1 MAYIS 

Not: Bu makale ilk olarak 2014 tarihinde Özgür Politika gazetesinde yayınlanmıştır.  Kadir amac imza günü
  1. yüzyılın sonlarına doğru endüstri sınıfının gelişip serpilmesiyle birlikte, emek sınıfının örgütlenmesi ve 1848 işçi ayaklanmasını beraberinde doğuracaktı. İnsanın canavarlaşmasını ve timsahlaşmasını sağlayacak bu yeni iş gücünün efendileri, merkantilistler ve onların uzantıları olan komprador sınıfı olacaktı. Bu açgözlü canavar sınıfın, ilk hesap defterini “gizli el” yöntemi ile tutan, formüle eden, açgözlülük, hırsızlık kültürünün meşrulaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlayan kişi Adam Smith olacaktı.

Son olarak, sermaye ve emek ilişkisine ”makro ekonomi”  yöntemiyle balans ayarını verecek kişi ise John Maynard Keynes olacaktı. Keynes’in ekonomi modeli,  Richard Falk’ın “Yırtıcı Küreselleşme” kavramsallaşmasını doğuracaktı. Dolayısıyla Richard Falk’ın kavramsallaştırdığı bu “Yırtıcı Küreselleşme” emekçi sınıfın yeni canavarı olarak karşımıza dikilecekti.

Bundan yüzyıl önce, Amerika ve Avrupa kıtasında emekçiler günde en az 14-15 saat çalıştırılıyor ve  tüm sosyal haklardan mahrum bırakılıyordu. 19. yüzyılın başlarında kapitalist sınıf, Amerika ve Avrupa’da zirve noktaya ulaşarak, sömürülen emeğin üzerinde koca bir cennet inşa edecekti. İnşa edilen bu koca cennetin bedeli olarak yerküre ölçeğinde milyonlarca emekçi, açlık ve sefaletle baş başa bırakılacaktı.

İşte tam böylesi bir ortamda Amerika emekçi sınıfı, 1 Mayıs 1886’da  350 bin işçinin katıldığı Mayıs grevlerini başlatacaktı. On binlerce Amerikalı emekçi Şikago sokaklarını inim inim inleterek, kapitalist sınıfla hesaplaşacaktı. Ancak vahşi kapitalizm’’ emekçilerin bu hesap sorma girişimlerini bedenlerine kurşun yağdırarak karşılık vermiştir: Emekçilerin bu hak arama girişimleri sonucunda fabrika işçileri öldürülecek; sendika yöneticileri, yazarlar ve demokratik çevreler gözaltına alınacak ve 11 Kasım tarihinde idam edilecekti. Bu vesileyle Amerika işçi federasyonu 1888 yılında öldürülenlerin anısına 1 Mayıs gününü İşçi Bayramı olarak ilan edecekti. ,

Kürdistan tarihinde ise;  Kürdistan işçi hareketi 12 Temmuz 1946’da Kerkük şehrinde ilk başkaldırısını yapmıştır ve her yıl Kürdistan’lı işçiler bu tarihi günü anmaktadırlar.

Modern Türkiye tarihinde işçi hareketi ise çok zorlu badirelerden geçmiş ve  ta günümüze kadar gelmiştir.Türkiye’deki örgütlü emekçi sınıfın her hak arama girişimi, Kemalist rejim ve yaratılan sermaye sınıfı tarafından şiddet, ihlal ve mağduriyet yaratmakla engellenmiştir. Türkiye’de emekçi sınıf ilk 1 Mayıs kutlamasını 1909 yılında Üsküp’te yapmıştır. Daha sonra 1976 yılında T.C’nin kolluk güçleri, İstanbul Taksim meydanında 1 Mayıs kutlamasını yapmak isteyen kalabalığın üzerine, kurşun yağdıracak ve 37 işçinin hayatına son verecekti.

Son olarak 2009 yılında TBMM’de görüşülen 1 Mayıs İşçi Bayramı, TC’nin resmi bayramı olarak yasallaşacaktı.  Türk devleti 1 Mayıs işçi bayramını  resmi gün belirlemesine rağmen, emekçilerin her yıl işçi bayramını  taksim meydanında özgürce kutlamasına engel olmaktan ayrıca imtina  etmeyecekti.

Yalnız, sermaye ve emek sınıfının bu zıtlık mücadelesini, 200 ya da 500 yıllık zamana sığdırmanın bilimsel olmadığı gerçeğini ayrıca hatırlatmakta yarar var.  Çünkü kadim insanlık tarihinde emek, hak, adalet ve özgürlükten yana olan bir çok büyük sosyal adaletçi şahsiyet; emek adına sermaye sınıfıyla mücadele etmiştir.

Örneğin, sosyalist Zerdüşt Kürt peygamber Mazdek, Marx’dan 1400 yıl önce; sanayi, toplumsal üretim ve buhar makinası ortaya çıkmadan, yaşamın tüm nimetlerini tekelinde toplayan (altın ve iktidar) sınıfın dar bireysel mülkiyetine karşı örgütlenerek galebe çalmıştır. Mazdek’in talebelerinden olan Husrev-Mubad, sosyal adalet için, altın ve iktidar sınıfına karşı geldiği için kellesinden olmuştur. Öyle ki, emek ve sermaye sınıfının bu zıtlık mücadelesini Ali Şeriati Kuran’da tespit edecek, Habil’i emeğin, Kabil’i ise sermayenin temsilcisi olarak “İslam ve Bilim” kitabında formüle edecekti.

Sonuç olarak, bu iki zıt kutup insanlık ailesinin beş binyıllık tarihinde şu misyonu oynamıştır: Emek aydınlığın,  sermaye karanlığın temsilcisi olmuştur. Dolayısıyla iyilik, kötülük, temizlik, kirlilik, doğruluk, yalan, emek, sömürü, adalet, zülum, özgürlük, esaret gibi kavramlar, bu iki zıt kutbun sembolleri olmuştur.

“Ekmeği elinden alınıp,  Muaviye sermayesine karşı gelmeyene şaşar kalırım.” diyen Ebuzer’in sözüyle makalemi sonlandırıyorum ve Ez roşanê xebatkarê Kurdistonon û xebarkar ê dînya bımbarek û piroz kena!

kadiramac@hotmail.com

 

KÜRT HALKI ABDULLAH ÖCALAN HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR!

Bazı liderler, zekalarını ve enerjilerini yönetme işlerinin çoğunu kontrol etmeye ayırır; detaylara düşkün ve her şeyle uğraşma meziyetine sahiptirler. Ancak bazıları da tam tersine her şeyle uğraşmaz, bir dizi önemli meselelerde idare etme insiyatifini kullanır ve genellikle idare işlerinin çoğunu güvendiği ve emri altındaki görevlilere bırakır.  

Eleştirmenler ve yönetim uzmanları her iki lider profilini yanlış bulur ve bunun yerine vasat ve mutedil bir yol izleyen liderin çok daha başarılı olacağını önerir.  Bu mahfilde, Hobbes ve Machiavelli, siyasi hareketleri yönetme hususunda, liderleri kurnazlığa ve manipülasyona teşfik eder.  

Eleştiri sanatı, kültürü ve teorisi üzerine sanırsam  en kapsamlı çalışmalar yürüten ”Frankfurt Ekolü”dür. Bu ekolün üyeleri olan yüzlerce düşünür, ”eleştiri teorileri”ni bilimsel ve entelektüel zaviyede gerçekleştirmiştir. 

