıma bir lahana çıktı. Başka bir şey bulamayınca ben de o lahanayı alıp kafanın yerine taktım. Ve ne oldu bilin bakalım: Adam Amerika Birleşik Devletleri’nin lideri seçildi.

Efendim, bu hikâyenin sosyolojisini bilimsel çözümelemenize bırakıyorum. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Zeki olmayan bir insan çok rahat bir şekilde anlaşılabilir. Peki, zeki insanı nasıl anlayacağız? OSHO’nun tabiriyle; ”Zekâ sahibi olmadan başarılı olmak görülmemiş bir şey değildir. Aslında zekâ sahibi olup başarılı olmak daha zordur, çünkü zeki insan yaratıcıdır. Her zaman, zamanın ötesindedir. Onu anlamak için zaman gerekir. Son olarak; esaret koşullar altında halkımıza liderlik yaptığınızı biliyorum. Yeni bir çıkış yolunu bulmak için, politik ve rasyonel bir yoğunlaşma içinde olduğunuzu umuyorum. Tabirinizle; halk yoruldu” ve vakit çok daraldı.

Saygılarımla

Kadir Amaç

Kadir Amaç’la Sürgünde Söyleşi

Kadir Amaç’la Sürgünde Söyleşi                     Kadir Amac televizyon yayını

Ümmetin yetimi Kürtler

A.K : Sevgili Kadir Amaç,  bitmez tükenmez bir enerji ile her yere düşünce üretiyorsunuz; yazılarınızla, münazara ve polimiklere giriyorsunuz; islam yorumunuzu filozofi ile açıklıyorsunuz; islam fıkıhına sosyolojik izahatlar getiriyorsunuz; kasacası Kürtlerin Ali Şeriatisi olma yolunda ilerliyorsunuz. İslam dinini, filozifi ve sosyolojik kuramla yorumlayan bir Kürt düşünürü olarak kimsiniz, önce size kısaca tanıyabiliryiz. Kimdir Kadir amaç, nerden geliyor?

K.A : Sekiz kişilik bir ailenin beşinci çocuğu olarak Bingöl’de doğdum, Bingöl’de büyüdüm, özel bir takım şartlardan dolayı, eğitim ve öğretim hayatımı yarıda bırakmak zorunda kaldım. Çok uzun bir süre Türkiye ve Kürdistan’ın şehirlerinde emek işçiliği yaptım ve son olarak bu emek işçiliğimi Belçika’da sürdürmekteyim.

A.K : Peki islamı özgürlükçü yorumlayan bu birikiminiz nerden geliyor, etüdlerinizin kökeni nereye dayanıyor ?

K.A : Aslında ilk başlarda İslam’ın dünya görüşüyle tanışma faslım, Kuran’ın, kendi özgün yorumuyla olmamıştır.  İslam’ın bu özgün dünya görüşünü  kendi siyasi asabiyelerine ve umranlarına uyarlayan  ya da tahvil eden   Pakistan’lı Mevdudi’nin, Mısır’lı Hasan El- Benna’nın, Lübnan’lı Hüseyin Fadlallah’ın ve İran’lı Mutahhari’nin  problemli olan bu siyasal İslami yorumlarıyla  İslami dünya görüşümü vücuda getirecektim. Tabi ki bu İslam biçimi hayatımda inanılmaz problemler meydana getirecekti…

  1. K : Nasıl yani… Kitaplarını okuduğunuz, bu şahsiyetlerin eserleri hayatınızda ne tür problem meydana getiriyordu ?

K.A : Gerek  bahs konusu ettiğim şahsiyetler, gerekse de bunlara benzer problemli şahıslardan ve  kaynaklardan beslendiğim İslami yorumlar olsun bana, ailemin, akrabalarımın, yaşadığım şehir sakinlerin ve kavmimin Müslüman olmadıklarının zehabını ve İslam’ın dışında yaşayan günahkarlar güruhu olarak algılamamı sağlamış olacaktılar. Yani onların o saf ve temiz islami rütüelleri  benim sahip olduğum zehirli İslama benzemediği için ben  onlara  ötekisi gözüyle bakacaktım. Oysa ki, Kur’an’da “ötekisi” olarak gösterilen şeytandı! Oysa ki beslendiğim bu zehirli İslam, İslam’ın hakikati dünya görüşü degildi!

A.K : Peki  İslam dünyasında esinlendiğiniz ve esas aldığınız sahsiyetler kimlerdir ?