Gerçekçi düşünmeyenler zalim ile mazlum, yöneten ile yönetilen, hak ile batıl arasındaki farkı, geometrik ve aritmetrik bir hesapla ortaya koyamazlar.  Çünkü ütopyacı düşünceler hayatı bulanık görür. Tıpkı Goethe’nin ”Fauts”u gibi, ”Ah şu an, o kadar güzelsin ki, ebediyen öyle kal!”  

Realistler ve Post Modern Düşünürler ”bu şey berraktır” ya da ”kesin  böyledir” demiyorlar; belirsizlikle temas kurarlar, ondan bulduklarını, gördüklerini ve his ettiklerini bilim dünyasıyla paylaşırlar.

Dolayısıyla doğruluk sabit bir şey değildir; bugün doğrudur, yarın doğruluğu yanlışlama ihtimali yüksektir! Ama hakikat öyle değildir; çünkü hakikat ontolojik ve primordiyal yasalardır. Kişinin bir ”şeyin” farkında olmaması, mekan ve zamanı geometrik ve aritmetik hesaplayamaması demektir! Sanırsam şunu demek istiyorum:  

 Ahmaklara her gün gülüyorum (!) Çünkü olmayan bir şeyi olmuş gibi gösterirler. Eleştiriyi ve sevgiyi birbirine karıştırarlar ve aynı klasmanda görürler. Yapamadıkları bir şeyi başkasına söylerler, iyilikten çok bahs ederler; ama kalplerinde sadece kötülük barındırırlar! 

Hiç bir şey olmayıp (sıfır)  kendini bir şey zan eden ve suyun üzerinde yürümeye cesaret eden bu sarhoşların sayısı bir hayli fazlayken; Kürt düşünce dünyasında eleştirel teorisyenlik yapabilen bir yazarın hala içimizden  çıkmamış olması düşündürücüdür! Oysa ki bilinmsel değerlendirmeler ve eleştirel teoriler özgürleştirir. 

Lider ve liderin misyonuna yönelik yapılan ”eleştiri teorileri” konusunu Kürt lider Abdullah Öcalan üzerinde somutlaştırmak istiyorum. Kürt yazarlar liginde şimdiye kadar Abdullah Öcalan’ın liderlik performansıyla ilgili tek bir eleştirel makale ve tek bir eser yazılmadı. 

Bunun yerine Abdullah Öcalan’ın şahsını hedef alan Küfür, aşağlama ve iftira içerikli yazılar yazılmakla yetinildi. Öyle ki bu fırka her fırsat bulduğunda Abdullah Öcalan’a ağza alınmayacak çirkin sözler savururken, benim de bu küfür orkestrasına katılmam için özel bir çaba harcandığını söyleyebilirim!

 Diğeri ise PKK içinde  Abdullah Öcalan’ı ilk putlaştıran, marjinal ve radikal gruptur. Öcalan’dan çok daha Öcalancı olan, onun isimiyle isim yapan, düzen kuran ve  kendine rakip gördüklerini Öcalan ismiyle dışlayan, hedef gösteren ve tasviye eden bu tür Apocuları Abdullah Öcalandan dinleyelim: 

”Benden daha muthiş bir Apocu ortaya çıkıyor, ”en doğru apocu benim diyor” ”Nasil Kürt olduğunu ispatla” diyorum. Eylemde, anlamada, okumada ve örgütlemede hizmet yok; ama isim yapmada da üstüne yok. Önünü bıraksam hepsi beni kat be kat aştığını söyleyecek. Hepsi astığı astık kestiği kestik” SERXWEBUN, Şubat 1993

Bu ‘‘çok bilmişler” fırkası Öcalan’ın liderlik misyonuyla ilgili bilimsel bir çalışma ortaya koymaları gerekirken, Küfür, iftira, manipülasyon ve PUTLAŞTIRMAYI tercih ettiler. Bu duruma bilimsel şahitlik yapmam gerektiğini fark ettim ve 25 Şubat. 2020 tarihinde ”PKK lideri Abdullah Öcalan’a Mektup” başlıklı bir yazı kaleme alarak mütefekkir olma sorumluluğumu yerine getirdiğimi sanıyorum. 

Doğrusu Abdullah Öcalan’ın hayatı, elem ve kederden başka bir şey değildir! Çok büyük bir sorumluluk altında olduğunu, koşulların kendisini çok zorladığını, müzakere edecek bir kaç Kürt fikir insanına ihtiyaç duyduğunu, halkına ÖZGÜRLÜK  SÖZÜNÜ verdiğini ve halkın ona sonsuz güvendiğini his edebiliyorum. 

Evet, bazıları Öcalan’ı sevse de sevmese de  Kürt halkının ezici çoğunluğu onu  kurtarıcı bir lider, işgalçi devletlerle müzakere masasına oturması gösterilen bir lider, tüm dünya’da tanınan bir lider ve yüreklerinin başkenti gördükleri bir lider görüyorlar. 

Yeri gelmişken değerli okurlarıma Öcalan hakkında ne düşündüğümü paylaşmak istiyorum: Bir dizi  konularda onun gibi düşünmesem de  şu gerçeği söylememe engel değildir: Abdullah Öcalan’ı felsefe, sosyoloji, modernizim ve siyaset bilimi konularında yetkin bir müteffekir ve hatalarıyla birlikte genel anlamda başarılı bir lider görüyorum! 

Evet, Kürtler içlerinde dünyaca ünlü, akıllı ve barışsever bir lider çıkarmayı başardılar! İkincisi, içlerinde çıkardıkları bu lidere bağlılar; ona güveniyorlar, onu seviyorlar, değer veriyorlar, büyükleri ve öğretmenleri görüyorlar! 

 Bu liderin ”barış süreci”ni, realist ve paragmatist bir epistomoloji izleyerek, başarıya tam imza atmışken; tercübesiz ve marjinal bir kaç HDP’li yöneticinin  herşeyi alt üst ettiğini düşünüyor. 

Ancak Türkler henüz Kürtler gibi içlerinde  akıllı ve barışsever bir lider çıkaramadılar! Türkler aralarında akıllı ve barışsever bir lider çıkarmayı başarabilirlerse, çıkaracakları bu lider Abdullah Öcalan ile el sıkacaklarını düşünüyorlar! 

Dolayısıyla 50 yıllık savaşı engelleyen tek şeyin, akıllı ve barışsever liderlerin politik stratejileri ve şansına ortaya çıkacak GÜÇ DENGESİDİR! Siyaset bilimcilere  göre,  güçlü değilseniz egemen olan güç sizi, rüzgarın yaprağı savurduğu gibi savurur. Hiç şüphesiz güç askeri, siyasi, ekonomik, medya ve psikolojik amilleri kapsar. İkincisi, güçler birbirlerini dengelemediği zaman, kaos ve tedhiş iklimi hüküm sürer. Ama güçler birbirlerini dengelediği vakit, şekavetin yerine  suhulet geçer. Gene de siyaset bilimciler en iyi güç türünü rasyonel ikna yöntemini referans gösterirler. 

Bu zaviyede Kürtlerin, geometrik ve aritmetrik gücünü hesaplayarak HDP’yi teorileştiren PKK lideri Abdullah Öcalan, HDP‘yi pratik alana kanalize eden  ve milyonlara mal eden gene PKK’ nin real gücü bir gerçek!

Son olarak şunu söylemek istiyorum:Türkler, Araplar ve Farisiler biz Kürtlerin öğretmenleri değildir! Biz Kürtlerin öğretmeni  Kawayê Hesinker, Ehmedê Xanî, Qazî Mihemed, Cigerxwîn, şehidlerimiz ve Abdullah Öcalan’dır. 

Müfit Yüksel’in, HAMAS, IŞİD ve AKP Aşkı!

 

                      Müfit Yüksel’in, HAMAS, IŞİD ve AKP Aşkı!

Sevgili okurlar!

Benim işimin modernizim, felsefe, siyaset bilimi, siyaset sosyolojisi ve İslam teolojisi konuları olduğu biliyorum! Bugün bu çizginin dışına çıkacağım ve Müfid Yüksel’in amellerini anarşist bir yazıyla kaleme almış olacağım.

Çünkü Kürdistan ülkesinin hürriyet mefküresine ihanet ve düşmanlık yapan içimizdeki mezellet unsurları entelektüel zaviyemde kötü amellerini teşhir etmek insani, İslam’i ve Kürdistan’i görevimdir.

Beni Müfid Yüksel’i yazmaya sevk eden amilin 25 Ekim 2023 tarihinde ‘’Twitter Sosyal Medya’’ hesabımda yaptığım aşağdaki paylaşımda rahatsız olup, şahsıma yönelik sarf ettiği cahil sözlerine bilmukabelede bulunma hakkını vermiştir.

Bay Müfid Yüksel!

İslam Peygamberi bir çobandı. Bu çobanın ağzından çıkan ‘la’ sözcüğü Mekke Site Devletinde, eskiden olan köle ve efendi ilişkisini atomize edecek ve  bu diyalektiğin kurulmasını zorunlu kılacaktı.

Öyle ki bu çobanın yaşama, insana, sevgiye, barışa  ve özgürlüğe dair söylediği sözler; Promete’nin Zeus’a, Spartaküs’ün Romalılara  karşı söylediği sözlerden daha fazla teveccüh ve taraftar bulacak; köleleşmiş akılları  ve vicdanları  harekete geçirecekti. İslam Peygamberi ve dava arkadaşlarının gerçekleştirdikleri bu sevgi, ahlak ve sosyal adalet devrimi ne yazık ki, İslam Peygamberinin hemen ölümünden sonra o toplumun eski  ekabir sınıfı tarafından tekrar İslam adına egale edilecekti.

Peygamberin takipçilerine ve insanlık ailesine armağan ettiği bu sevgi mahşeri ne yazık ki, saltanat ve ırk İslamına tahvil edilecekti.  İslam’ın bu köleleştiren yeni paradigması, teolojik  anatomisini ve omurgasını saltanat kültürüyle  betonlaştıracaktı. İslam’ın silahıyla elegeçirilen bu İslam, Allah adına memleketler  işgal ediyor, Allah adına kadınlara tecavüz ediyor, insanların malları ganimet olarak el koyuyor, sahih  İslam’ın anatomisi, muhkem ve müteşabih ayetlerle sağlı, sollu,önlü ve arkalı döverek sersemleştiriliyor  ve  bu uyduruk  İslam’a biat etmeyen her kim olursa olsun vahşice tekbirler eşliğinde katl ediliyordu.

Böylece Peygamberin  ilk vaaz ettiği İslam; askatolojik, etik, estetik ve öğüt yörüngesinden çıkarılacak; saltanat, krallık ve siyasal otorite yörüngesine oturtulacaktı. Bu İslam; siyasal egemenliğini ise Kuran, sünnet, icma ve kıyas metodolojisine tahvil ederek meşruiyetini ilan edecekti. Buna karşı çıkan muhaliflerini ise “sedd-i zerâ” karinesiyle ehli bidat olarak terörize edecekti.

Her ne kadar, ırk ve saltanat İslam’ın siyasal zihin kodlarını haritalaştıran Nizamülmülk, Gazali, İbni Haldun ve Bilgiye Hikme  gibi kurum ve kişiler olsada, ırka ve saltanata dayalı bir İslam’ın en güçlü tezahürleri  halife Osman döneminde belirginlik kazanmıştır.

O dönemin, mele ve mütref sınıfı tahrif edilen bu İslam’ın  egzostik enstrümanlarını kullanmaktan imtina etmeyecekti. Öyleki, Peygamberin  cenazesini iktidarları için dört gün bekletenleri, Peygamberin kızını tekme tokat dövenleri ve ehlibeytini vahşice katl edenleri,  ‘’firdevs  cennetinin bahçeleri’’  ve  bu cennet bahçelerinin sakinleri olan ‘’hürilerle’’ müjdeliyordu.

 Heyhat! her ne hikmetse, bu ‘’Firdevs cenneti’’ ve ‘’hüri’’lerle müjdelenenler arasında Peyamberin en samimi dava arkadaşları Bilal, Zeyd, Ammar ve Ebuzer yoktu. Bu yaman çelişki, ırka ve saltanata dayanan  İslam’ın entrikalarını fazlasıyla ortaya çıkarıyordu.

 Bahs konusu ettiğimiz  bu entrikacı İslam’ın  Rahle-i Tedrisatından geçmiş, inanç ve amel sıkalasını bununla inşa etmiş, mustekbir ve tağuti Türk devletine dost ve IŞİD bağilerine gönül kaptırmış olan  Müfıt  Yüksel’den bahs etmek benim için insani, İslam’i ve Kürdistan’i bir görev olmuştur.

 Mufit Yüksel’in babası molla Sadrettin Yüksel’i 1991 yılında  Fatih’teki evlerinde iki arkadaşımla birlikte ziyaret etmiştim. Hal-hatır faslından hemen sonra sevgili Sadrettin hocaya şöyle  sormuştum: ‘’Seyda, biliyorsunuz  seçimler yaklaştı, bazı kardeşlerimiz Refah partisine oy vermemizi tavsiye ediyor; ancak  henüz bu  konuda karar almış değiliz. Refah Partisine oy vermemiz İslam’i kurallara göre caiz mi?

Seyda: “ Hayır oğlum, kesinlikle caiz değildir. Çünkü Türk devleti ‘’darü’l-küfr’’ devletidir ve Refah Partisi de küfr devletinin  bir parçasıdır. Dolayısıyla düzen partilerine oy vermek caiz değildir ve kim oy verirse, otomotikmen müşrik olur ” demişti.

Bay Müfid Yüksel!

80 ve 90’lı yıllarda Türk Devletine “TÂĞUT” ya da “darül küfür” diyordunuz! Öyle değil mi? Hayrola! Bugün de ‘’Tağut’’ dediğiniz ‘’Çankaya Puthanesi’’ne tilavetler eşliğinde secdeye durmuş ve ona yemin ediyorsunuz! Bu durumda müşrik olmuyor musunuz?

Acaba sevgili Seyda hayata  olmuş olsaydı, oğlu Müfit Yüksel’in TC, IŞİD, HAMAS, Hud-Par-Hizbullah-kontra, AKP ve Saadet Partisi unsurlarını kendine dost ve Kürdistan siyasetçilerini, yurtseverlerini, aydınlarını ve  savaşçılarını kendine düşman seçmesine karşı nasıl bir tepki vereceğini doğrusu ben de  merak ediyorum!