K.A : Misalen, İslamı direkt Kur’an’dan öğrenmem gerekirken Arap, Fars, Türk, Mecusi ve Hint beslenmeli hurefa ve bidat  kaynaklı  adreslerden beslenmiş olacaktım. Daha sonra Kur’an’ın gerçek özgürlükçü dünya görüşüne yolculuk yapmamı  Ali şeriati sağlarken, Mevlana, Sadi Şirazi, Fuzuli ve Exmedê Xanê ve benzerleri ise insana ve canlılara karşı nasıl saygılı olabileceğimi ve nasıl onları sevip aşık olabileceğimin sanatını öğretmiş olacaktılar. Demin söylediğim gibi beni aileme, akrabalarıma, komşularıma, çocukluk ve okul arkadaşlarıma, aşık olduğum kıza  ve hatta benim gibi inanmayan ve düşünmeyen insanlara, ülkemin özgürlüğü için mücadele eden Kürt hareketlerine ve ülkeme (Kürdistan) ötekisi (düşman) yapan bu inancın ve düşüncenin cehennem atmosferinden çıkmalıydım. Ama birilerinin elimden tutması gerekiyordu. Beni, yüreğiyle ve zihniyle tutup, bu cehennemden çıkarıp Kuran’ın, rahmani ve insani iklimine taşıyan kişi hiç şüphesiz Ali Şeriati’nin eserleri olacaktı.

A.K : Yani İranlı Ali Şeriati size bir rehber oldu, diyorsunuz…

K.A. : Evet, böylede söylenebilir. Zira, tam bu noktada Muhammed İkbal’ın söylediği gibi, “İslami dünya görüşümü yeniden, inşa ve islah etmeliydim.” Dini düşünce tarzını yeniden kurmak için…   Yani islami düşünce kozamı yenilemeliydim. Çünkü sahip olduğum bu  zehirli İslam, beni yaratıcının tüm, ontolojik ve sosyolojik Ayetlerine  karşı aline (yabancılaştırma) etmişti. Ali Şeriati’ın eserleri, beni bu, taassufçu ve  özürlü İslamdan kurtarmakla kalmayacaktı. Aynı zamanda bana, sahih Kur’an düşüncesini ve rasyonel düşünme epistemolojisini ibni Rüşt, İbni Haldun, Farabi, Fazl û Rahman, Abdulkerim Suruş, Muhammed Arkoin, Muhammed İkbal ve Malik Bin Nebi gibi özgürlükçü ve aklı savunan bu İslami düşünürlerin eserleriyle buluşmamı sağlamış olacaktı. Ali Şeriati’nin eserleri, bana Das kapitali okumamdan önce komünizmi, sosyalizmi ve Alman idealizmini okumamı sağladı.

A.K : Yani bir yerde Şeriati islamın sosyolojik yorumunda, Batının müspet ve seküler bilimlerinden mi esinlendiğini söylemek istiyorsunuz  ?

  1. A : Tabi bu farklı bir konu, ayrı bir tartşımayı gerektirir. Ama söylemek istediğim, bana yeryüzünde kimlerin lanetli olduğunu Fanon’un eserleriyle öğretti. Anarşist düşünceyi ve anarşit grupları tanımam için bana Landuer, Bakunin, Kropotkin, Tolstoy, Godwin gibi şahsiyetlerin eserleriyle buluşturdu. Gene Batı’nın tanınmış çok sayıdaki ahlakçı filozofyası olan Pascal, Eric Froom, Spinoza, Alex Carel ve eksiztanyonalizmi Sartre’den ve Batı’nın hümanizmini Stuart Miller’in eserlerinden öğrenmemi sağlamıştır. Bu vesileyle kendisini büyük bir saygı ve rahmetle anıyorum.

A.K : Daha özel bir soru… Kürt-islam dünyasının neresinde duruyorsunuz ya da sizi Kürt-islamından ayrı tutan nedir ?

K.A : Aslında ,“Kürt İslamı” diye bir kavramsallaşma yoktur. Çünkü bu kavramsallaşmanın, epistemolojik ve metodolojik sistematiği için mutlaka ilk olarak,  alt ve üst enstrümanların olması gerekiyor.  Kürtler, şayet  İslam’la, ilk  ve orta sıralarda tanıştıklarında İslam’ın ilahi öğretilerini Kürt asabiyenin ve umranın bekası için kullanmış olsaydılar, kesinlikle bu gün, dünya devletleri ve dünya milletleri topluluğunda saygın bir yerde olacaktılar.  İkincisi, “Kürt İslam” kavramını kullanmamız için Kürt-İslam’ın Kürtçülük ülküsünü paratize etmesi gerekli olacaktı. Oysa ki Kürtler ne İslamcılık, ne de Kürtçülük yapmışlardır. Eğer bu ikisini yapmış olsaydılar Pan-kürdizim ve Pan-islamizim olacaktı ve bu iki ülkü Kürtleri kesinlikle devlet yapacaktı. Kürtler sadece Arap, Türk ve Fars İslamcılığını yaparak hem Kürdistan’dan hem de gerçek İslam’dan mahrum olacaktılar. Bazı seküler Kürt aydınları ve siyasi fraksiyonları şunu söylüyorlar: “eğer Kürtler İslamla tanışmamış olsaydı bu felaketlerin hiç biri başımıza gelmeyecekti” diye.  Ayrıca, Atatürk ve Pakistan’lı Ali Cinnah, buna benzer ifadeler kullanıyorlar. Ama ikisi de İslamı, argümanları ve İslami şahsiyetleri kullanarak uluslaşmalarını tamamlıyorlar.

A.K : Atatürk’ün Kürt alimlerinin elini öpme hikayesi var örneğin…

K.A : Evet, bu el öpme hikayesi bir örnektir… Kürt Din adamlarının elini öperek, islamı kullanmıştır. Atatürk ve Pakistan’lı Ali Cinnah, ikisi de sekülerdirler. Bu iki seküler düşüncenin devletleşmesi için iki önemli İslami şahsiyet destek veriyorlar. Atatürk’e en büyük desteği Mehmet Akif Ersoy, Ali Bin Cinnah’a ise Muhammed İkbal ve Mevdudi destek vermiştir.  Dikkat edilirse Türklerin, Arapların ve Farsların İslamdan önce saygınlıkları ve kutsallıkları yok denecek kadar azdır. İslamla tanışmalarıyla birlikte ve İslam’ın silahını ellerine ve kontrollerine geçirmeleriyle birlikte kocaman imparatorluklar ve bu imparatorlukların devamı olan onlarca ulus-devlet inşa ettiler. Kürtler bunu beceremediği için maalesef tüm emekleri bu asabiyelerin ve umranların hanesine yazıldı. Bu konuları daha geniş biçimde çıkacak olan kitabımda detaylarıyla anlatmışım.

A.K : O zaman şunu diyebilirmiyiz, Kürtlerin islam düşüncesi gelenekseldir ya da sömürge düşüncesinin ilahiyatı mı oluyor ?

K.A : Kürt halkının İslami düşüncesi kesinlikle, Siyasal olarak Arap, Türk ve Fars İslam’ın sömürge düşüncesidir. ÖZGÜN VE ÖZGÜR İslam düşüncesi hiç bir dili, milliyeti, rengi, kültürü, düşünceyi ve inancı asla sömürmez ve onu kendine benzetmez. Eğer Kürtlerin İslami kodları, özgün ve özgür Kur’an’ın şifreleriyle vücut bulmuş olsaydı, kesinlikle kendi toprakları üzerinde özgür ve bağımsız yaşardılar. En önemli olanı da, dilleri asla yasaklı olmazdı.

  1. K : Kürtlerin islamiyetle tanışması mı sorunlu, yoksa islami yorumları mı sorunludur?

K.A :  Kürtlerin hem İslam’la tanışmaları sorunludur, hemde İslam adına yorum yapan egemen Arap, Fars ve Türk ilahiyatı sorunlu  ve kriminaldir. Çünkü sahih Kur’an düşüncesinde  İslami tebliğin “güzel söz ve hikmetle” yapılmasını öğütlerken, Arap orduları İslam adına tebliğlerini Kürtlere kılıç yöntemiyle yapmışlardır. Bu İslam’ın beyan ettiği vatan, ekili alanlar,  inanç, irade, düşün ve hürriyet;  hak ve özgürlüklerine  indirilmiş en büyük ihanettir.

  1. K : İslamiyet Kürtleri asimile etmiştir, sözü için ne düşünüyorsunuz?
  2. A : Demin belirttim, Kürtlerin islamla tanışması sorunludur, diye. Bu bir. İkincisi ise, İslam hiç bir ontolojik varlığı asimile etmez. Onu temiz bir ontoloji üzerine yarattığını söyler. Bu ontolojik yasayı asimile edenlere çok şiddetli biçimde karşı koyar.

Örneğin, Neden İslam Arapları, Türkleri, Farsları ve diğer Müslüman milletleri zere miskal kadar asimile etmezken aksine  müşereflendirmişken, onure etmişken  neden Kürtleri Asimile etsin? Yoksa bu İslam’ın Kürt halkına bir garazı mı var? Hiç sanmıyorum!  O vakit bu İslam’ın, sorunlu ve özürlü olduğunu söyleyebiliriz!  Dolayısıyla Kürtleri asimile eden bir İslam, İslam değildir. Dolayısıyla, saray ve saltanat İslamı, hem Kürtleri, hem de diğer milletleri ve dinleri asimile etmiş ve katliamlar gerçekleştirmiştir. Dolayısıyla Kürtleri asimile eden, onları öldüren, memleketlerini sömüren ve işgal eden İslam değildir. İslam’ın silahıyla ve maskesiyle donanan siyasal Arap İslamı, Siyasal Türk İslamı ve siyasal Fars İslamıdır.

A.K : Peki Medrese ve mollalık hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Örneğin, Kürt-Sol fikirler, mollalığı ve medrese kültürünü reddetmişlerdir. Ama tarihe baktığımızda Medreseler Kürt kültürünü yaşatan kurum olarak bu güne değin gelmiştir.