Ey! hayatını Türk ve Arap İslamcıların kıcını koklamakla geçiren Müflis adam, Sevgili Muhammed’in düşmanları Sıffın’da Kuran’ı kuşatma altına aldılar. Sıffın’da, Kuran’ın gerçek temsilcileri olan ehlibeyt, Kuran’ı katillerin, günahkarların ve hırsızların eline kaptırdı. Suikastçi Kays oğlu Eş’as’ın  elinde bir Kuran, hayatı günahlarla geçiren  Musa el- Eşari’nin elinde bir Kuran,  hayatı tilkice yaşayan Amr Bin el-As’ın elinde bir kuran,  aklını ekmek peynirle yiyen katil  İb-ni Mùlcem’ in elinde bir Kuran, Tevrat’ın tüccarı  Kâ’b el-Ahbâr’in elinde bir Kuran.

Ey! Müflis adam!

Özellikle bu iki yıldır seni takip ediyorum. Bakıyorum siz de Kuran’ı vesayetinize geçirmişsiniz, onunla geçimini sağlıyorsunuz, küfür ve cehalet üreten dilinize dolanıyorsunuz, Kendini Müslümanlığın  kabesi ve İslam’ın hamisi görüyorsunuz. Senin  gibi yamuk ve arızalı Müslüman olmak istemeyen Kürt siyasetçilerini, kürt savaşçılarını ve  Kürdistan ülkesini İslam’ın düşmanları  olarak tekfir ediyorsunuz.

 Tağuti ve  mustekbir Türk devletinin sarayında, yeşil cübbeli belamlar ve gecekondulu kırmızı papyonlu İslamcı entellerle birlikte Türk sultanına  tilavetler eşliğinde bazen ayet, bazen hadis, bazen  şiir okuyorsunuz. Bazende Türk Sultanları için, Allah’ın helal kıldığını haram ve haram kıldığını helal yapıyorsunuz. Kürt olduğun için, senden emin olmaları için ekranlarda ve TWİTTER ODALARINDA mübarek Kürdistan  ülkesine ve Muhavvid  savaşçılarına  ‘kafir’’ diyorsunuz.

Kürt savaşçılarına olan bu düşmanlığından dolayı, IŞİD ve AKP bağilerin gönlünde  taht kuruyorsun ve bunun karşılığında tağuti Türk devletinin sultanından bir Osmanlı Cülus bahşişi  alıyorsun. Ve bu Osmanlı Cülus bahşişi  midene  indiriyorsun, miden baş  üstünde başın mide üstünde ve bu midenin  üstünde Türk bayrağını dalgalandırıyorsun. Sonra Plastik beyninle ve sentetik fikirlerinle, günah ve cehalet üretiyorsun ve bu  üretiklerinden kendine  cehennemde küfürden bir ev inşa ediyorsun. Ve en  önemlisi İslam adına başkalarını seküler yaşamla itham ediyorsun, diğer taraftan “İstanbul Büyükşehir Belediyesi  Harita ve Kadostro Müdürlüğü”nde milyarlık ihaleler kovalıyorsun Bravo sana müflis adam(!)

Ey!Müflis adam!

Kürdistan ülkesinin, bağımsızlık ve hürriyet davası karşısında  gözlerin Abdullah Bin Selül gibi oportonist, İslam’i ahlakın ve tanıklığın kabül ahbar  gibi provakatif, hukuk ve adalet anlayışın Musa el eşar gibi konformist, Siyasi ahlakın, amr bin el as gibi dezenformasyon, ahiret bilincin  Abdurahman bin Avf gibi secularist, inanç iklimin İbnül Mülcem gibi enfeksiyonal, zihin dünyan  mezhepler gibi antagonizmal ve cesaterin  hizbuldomuz fırkası gibi korkak.

 Ey Müfit Yüksel! Değersizliğin adresi ve kıyametin alâmet-i fârikasisin. 

 Çünkü; Ocak 09, 2016 tarihli  Yeni Şafak  köşe yazınızda şöyle diyorsunuz:“Kürtlerin ümmet ile yollarını ayırmaya, İslam’dan kovmaya yönelik çaba ve tutumların günümüzde ciddi boyutlar kazandığını esefle gözlemlemekteyiz. Bir yandan, Kürtler içindeki seküler/din karşıtı ulusalcı çevrelerin, PKK ve uzantılarının, Kürtleri Müslümanlıktan, ümmetten koparmaya yönelik çabaları yoğunluk kazanmıştır.”

  Ey!Müflis adam!

 ‘’Ümmet diye bir kurum mu var? Bütün Müslüman milletler bu  kurum etrafında birleşti de bir Kürtler mi ayrı düştü? Bu kurum nerdedir, ne iş yapıyor, bize söyle de bizde gidip Arapların 22 devlet,  Türklerin  11 devlet ve Farsların  4 devlet sahibi olduğunu ve Kürtlerin de  bunlara kölelik yaptığını şikayet edelim.

 Ülkesi işgal, ontolojik varlığı inkar, fizyolojik varlığı din kardeşleri tarafından çarmıha gerilen ve siyasal egemenliği elinden alınan Müslüman bir milletin siyasetçilerine ve savaşçılarına utanmadan “Kürtleri İslam’dan uzaklaştırıyorlar” diyorsunuz.

 Verdiğin bu kötü hükümden dolayı, Allah seni kahr etsin ve cehennemde  odun taşıyan hamal yapsın! Çok daha kötüsü, Erdoğan ve Hamas’ın elebaşlarıyla seni haşr etsin!

 Çünkü yükezibunsun, Kürt siyasetçileri ve Kürt savaşçıları asla ve asla idia ettiğiniz  o zelil  iftiradan ırak ve firaktırlar. Kürt siyaseti ve Kürt savaşçıları Kürdistan ülkesinin bağımsızlık  ve hürriyet davasıyla iştigal etmektedirler ve siz onların yaratığı değerler ve emekler karşısında  bir hardal tanesi kadar değilsin!

 Ey! Müflis adam!

 Kürt milleti, Kürt siyasetçileri ve savaşçıları bin dört yüz yıldır yeryüzünde hiç bir Müslüman milletin ve sapık İslamcı fırkaların yapmadığı kadar, Allah’a  huşu  ve takva içinde secde ediyorlar. Oysaki  İslam toplumlarını, seküler,  mataryalist,  hedonist ve paganist  bir  inancın  iklimine transformasyon eden, eteklerine tutuştuğunve  biat ettiğin mustekbir Türk, Arap, Fars devletleridir.

 Kerhane  ve meyhaneler eşliğinde ‘’Çankaya  Puthanesi’’ne secdeye duran  senin Yeni Şafak gazetendir. Sevgili dostum İzzetin  Yıldırım hocamı ve yüzlerce dindar insanlarımızı domuzbağı yöntemiyle katl  eden hizbuldomuz fırkasıyla oturup kalkan sen değil misin?

 Kürdistan ülkesi  İslam ülkeleri içinde, kerhanenin,  mayhanenin, eğlencenin, fuhuşun, alkolin,  uyuşturucunun lüx yaşamın, ateistliğin, kapitalist yaşamın ve Dubai gökdelenlerin en  az olduğu ülke olduğunu bilmiyor musunuz?

  İslam ülkeleri  içinde camilerin, mescidlerin, medreselerin ve tessetürün  en fazla olduğu  ülke gene  Kürdistan ülkesi olduğunu bilmeyecek kadar köylü müsünüz?