K.A : Kürdistan’daki Sol fikirlerin hepsi olmasa  bile büyük bir çoğunluğunu  yukarıda bahs konusu ettiğimiz siyasal İslam gibi, özürlü ve problemli görüyorum. Çin, Rus ve Avrupa tandanslı sol,  Kürdistan’ın milli mücadelesini yapan Önderlerimize, Alimlerimize, Şeyhlerimize ve Seydalarımıza Atatürk ve Stalin gibi gerici demişlerdir. Bu oldukça üzüntü vericidir. Dolayısıyla Kürdistan ülkesi Kürdistanlılarındır. Kürdistanlı olan veya olmayan herkes inancını ve düşüncesini Kürdistan ülkesinde bütün dünyaya örnek olacak şekilde özgürce ifade etmelidir.  Kürdistan vadisinin özgürlük sakinleri gerçek insan severler, gerçek Kürdistan severler, gerçek sosyalist severler  yada gerçek İslam severler bahs ettiğimiz Kürdistan’ın bu özgürlük vadisinde kardeşce musafahaya duranlardır. Kürdistan’ın farklı renklerini ve seslerini ayıplayamazlar. Aksine bu farklı reklerin Kürdistan coğrafyasında neşvünema bulması için seferber olurlar. Dolayısıyla Kürt halkının sosyolojik kodlarında medrese eğitimi, “tedrisat-i rahle” eğitim  ve öğretim korumlarına tekabül ettiği gerçeğidir. Dolayısıyla Kürdistan’daki medrese geleneği kendi sosyolojik ve politik koşulları içinde inanılmaz işler başarmakla birlikte, Kürdistani bilinçlenmede katalizör rolünü oynadığını da söyleyebiliriz. Örneğin Ehmedê Xanê, Kürdistani bilinci medrese ortamında  ilmik-ilmik örmüştür. Hakeza Üstad Said-i Kürdi, Şeyh Said efendi, Molla Abdurahman ve  benzer şahsiyetler medreselerde Kürdistani bilinçlenmede başat rol oynamışlardır.

A.K : Ehmedê Xanê’nin eserleri ve düsüncesi Kürt ulusal bilinci olarak tanımlanıyor. Peki Ehmedê Xanê’nin düşünceleri Kürt islamcıları üzerindeki etkisi nedir ?

K.A : Ehmedê Xanê, bana göre  Kürdistan’ın milli hafızasıdır. Kürtler O’nu (Ehmedê Xanê kastediliyor) Kürdistan’ın milli hafızası ilan etmelidir. Gene Bana göre Kürdistan’ın  “Medinetül fazılasını” yani Kürtlerin devletleşmesinin zaruri bir ihtiyaç olduğunu söyleyen, yazan dünyanın en saygın filozofyasından biridir. O Kürt halkının Firdevsi, Mevlanası, Fuzulisi, ibn-i Farabisi ve Makyavelidir. Kürt halkı onu çok az tanıyor. Ehmedê Xanê’nin Kürdistani, insani, irfani ve tasavvufi düşüncelerini,  halkımızla ve gençlerimizle buluşturmayı başarabilirsek eğer, Kürdistan’ın milli bilincini  sömürgeci,  sol ve İslam tandanslı tüm bilinçlere galebe çalacağına inanıyorum.

A.K : Said-i Kürdi’nin islamı yorumlayan taasufçu felsefesi ile islamın Kürdi yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

K.A : Kürt siyasal hareketleri Ehmedê Xanê’yi Kürt halkına tanıtmakta çok geride kaldığı gibi, Üstad Said-i Kürd’i meselesinde de aynı acizliği ve cahaleti göstermişlerdir. Bu arada önemli gördüğüm şu noktaya da vurgu yapmak istiyorum: Kürdistan halkına  Dersim’li Seyit Rıza’nın ve Koçgirili Ali Şer’in Kürdistan’a ve Kürdistan halkına yaptıkları fedakarlıkları anlatmakta çok yetersiz kaldık. Molla Said Kürdi’ye tekrar dönecek olursak  Said’i Kürdi’nin, İslami ve Kürdistani yaşam öyküsü bir bütün olarak okunduğunda Kürdistan davasına ve gerçek İslama ne kadar hizmet ettiği görülecektir. O dönemin siyasal ve sosyolojik koşullarında İslama getirdiği yorumlar daha çok materyalist temayüllere yöneliktir. Kürt halkının içinde bulunduğu, sefalet ve kölelik durumunu    “1- Cehalet, 2- Fakirlik, 3- İhanet”  olarak Kürtçe kaleme aldığı makalesinde belirterek, halkıyla ve ülkesiyle  ne kadar ilgilendiğinin ip uçlarını vermiştir. Bunun yanında Üstad, “Kürt Teali Cemiyeti” içinde yer almış, İstanbul’daki binlerce Kürt hamalını örgütlediği ise Kürt tarihçiler tarafından aktarılmaktadır.

A.K : Kürt dilini millileştirme çabaları vardır. Örneğin Kürdistan’da Kürtçe üniversite ve eğitimi Abdulhamitten talep ediyor…

K.A : Evet, evet… Sırf  bu vesileyle Van’dan kalkıp İstanbul’a gitmiştir. Abdulhamid’e Van’da “Med-Zehra”  isminde Kürtçe bir üniversitenin açılmasını talep ettiği biliniyor. Fakat, inanç dünyası yamuk ve psikolojik dünyası  bozuk olan bu sömürgeci Padişah, bu büyük Kürt mütefekirini “deli”diye zindana tıkmıştır. Hiç bir Türk İslamcısı bu zalim Padişah’ın Üstada zulüm yaptığını ve padişahı kınadıklarını ne söylemişlerdir ne de yazmışlardır.

  1. K : Şeyh Said ayaklanması konusunda halen bile yoğun tartışmalar var, islamcı ya da Kürtçü diye.. Bu tarihi kesiti siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

K.A : Şeyh Said Efendi’nin İslami ve  Kürdistani mücadele öyküsünü   Kürdistan’lı ideolojik eksenli örgütlerin ve dini eksenli cemamatlerin zaviyesinde değerlendirirsek hem bilimsel, hem insani, hem islami ve hem de insani olmayacağına inanıyorum. Bana göre Şeyh Said Efendi, hem Kürdistan davasının şehidi, hem de İslam’ın gerçek şehididir. O hem Kürdistan düşüncesinin  özgürlüğünü, hem de sahip olduğu dini inancın özgür olması için  mücadele etmiştir. Bu bağlamda Şeyh Said Efendi ve yürütüğü mücadele üzerinde  Kürdistan davasının düşmanları tarafından saygısız ve oryantalist bir  dil kullanmaktan imtina etmediklerini  bilmemiz ve buna göre bu oryantalist ve kolonyalist ithamları Kürt davasının milli kahramanı üzerinden savmak her Kürdistan’lının milli görevi olduğunu düşünüyorum.  İkincisi, Şeyh Said Efendi’nin, portresi Kürdistan’lı tüm ideolojik ve dini dinamiklerin, bencil ve cahil siyasi organizasyonları için kullanılmasını büyük bir ayıp olarak görüyorum. Şeyh Said Efendi, ülkemizin milli bir kahramanı olduğu gibi Seyit Rıza Efendinin de ülkemizin milli kahramanları olarak tanıtmamız, doğum ve şahadet yıl dönümlerini ulusal törenlerle anmamız en doğrusudur. Kürdistan ülkesinin bu  milli kahramanlarını bir inanca, ideolojiye düşüneceye ya da mezhebe munhasır kılmamız Ülkemizin işgal altında kurtulup özgürleştirmesini çok  geciktireceğini, Kürdistan’ın tüm renkleri ve sesleri bu gerçeği bilmelidirler. Aksi halde ülkemizin düşmanları bize acımayacaktır!

A.K : Yazılarınızda sık sık Türk İslamcıların Kürt halkını   İslam Ümmeti ve kardeşliği adı altında sömürüp Türk devletine kapıkulu yaptığından bahs ediyorsunuz. Ümmet ve kardeşlik hakkındaki fikirleriniz nelerdir ?

K.A : Bakınız Kürtleri  İslam’ın en hasas argümanlarıyla ilk önce kandırmışlar, sonra bu kandırma sonucu Kürtleri devlet olma ülküsüne karşı ikna etmişlerdir! Bu kardeş ve ümmet kandırmacası  Yavuz ve Kanuni dönemimde formelleştiriliyor. Formelleştirme iyi bir kandırmaca ve aldatmaca usulüdür, devletleşmemiş milletler için.

Özellikle II. Mahmut Kürt halkının bu formel düzenini bozunca Bedirxaniler ailesi Milli bir mücadele başlatmışlardır.

A.K : Zaten Kürt isyanları Yavuz döneminde elde edilen özerkliğin baskılanması sonucu 17. yüzyıldan sonra başlıyor.