 Ve, en önemlisi; Kürt halkı ve siyaseti zerre miskal kadar İslam’ın, ulvi ve muşeref değerlerini,  milletleşme ve devletleşme temayüllerine  alet etmemiştir. Mamafih, milletleşme ve devletleşme temayülüne tenezzül ve tefessül etmiş olsaydılar; bugün bahs konusu ettiğin o uyduruk ümmetin sömürgesi olmazdılar değil mi bay MUFLİS?

 Ey! Müflis adam!

15 Şubat, 2016 tarihli Twitter hesabınızda şöyle diyorsunuz: Önce bu çirkin sözlerinize hokkalı bir tokat indirmek istiyorum: Yalınayaklı Kürt milletinin ve  sevgili PYD’li siyasetçilerin ve sevgili YPG’li savaşçıların ayaklarının altındaki mikrop kadar bile kıymetinin olmadığını bilmeni isterim.

  Ey Müflis adam!

Twitter üzerinde sarf ettiğiniz bu sözlerinle İŞİD,  Hamas, T.C ve AKP bağilerine dost, Müslüman Kürt savaşçılarına ve siyasetçilerine  düşman olduğunu net bir şekilde  ilan etmiş oluyorsunuz!

Şimdi siz kendi öz toprakları üzerinde yaşayan, kendi öz vatanını savunan, halkını IŞİD kafirlerinden-teröristlerinden koruyan, PYD ve YPG’nin derhal  Rojava Kürdistan’dan çıkarılmasına hüküm veriyorsunuz.

 Batı  Kürdistan  ülkesini işgal eden, Kürt milletinin siyasal egemenliğini elinden alan, binlerce Kürt kadınını demir kafeslerde cariye  olarak satan, Kürt savaşçıların kafasını odun  hızarlarıyla vahşice bedeninden ayıran IŞİD  kafirlerin, rojava  Kürdistan’ı işgal etmesini cani gönülden arzu ettiğinizi çok iyi biliyorum.

İkincisi, Kürdistan’ı yakıp yıkan ateistler mi, Yahudiler mi, İsrail Devleti mi,  Hiristiyanlar devletler mi Hiristiyan milletler mi?    

 Elbette ki, onların olmadığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. Oysa ki Kürdistan ülkesini  yakıp yıkanlar ve yalın ayaklı halkını çarmıha geren tedrisati rahlesinden geçtiğiniz modern çağın Emevi, Sefavi ve  Osmanlı  Cihatcılarıdır.   

 Bu cihatçıların  fihristi  işgal, ganimet, tecavüz, bağilik, haydutluk, barbarlık, hırsızlık, cahillik, mustekbirlik, bencillik, görgüsüzlük, kültürsüzlük,  insanları  diri diri kesme,  hak-hukuk ihlali, kalpazanlık, dört eşlilik, işkence, sürgün, köleleştirme, eşekleştirme, eğitimsizlik, ufurukçuluk, putperestlik, mezara tapma, Peygambere tapma, dört halifeye tapma, mezhebe  tapma, lidere tapma, sekse tapma, paraya tapma, makama tapma, otoriteye tapma ve İslam’ı İslam’la dolandırmak  kadar, baş döndürücü ve sınır bozucudur!

Ey Müflis adam!

 Biz Kürtlerin ülkesini işgal eden İsrail mi?

 Biz Kürtlerin dilini yasaklayan İsrail mi ?

 Biz Kürtlerin nazik civan bedenlerini çarmıha geren İsrail mi?

Ey! Müflis adam,  

demir kafaslerde canlı canlı insan yakan IŞİD kafirlerine söyleyecek bir sözün  yokmu?  Rojava Kürdistan’i bombalarla döven, sivil halkını vahşice katl eden ve Afrini işgal eden  T.C’nin  Kasrü’l-Beyza Saray’ında oturan münafık Erdoğan ve onun tetikçisi olan Hakan Fidana söyleyecek bir sözün yok mu?

 Fidan  Güngör, İzzetin Yıldırım ve Ubeydullah Dalar’ı tekbirler eşliğinde alçakça katl eden hizbuldomuz fırkasına söyleyecek bir sözün yokmu?

 Kürt gençlerini vinçlerde vahşice sallayan Muaviye  kafalı ayetullah rejimine söyleyeceğin bir sözün yok mu?

  Biat ettiğiniz ve İslam’ın hamisi gördüğünüz ‘’Yahudi Cesaret Ödülü’’ alan ve TEK Müslüman olma ünvanını elinde buklunduran Recep Tayyip Erdoğan’a ‘’ALÇAK’’ demeyecek misin? 

T.C’nin 23 yıl içerisinde vahşice katl ettiği dört yüz Kürt çocuğu için bir demet sözün yok mu?

Bodrumlarda Müslüman milletimizi canlı canlı yakan, Kürt  çocuklarına yaşlarından fazla kursun sıkan, Kürt gençlerini katl edip panzerlerin arkasına bağlayıp yerden sürükleyerek teşhir eden, savaşçı Kürt kadınları öldürdükten sonra çırıl çıplak soyup kahramanlık bozunu veren, camiilerimizi, Aziz Kuran’ı Kerimi ve şehirlerimizi delik deşik eden, terörist Türk askerlerine ve işkenceci Türk  polisine  söyleyeceğin bir sözün, bir ayetin ve bir hadisin yok mu?

 Ey Müflis adam!

03 Ara 2015  tarihli başka bir Twitinizde  şöyle diyorsunuz: “Latince  Kürtlere Latin harfi dayatmak, Kürtleri İslam’dan koparıp, ateistleştirme, Kürdistan’ı tümü ile Endülüsleştirme projesidir.” Peki, bay Müflis! 

Aşağdakilerden hangisi Allah’ın resmi dilidir sizce? (!) 

(A) Arapça B) Latince.

 Arap  ilahiyatıyla eşekleştirildiğin için mühtemelen A) şıkkı diyeceksiniz. Çünkü sana göre, Allah’ın ve Kürt’ün dili Arapçadır. Ancak Kuran senin gibi hüküm vermiyor ve  senin kösele suratına şu iki ayeti çarpıyor: “Göklerin ve yerin yaratılmasıyla dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir.” (Rum,22),  

 “Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. (Hucurat,13)

  Ey Müflis, Sen kim islam olmak kim! Sen kim Müslüman  olmak kim! Sen kim insan olmak kim! Sen kim Kürt olmak kim! Hayatını tağuti Türk devletine hizmet ve Türk İslamcıların kıcına nuska yazmakla  geçirmişsiniz.

Artık İslam’ın silahıyla milletimize ve ülkemize suikast yapmanıza asla izin vermeyeceğim ve yükezibun suratlarınıza GÜÇLÜ KALEMİMLE, GÜÇLÜ KONUŞMA SANATIMLA VE GÜÇLÜ SİSTEMATİK DÜŞÜNCE FAKÜLTEMLE silleler indireceğim ey Muflis adam!

 Kadiramac@hotmail.com, https://twitter.com/KADIRAMAC

          Kürdistan Kamuoyuna!