K.A : Evet, söylediğim gibi, Yavuz dönemindeki formelleşme bozuluyor. Abdulhamit ise Kürtlerin milli mücadelesini İslam hilafeti ve pan-islamizm politikalarıyla  bir çok Kürt alimini, aydınını, siyasetçisini bu yöntemle kendine bağlayacaktı. Bu konuda kendisine yardımcı olacak olanlar ise o dönemim en önemli İslamcıları “Sıratul Müstakim” ve “Sebil-u Reşat” yayınları ertrafında toplanan Said Halim Paşa, Elmalı Hamdi, Ahmet Hilmi ve Mehmet Akif Ersoy  Kürt teali Cemiyetinin bazı üyelerini bu İslam ve  Ümmet kardeşliğine razı ederler. Bu İslamcı kadro Atatürk’ün başlattığı uluslaşma hareketinde gönüllü olarak katalizör görevini görecektiler. Türk devleti  Milli kahramanlarımızdan  Şeyh Said Efendiyi  ve Seyit Abdülkadir’i idam ederken, Mehmet Akif  Ersoy, Türk devleti ve Türk ırkperestliği için Kürt halkının bu kahraman alimlerini ve liderlerini editörü olduğu “Sebil-u Reşat” dergisinin 15 haziran 1925 sayısında “Hainler ve Şakiler” başlığıyla duyuracak ve ne kadar İslam kardeşi ve Ümmet kardeşi olduğunu göstermiş olacaktılar! Bu zaviyeden hareketle  baktığımızda, bu Ümmet kavramı artık Müslüman devletler ve siyasal islamcılar için müthiş bir sömürü aracı olmuştur.  Habeşistan’da İnsanlar açlıktan ölüyor bu zalim  siyasal İslam onlara ekmek yerine Kur’an götürüyor! Bu İslam türü Hiristiyan evangelistlerine çok benziyor. Bakınız ümmet aldatmacasına belkide en iyi örnek 63 tane Müslüman ulus-devletin olmasıdır. Bu Müslüman milletlerin 39 tane devleti Afrika kıtasında, 14 tanesi Asya kıtasında, 5 tanesi Ortadoğu’da ve Doğu Avrupa’da 6 tane Müslüman devletin olduğunu görüyoruz. Peki Siyasal İslam bu korkunç sahtekarlığı nasıl izah edecek?

İkincisi, Mısılı düşünür Fehmi Sınavi, Kürt halkının “İslam Ümmetinin yetimleri” olduğunu söylerken çok önemli bir saptamada bulunuyordu. Ancak Kürt halkını kim yetim bıraktı sorusunu ne Kürtler, ne de Müslüman dünyası sordu! Bence bu nokta çok önemli, aslında her şey burda saklı! Dolayısıyla ben sayın Münir Şefik’e soruyorum: Birincisi, Kürtleri kim yetim bıraktı? Bu yetim halkın katilleri kimlerdir?  Şüphesiz Kürt halkını yetim bırakanlar ne Amerika ve ne de İsrail devletidir. Kürt halkını yetim bırakan maktüllerimiz Türk, Arap, ve Fars Müslüman devletleri ve onların işbirlikçileri olan siyasal İslamdır.  Bu Ümmet Tuzağının diğer bir boyutu ise Kur’an’da Ümmet kelimesi “inananlar topluluğu” olarak geçmesidir. Kur’an, bir çok ontolojik varlıkların Ümmet olduğunu söyler. Siyasal İslam’ın dışında hiç bir İslam düşünürü Ümmet kavramının politik bir kavram olarak tanımlamazlar. Sonra Ümmet kavramını Türk, Arap ve Fars unsurları  saray, sultan,  krallık İslami düşüncesi içinde eriterek onu siyasal bir döküme sokmuşlardır.

A.K : 1920’lerde Cibranli Halid bey öncülüğünde Azadi örgütlenmesi kuruluyor, Azadi hareketinin tarihsel gelişimi ve rolü hakkında fikirleriniz nelerdir ?

K.A : Kürdistan Azadi hareketi değerli Kürt tarihçileri tarafından hem spesifik, hem de  spekülatif bir konu olarak halen de tartışılıyor. Biliyorsunuz Kürdistan, Lozan’la birlikte dört parçaya bölünüyor. Kuzey Kürdistan’da Halid Bey, Güney Kürdistan’da Berzenci ve Doğu Kürdistan’da Simko Ağa’nın önderlik ettiği Kürdistan ulusal mücadelesinin  anatomisi böylece  başlamış oluyordu.  Lozan anlaşmasıyla,  Kürdistan ülkesinin ve  Kürdistan halkının  büyük bir felakete sürüklendiğini gören Cibranlı Halid bey, eski Kürt Teali Cemiyeti ve eski  Kürt Teavun Cemiyetinin kadrolarından oluşan Yusuf  Ziya, Dr. Fuat bey, Seyit Abdülkadir, Molla Abdullah, İhsan Nuri Paşa ve Ekrem Cemilpaşazade gibi şahsiyetlerle “Kürdistan azadi” örgütünü kuruyor.

Azadi örgütünün en belirgin özelliği tüm üyülerinin bağımsız Kürdistan düşüncesini taşımalarıdır.  Özellikle Kürdistan  Azadi hareketinin lideri Cibran’lı Halit Bey’in, kaleme aldığı ve Komünist Rus devletine önerdiği on maddelik protokol meddelerinde kurulacak Kürdistan devletinin Rusların himayesinde olmasını talep etmektedir. Ne yazı ki, Kürdistan’ın azgın düşmanı, Azadi hareketinin daha fazla ilerlemesine müsaade etmeyerek hareketi bastırıp ve  boğacaktı. Oysa ki Wilson prensiplerini kabul eden Komünist Lenin, Kürt halkının self-determinasyon hakkını kullanmasına sırtını dönecekti.

A.K : Peki Kadir hocam, söz Azadi harketinden açılmışken geçen yıl haziran ayında Bir grup Kürt aydını Azadi İnsiyatifini Amed’de ilan ettiler. Bu oluşum hakkında ne düşünüyorsunuz ? 

K.A : Öncelikli olarak  Azadi İnisiyatifi’ne, Kürdistan’ın mücadele iklimine hoş geldiğini belirtmek istiyorum. Sanırım bu kardeşlerimiz Kürdistani, İslami ve insani sorumluluk sahibi olan bir grup Kürt aydını ve değişik mesleklerden müteşekil olan ve  bireylerin öncülüğünde yüzde yüz Kürdistani bir oluşumu hedeflediklerini düşünüyorum. Kürdistan halkının kendi ikbalini ve yazgısnı belirlemede söz sahibi olması için uluslararası hukuk örgütlerin, kurumların ve İslam hukuku ve evrensel hukuk karinelerine baş vurmak suretiyle  Kürdistan davasını özgürleştirmeye aday olduğunu beyan etmektedirler. Gerek  Kürt halkı için olsun gerekse de Türkiye’de yaşayan tüm halkların inanç, düşünce, hak, adalet ve özgürlükler konusunun atılacak her olumlu eylemi ve girişimi destekleyeceklerini söylüyorlar. Aynı zamanda insiyatif evrensel ölçekte dünya barışının sağlanması ve  insanlık ailesinin tüm şubelerinin eşit düzeyde hak, adalet ve özgürlüğe kavuşturulmasını önemle savunacaklarını söylüyorlar.  Bununla birlikte Azadi İnisiyatifi Kürdistani, insani ve İslami mücadele kulvarında silahlı bir yöntemi benimsemediğini, Mücadelesinde barışçıl yöntemleri esas aldığını ve meşruyetini ise  gerçek ilahi adaletten, evrensel ve bilimsel  hak ve özgürlükleri savunan, insanlığın ortak aklı, ahlakı, vicdani ve hukuki değerlerinden aldığını söylemektedir. Azadinin belki de en önemli  gördüğüm nosyonlarından biri, bu kardeşlerimizin Kürdistan davasını millileştirme çabası içinde olacaklarının işaretlerini vermeleridir.

İkinci gördüğüm önemli nokta ise, ideolojik ve dini nosyonlardan ziyade Kürdistan asabiyesine ve umranına uygun muhafazakar bir çizgiyi takip etmesidir. Bence de en doğrusunu yapıyorlar.  Çünkü  ulusal mücadeleler  ilk etapta kendi asabiye ve umranına göre hareket ettiklerini biliyoruz. Yani ulusal hareketler dini yada farklı ideolojik tandanslı olduklarında milli birliği ve milli beraberliği yakalamaları ve halkı ortak payda da buluşturmaları mümkün değildir.  Çünkü ideolojik, dini kaygıların  milli kaygıların  önüne geçmesi durumunda  ulusal mücadeleleri başarısız kıldığını biliyoruz. Diyelimki Kürt davası için çalışan tüm Kürdistani dinamikler Kürdistan’ın millileşmesi ve millileştirdikleri bu iklimde buluşup musafaha ettikten sonra, ülkelerinin özgürlüğü için kardeşce görev paylaşımını yapsalar  ve herkes o gün ülkesi için neler yaptığını ve ülkesine neler kazandırdığını birbirlerine sevinç ve mutluluk içinde anlatabilseler muazzam bir kazanım ortaya çıkaracaklardır. Bu anlamda Azadi bu örneği gösterebilirse Kürtler arasında milli sevginin, insani sevginin, islami sevginin ve  kardeşlik sevgisinin perçinleşmesinde yeni bir iklimin oluşmasında katalizör rolünü oynamış olacaktır.

Ayrıca Kürdistan davasının, millileşmesinde ve bağımsızlaşmasında Kur’an’daki şu ifadelerin bence çok önemli bir yeri vardır diye düşünüyorum. “Hayırlarda yarışınız, kötülüklerde yarışmayınız” Yani Kürdistan’ın hayrı ve selameti için herkesin karıncalar gibi çalışmaya ve bu çalışma karşılığından Allah’tan   büyük bir sevap kazanacağının müjdesini ve  Kürdistan halkının ve insanlık ailesinin saygınlıklarını kazanacklarını telkin etmeliler.  Bence Azadi İnisiyatifi Kürdistan’ın hayrı için  tüm Kürdistanlı renkleri, sesleri ve refleksleri  bu yarışa davet etmeden önce, ne kadar  güçlü bir örnek olduğunu ilkin  ortaya koyarak başlamalıdır. Bunu başardığı zaman, partileşme sürecinde  Kürdistan’ın en büyük  entellektüel gücünü kazanacağını şimdiden söyleyebilirim.