                                     
09.09.2023 akşamı Frankfurt Kürt Kültür Festivalinden dönerken Almanya Krefeld kenti civarında Motosikletli 2 kişinin saldırısına uğradım. 2 gün hastanede kaldım, dün akşam saatlerinde taburcu oldum ve şu an evimde istirahat ediyorum. Sağlık durumum iyi.
Yaşadığım saldırıyı sosyal medya üzerinde herhangi bir biçimde speküle edilmesini doğru bulmuyorum. Yetkili mercilerden herhangi bir bilgi alındığımda kamuoyuyla paylaşacağım.
Bu süre içinde beni arayan, soran ve ziyaret eden herkese teşekkür ediyorum; selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Son söz; özgürlüğün iki düşmanı var: korku ve korkaklık. Korku ve korkaklık ne bana ne de Kürtlere yarıyor.
Kadir Amaç

PKK

Şehit Delil Ayhan şahsında tüm Kürdistan şehitlerine ithaf ediyorum!                    

                                         PKK

PKK; “hurûf-ı mukattaa”nın üç harfi!

Muhammed peygamberin ”Hilfü’l Fudul”lu!

Musa Peygamberin asası!

İsa peygamberin mucizesi!

Ahmed-i Hânînin Mem û Zîn’ı! 

 

Kürdistan ülkesinin  ayeti ve gönül dünyamın başkenti!

Heyhat! PKK, kimi zaman tufan!

kimi zaman namlunun ucundaki kurşun!

Kimi zaman Eshab-ı Kehf “mağara ehli”! 

 

Evet, PKK; mutlak sevgi!

Mutlak aşk!

Mutlak hürriyet!

Mutlak asalet!

 

PKK; vicdan, insan ve toplum!

PKK; hak arama, isyan, realite, hakikat! 

 

PKK, doğa!

PKK, kelebek!

PKK, güverçin!

PKK, kartal!

Gece: 02:44

Brüksel

Kadir Amaç

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Rewşenbîrên hêja yên ku welatê wan di bin dagirkeriyê de ye û mafên wan ên jidayîkbûnê bigire heya mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê jî tê înkarkirin û qedexe kirin!

Li ruyê cîhanê bi temamî, 56 dewletên misilman hene. Tenê 22 ji wan dewletên Ereban in. Baş e, ma em ronakbîrên Kurd ne sûcdar in ku Kurdên bi nifûsa xwe ya 50 milyonî û rûbera erdnîgariya 530 hezar metreçargoşe hê jî li ser gerstêrka me bêdewlet in? Dema ku li dijî çar parçeyên welatê me şerekî hovane diqewime, welatê me tê wêrankirin û hewl tê dayîn pêşeroja me were tarîkirin, em nikarin li hember tiştên ku diqewimin ji ber berpirsyariya rewşenbîrên rasteqîn xemsar bimînin. Di vê wateyê de pêwîstiyeke dîrokî ye ku rewşenbîrên Kurd li cîhanê, li çar parçeyên Kurdistanê û bi taybetî jî li Ewropayê hewldaneke sazîbûnê bidin meşandin.

Pêwîstiya me bi lezgînî bi yekîtiyek heye ku pişta xwe bi tu pêkhateyên leşkerî û siyasî ve girê nede li dijî jenosîda berdewam a li ser gelê me, li ser bingehê azadî û rizgariya me be, berjewendiyên me yên netewî di ser partiyan re bigire û xizmeta serxwebûna welatê Kurdistanê bike. Di bin statûya kolonyal û rizgariya neteweya Kurdistanê de ye.

Bi vê boneyê em bi berpirsyariya ku dawî li hebûna siyasî û leşkerî ya dagirkerên Tirk-Ereb-Fars li welatê xwe bînin, bêrêxistinbûna xwe veguherînin yekitiya neteweyî û bi hişmendiya zanistî, demokrasî û edaletê bi armanca netewetiya xwe tevbigerin.

Ji bo ku rewşa heyî bi awayekî realîst binirxînin, ji bo ku fikrên stratejîk ên bikêrhatî derxînin holê û ji bo pêkhateyên siyasî piştgirîya rewşenbîrî bê kirin, ez pêşniyar dikim ku bi navê “TEVGERA AZADÎYA KURDÎ ya AZAD” konferanseke berfireh bê lidarxistkin û li seranserê Kurdistanê zemîneke guftûgoyê ya berfireh bê çêkirin.

Karên partî, rêxistin û dezgehên siyasî cuda ne; lê ew dikarin nûnerên xwe bişînin konferansa ku em pêşniyar dikin. Li gel berjewendiyên neteweyî, saziyên siyasî jî ji bo hebûna xwe ya rêxistinî nîşan bidin, li berjewendiyên xwe yên rêxistinî-partî difikirin û temaşe dikin. Li aliyê din rewşenbîr di vê pêvajoya dijwar de nirxên netewî, rizgariya netewî, yekîtiya netewî û ronakbîriya civakî esas digirin.

Weke ku tê zanîn ronakbîr ew kes e ku azadiya gelê xwe an jî civaka ku tê de ye diparêze, hawîrdora dîrokî-civakî bi awayekî kur analîz dike, pirsgirêkan derdixe pêş û ji bo pêkanîna rewşek çêtir têdikoşe. Bi hişmendiya berpirsiyariyê jîngehek xweşiktir û xweştir. Bi kurtî, rewşenbîr ne xwedî partî, ne serok û ne jî berjewendî ye. Ronakbîr wijdan, pênûs, pirtûk û mamosteyê civakê ye. Yan jî pêxemberê civakeke ku hatiye tevizandin û bûye kole ye.

Di encama perçebûna Kurdistanê de şert û mercên kolonyalîzmê û belavbûna Kurdan li seranserê cîhanê, li Ewropayê dîasporayeke Kurd derket holê. Îro ji her demê zêdetir mecbûrî ye ku rewşenbîrên Kurd bibin yek. Pêdiviya lezgîn bi pêkhateyek rêxistinkirî heye ku bi berpirsyariya rewşenbîran li hemberî têkoşîna azadiyê ya her çar parçeyên Kurdistanê, di ronakbîriya civakî ya gelê me de bibe alîkar û mafên wî yên netewî biparêze.

Rewşenbîrên Kurd di demeke kurt de dikarin çi bikin? Bi zanîna wê yekê ku gelê Kurd rastî asîmîlasyoneke giran û heta qetlîameke giran tê, dikare rola pirekê di navbera partî û sazîyan de bilîze, her wiha bi parastinê re piştgirî û perspektîfek manewî bide doza neteweyî ya ku li her parçeyekî Kurdistanê pêş dikeve. Yekîtiya neteweyî ya di navbera partiyan de. Pêşxistina dostanî û peywendiyên dîplomatîk bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê, dewletên Ewropaya Rojava, welatên Îslamî, Neteweyên Yekbûyî, Parlamentoya Ewropayê û saziyên navneteweyî yên mîna wê re û globalîzekirina doza serxwebûna Kurdistanê dikare pêşengiyê bike.

Ji bo van pêşniyarên li jor û hîn girîngtir û lezgîntir pêwîstî bi konferans û rêze konferansan heye. Ji ber vê yekê ez pêşniyar dikim ku beriya niha di nav me de “Komîteya Amadekar” bê hilbijartin û heta niha rewşenbîrên ku ev deklerasyon îmze kirine bên cem hev û piştî rêze konferansên li pêş me bibin sazî.

 

Ligel rêz û silavan.