A.K : Bir önceki bölümde Kürt-islam yorumu olmadığını söylediniz. Azadi insiyatifi’nin Kürt-islam yorumu varmıdır?

K.A :Yanılmıyorsam Exmedê Xanê,  İslami ve  ilmi kimliğiyle Kürdistan davasına ilk olarak Kürt- İslam yorumunu yapmış büyüğümüzdür.  O tarihten bugüne kadar benzeri Kürt alimleri ve düşünürleri Exmedê Xanê  kadar olmasa da çok Küçük çapta Kürt-İslam yorumu yapmışlardır. Son olarak benimde aralarında bulunduğu  bir grup Kürt aydını tüm zamanların en iyi Kürt-İslam yorumlarını yaptığını söyleyebiliriz. Özellikle belirtiğim bu yeni  entellektüel jenerasyon son yıllarda Azadi İnisiyatifi etrafında örgütlendiğini ve Kürt-İslam yorum ve bilimi burda kozalaşarak Kürdistan’ın dağlarında ve ovalarında kelebek olarak havalanacağını söyleyebiliriz. Tabiki bu, Kürt-İslam yorumu diğerlerinden çok farklıdır ve siyasal-egemen islamla hiç bir benzer tarafının olmamasıdır. Yani  bu yeni Kürt-İslam yorumu Kürtlerin üstün bir ırk olduğunu asla öncelemiyor. Aksine Kürtlerin Müslüman dünyasında en fazla zulüm ve hakaret gören, tek uluslaşmayan millet olduğunu İslam bilimini ve diğer bilimler ekseninde yeniden münazara ve muvazane etme eylemi olarak değerlendirebiliriz. Haddimi aşarak Kürdistan’lı alimlerden, aydınlardan, düşünürlerden ve büyüklerimden özür dileyerek  Kürt-İslam yorumu üzerine ilk olarak tarafımdan kaleme aldığım “KÜRDİSTAN MESELESİ, ONTOLOJİK VE SOSYOLOJİK BİR AYETİR” adlı makalem  belki sorunuza cevap olur diye düşünüyorum.  Tabiki bu Kürt- İslam yorumu, yeni ve genç olduğu için özellikle Türk devletini rahatsız ettiği kadar en az Türk İslamcılarını da o derece rahatsız ettiği bir gerçektir.

A.K : Son dönemlerde Kürt sorununa çözüm amaçlı “Akil adamlar” tartışmaları gündemde. Akil adamları hakkında fikirleriniz nelerdir ?

K.A :  Türk devleti, işgal ve sömürgecilik yüzünü  “Akil adamlar”  maskesiyle transantalize ettiğini düşünüyorum. Şimdi bu “akil adamlar” komisyonunda bulunan Türk İslamcılarına, Türk solcularına ve Türk  liberallerine şu soruma cevap vermelerini istiraham ediyorum:   Kürtler tarafından beş bin yıl boyunca üzerinde yaşadığınız vatan topraklarınız  işgal edilmiş olsaydı, İşgal edilen bu vatanın toprakları Kasr-i Şirin anlaşmasıyla ilkin ikiye ve daha sonra Lozan anlaşmasıyla dört parçaya bölünseydi, dilliniz yasaklansaydı, ülkenizin yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını kullanma tasarufu yasaklansaydı, bedenleriniz vahşice çarmıhlara gerilseydi, dünya milletler ve devletler topluluğunda adlarınız ve sanlarınız okunmasaydı ve bin yıl boyunca İslam maskesi altında Müslüman kardeşlik hikayeleriyle inanç ve zihin dünyanız dövülüp köle bir hayata mahkum edilseydiniz ve bir sabah uyandığınızda İslam kardeşliği ve halkların kardeşliğiyle uyutulup  aldatıldığınızı fark etseydiniz,  Kürtlerin de bu uyanış refleksinizi nötürlemek için size tekrar biz kardeşiz  söyleseydiler  siz ülkenizin topraklarını özgürleştirmek için devlet ülkünüzden vaz geçermiydiniz?

A.K  : Sonuç olarak genç okuyucularınıza vermek istediğiniz bir mesajınız var mı ?

K.A : Kürt gençleri, bir gün muhakkak Kürdistan davasını düşünceden kozaya, kozadan kelebeğe dönüştürerek ülkemizi özgürlüğe uçuracaklarına adım gibi eminim. Özellikle üniversiteli genç arkadaş, üniversitenin tüm imkanlarından yararlanarak kendilerini geliştirmelerini tavsiye ediyorum. Ayrıca bu kardeşlerimi çok önemsediğim için onlar adına bir yazı kaleme alıp onlara armağan etmek istiyorum. Selam, sevgi ve saygılarımı gönderiyorum. Ayrıca size hem safrettiğiniz emekten  dolayı ve hem de  bu imkanı bana sağladığınız  için teşekkürlerimi sunuyorum…

09/04/2013

Özgür Gündem Gazetesi

Peymanê Lozan