 

Kadîr Amaç

Belçîka-Brûksel

 

Têbînî: Hevalên rewşenbîr, ên ku danezanê dixwînin û dixwazin îmze bikin, dikarin nav, paşnav, şax û navê welatê ku lê dijîn binivîsin û ji navnîşana jêrîn re bişînin:

Kadiramac@hotmail.com

 

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

 

Rewşenbîrên hêja yên ku welatê wan di bin dagirkeriyê de ye û mafên wan ên jidayîkbûnê bigire heya mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê jî tê înkarkirin û qedexe kirin!

Li ruyê cîhanê bi temamî, 56 dewletên misilman hene. Tenê 22 ji wan dewletên Ereban in. Baş e, ma em ronakbîrên Kurd ne sûcdar in ku Kurdên bi nifûsa xwe ya 50 milyonî û rûbera erdnîgariya 530 hezar metreçargoşe hê jî li ser gerstêrka me bêdewlet in? Dema ku li dijî çar parçeyên welatê me şerekî hovane diqewime, welatê me tê wêrankirin û hewl tê dayîn pêşeroja me were tarîkirin, em nikarin li hember tiştên ku diqewimin ji ber berpirsyariya rewşenbîrên rasteqîn xemsar bimînin. Di vê wateyê de pêwîstiyeke dîrokî ye ku rewşenbîrên Kurd li cîhanê, li çar parçeyên Kurdistanê û bi taybetî jî li Ewropayê hewldaneke sazîbûnê bidin meşandin.

Pêwîstiya me bi lezgînî bi yekîtiyek heye ku pişta xwe bi tu pêkhateyên leşkerî û siyasî ve girê nede li dijî jenosîda berdewam a li ser gelê me, li ser bingehê azadî û rizgariya me be, berjewendiyên me yên netewî di ser partiyan re bigire û xizmeta serxwebûna welatê Kurdistanê bike. Di bin statûya kolonyal û rizgariya neteweya Kurdistanê de ye.

Bi vê boneyê em bi berpirsyariya ku dawî li hebûna siyasî û leşkerî ya dagirkerên Tirk-Ereb-Fars li welatê xwe bînin, bêrêxistinbûna xwe veguherînin yekitiya neteweyî û bi hişmendiya zanistî, demokrasî û edaletê bi armanca netewetiya xwe tevbigerin.

Ji bo ku rewşa heyî bi awayekî realîst binirxînin, ji bo ku fikrên stratejîk ên bikêrhatî derxînin holê û ji bo pêkhateyên siyasî piştgirîya rewşenbîrî bê kirin, ez pêşniyar dikim ku bi navê “TEVGERA AZADÎYA KURDÎ ya AZAD” konferanseke berfireh bê lidarxistkin û li seranserê Kurdistanê zemîneke guftûgoyê ya berfireh bê çêkirin.

Karên partî, rêxistin û dezgehên siyasî cuda ne; lê ew dikarin nûnerên xwe bişînin konferansa ku em pêşniyar dikin. Li gel berjewendiyên neteweyî, saziyên siyasî jî ji bo hebûna xwe ya rêxistinî nîşan bidin, li berjewendiyên xwe yên rêxistinî-partî difikirin û temaşe dikin. Li aliyê din rewşenbîr di vê pêvajoya dijwar de nirxên netewî, rizgariya netewî, yekîtiya netewî û ronakbîriya civakî esas digirin.

Weke ku tê zanîn ronakbîr ew kes e ku azadiya gelê xwe an jî civaka ku tê de ye diparêze, hawîrdora dîrokî-civakî bi awayekî kur analîz dike, pirsgirêkan derdixe pêş û ji bo pêkanîna rewşek çêtir têdikoşe. Bi hişmendiya berpirsiyariyê jîngehek xweşiktir û xweştir. Bi kurtî, rewşenbîr ne xwedî partî, ne serok û ne jî berjewendî ye. Ronakbîr wijdan, pênûs, pirtûk û mamosteyê civakê ye. Yan jî pêxemberê civakeke ku hatiye tevizandin û bûye kole ye.

Di encama perçebûna Kurdistanê de şert û mercên kolonyalîzmê û belavbûna Kurdan li seranserê cîhanê, li Ewropayê dîasporayeke Kurd derket holê. Îro ji her demê zêdetir mecbûrî ye ku rewşenbîrên Kurd bibin yek. Pêdiviya lezgîn bi pêkhateyek rêxistinkirî heye ku bi berpirsyariya rewşenbîran li hemberî têkoşîna azadiyê ya her çar parçeyên Kurdistanê, di ronakbîriya civakî ya gelê me de bibe alîkar û mafên wî yên netewî biparêze.

Rewşenbîrên Kurd di demeke kurt de dikarin çi bikin? Bi zanîna wê yekê ku gelê Kurd rastî asîmîlasyoneke giran û heta qetlîameke giran tê, dikare rola pirekê di navbera partî û sazîyan de bilîze, her wiha bi parastinê re piştgirî û perspektîfek manewî bide doza neteweyî ya ku li her parçeyekî Kurdistanê pêş dikeve. Yekîtiya neteweyî ya di navbera partiyan de. Pêşxistina dostanî û peywendiyên dîplomatîk bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê, dewletên Ewropaya Rojava, welatên Îslamî, Neteweyên Yekbûyî, Parlamentoya Ewropayê û saziyên navneteweyî yên mîna wê re û globalîzekirina doza serxwebûna Kurdistanê dikare pêşengiyê bike.

Ji bo van pêşniyarên li jor û hîn girîngtir û lezgîntir pêwîstî bi konferans û rêze konferansan heye. Ji ber vê yekê ez pêşniyar dikim ku beriya niha di nav me de “Komîteya Amadekar” bê hilbijartin û heta niha rewşenbîrên ku ev deklerasyon îmze kirine bên cem hev û piştî rêze konferansên li pêş me bibin sazî.

 

Ligel rêz û silavan.

 

Kadîr Amaç

Belçîka-Brûksel

 

Têbînî: Hevalên rewşenbîr, ên ku danezanê dixwînin û dixwazin îmze bikin, dikarin nav, paşnav, şax û navê welatê ku lê dijîn binivîsin û ji navnîşana jêrîn re bişînin:

Kadiramac@hotmail.com

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

 

Rewşenbîrên hêja yên ku welatê wan di bin dagirkeriyê de ye û mafên wan ên jidayîkbûnê bigire heya mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê jî tê înkarkirin û qedexe kirin!

Li ruyê cîhanê bi temamî, 56 dewletên misilman hene. Tenê 22 ji wan dewletên Ereban in. Baş e, ma em ronakbîrên Kurd ne sûcdar in ku Kurdên bi nifûsa xwe ya 50 milyonî û rûbera erdnîgariya 530 hezar metreçargoşe hê jî li ser gerstêrka me bêdewlet in? Dema ku li dijî çar parçeyên welatê me şerekî hovane diqewime, welatê me tê wêrankirin û hewl tê dayîn pêşeroja me were tarîkirin, em nikarin li hember tiştên ku diqewimin ji ber berpirsyariya rewşenbîrên rasteqîn xemsar bimînin. Di vê wateyê de pêwîstiyeke dîrokî ye ku rewşenbîrên Kurd li cîhanê, li çar parçeyên Kurdistanê û bi taybetî jî li Ewropayê hewldaneke sazîbûnê bidin meşandin.

Pêwîstiya me bi lezgînî bi yekîtiyek heye ku pişta xwe bi tu pêkhateyên leşkerî û siyasî ve girê nede li dijî jenosîda berdewam a li ser gelê me, li ser bingehê azadî û rizgariya me be, berjewendiyên me yên netewî di ser partiyan re bigire û xizmeta serxwebûna welatê Kurdistanê bike. Di bin statûya kolonyal û rizgariya neteweya Kurdistanê de ye.

Bi vê boneyê em bi berpirsyariya ku dawî li hebûna siyasî û leşkerî ya dagirkerên Tirk-Ereb-Fars li welatê xwe bînin, bêrêxistinbûna xwe veguherînin yekitiya neteweyî û bi hişmendiya zanistî, demokrasî û edaletê bi armanca netewetiya xwe tevbigerin.

Ji bo ku rewşa heyî bi awayekî realîst binirxînin, ji bo ku fikrên stratejîk ên bikêrhatî derxînin holê û ji bo pêkhateyên siyasî piştgirîya rewşenbîrî bê kirin, ez pêşniyar dikim ku bi navê “TEVGERA AZADÎYA KURDÎ ya AZAD” konferanseke berfireh bê lidarxistkin û li seranserê Kurdistanê zemîneke guftûgoyê ya berfireh bê çêkirin.

Karên partî, rêxistin û dezgehên siyasî cuda ne; lê ew dikarin nûnerên xwe bişînin konferansa ku em pêşniyar dikin. Li gel berjewendiyên neteweyî, saziyên siyasî jî ji bo hebûna xwe ya rêxistinî nîşan bidin, li berjewendiyên xwe yên rêxistinî-partî difikirin û temaşe dikin. Li aliyê din rewşenbîr di vê pêvajoya dijwar de nirxên netewî, rizgariya netewî, yekîtiya netewî û ronakbîriya civakî esas digirin.

Weke ku tê zanîn ronakbîr ew kes e ku azadiya gelê xwe an jî civaka ku tê de ye diparêze, hawîrdora dîrokî-civakî bi awayekî kur analîz dike, pirsgirêkan derdixe pêş û ji bo pêkanîna rewşek çêtir têdikoşe. Bi hişmendiya berpirsiyariyê jîngehek xweşiktir û xweştir. Bi kurtî, rewşenbîr ne xwedî partî, ne serok û ne jî berjewendî ye. Ronakbîr wijdan, pênûs, pirtûk û mamosteyê civakê ye. Yan jî pêxemberê civakeke ku hatiye tevizandin û bûye kole ye.

Di encama perçebûna Kurdistanê de şert û mercên kolonyalîzmê û belavbûna Kurdan li seranserê cîhanê, li Ewropayê dîasporayeke Kurd derket holê. Îro ji her demê zêdetir mecbûrî ye ku rewşenbîrên Kurd bibin yek. Pêdiviya lezgîn bi pêkhateyek rêxistinkirî heye ku bi berpirsyariya rewşenbîran li hemberî têkoşîna azadiyê ya her çar parçeyên Kurdistanê, di ronakbîriya civakî ya gelê me de bibe alîkar û mafên wî yên netewî biparêze.

Rewşenbîrên Kurd di demeke kurt de dikarin çi bikin? Bi zanîna wê yekê ku gelê Kurd rastî asîmîlasyoneke giran û heta qetlîameke giran tê, dikare rola pirekê di navbera partî û sazîyan de bilîze, her wiha bi parastinê re piştgirî û perspektîfek manewî bide doza neteweyî ya ku li her parçeyekî Kurdistanê pêş dikeve. Yekîtiya neteweyî ya di navbera partiyan de. Pêşxistina dostanî û peywendiyên dîplomatîk bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê, dewletên Ewropaya Rojava, welatên Îslamî, Neteweyên Yekbûyî, Parlamentoya Ewropayê û saziyên navneteweyî yên mîna wê re û globalîzekirina doza serxwebûna Kurdistanê dikare pêşengiyê bike.

Ji bo van pêşniyarên li jor û hîn girîngtir û lezgîntir pêwîstî bi konferans û rêze konferansan heye. Ji ber vê yekê ez pêşniyar dikim ku beriya niha di nav me de “Komîteya Amadekar” bê hilbijartin û heta niha rewşenbîrên ku ev deklerasyon îmze kirine bên cem hev û piştî rêze konferansên li pêş me bibin sazî.

 

Ligel rêz û silavan.

 

Kadîr Amaç

Belçîka-Brûksel

 

Têbînî: Hevalên rewşenbîr, ên ku danezanê dixwînin û dixwazin îmze bikin, dikarin nav, paşnav, şax û navê welatê ku lê dijîn binivîsin û ji navnîşana jêrîn re bişînin:

Kadiramac@hotmail.com

 

 

Selahattin Demirtaş’a Mektup!

                                                                                                                     

 

       

 

 

 

                                                                                                                                       

                                     Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim!

Ben Kadir Amaç. Gönül dünyamdan bir demet gül koparıp sevgili kardeşime armağan ediyorum. Ayrıca zindan arkadaşlarınıza Brüksel’den selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum.

Aziz kardeşim! Pakistan’ın fikir babası kabul edilen ünlü Filozof -Şair Muhammed İkbal ile Pakistan’ın kuruyucusu Muhammed Ali Cinnah arasında gerçekleşen siyasi ve felsefik mektuplaşmaları okurken, benim entelektüel fakülteme bir dizi katkılar sunduğunu belirtmek istiyorum. Umarım bizden sonraki Kürt nesiller bu mektubu okuduklarında, hem beni ve hemde zatialinizi çok daha iyi anlayacaklarını düşünüyorum. Mektubuma şöyle başlamak istiyorum:

Aydının partisi, lideri ve çıkarları olmaz. Aydın toplumun vicdanı, kalemi, kitabı ve öğretmenidir. Yada, uyutulmuş ve köleleştirilmiş bir toplumun peygamberidir! Halkın bilgisizliğinden güç alanlar, halkı ”koyun sürüsü” gibi görenlerin tek korktuğu kişi gene kalemi güçlü olan aydındır. Ayrıca hiç bir siyasi ve ekonomik güçe bağımlı değilim. Bağımlı olanların yaşamına bakarak, “böyle daha mükemmel” duygusunu yaşadığımı ayrıca sizinle paylaşmak istiyorum.

Stuart Mill, “Özgürlük Üzerine” adlı kitabında; ”Yanlış olduğu iddiasıyla susturulan bir düşünce aslında doğru olabilir. Yanlış bile olsa, içinde birkaç dirhem hakikat bulunabilir.”

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim! İki hırsız insan iyi arkadaş olur.  Biri hırsızlık eylemini yapar, ötekisi ona perdeyi tutar. Yada, iki erdemli insan iyi dost olur, biri diğerine filozof, ötekisi ona zahid olur. Bir insan da kötülük korkusu, iyilik ve fazilet kaygısı olduğu vakit, akıl ve erdem onun tabiatı olur.

İnsan ontolojisi, iyilik ve kötülük mayasıyla vücud bulmuştur. Kötülük yapanlar kötülükleriyle, iyilik yapanlar iyilikleriyle anılır. Dünya görüşü yamuk ve amelleri zayıf olan bir Kürd’ün adalet, demokrasi, hürriyet, bağımsızlık, erdem, merhamet ve paylaşma duyguları zayıf olur, gönül dünyası fenalık olur;  akıllı ve bilge insanlar onun  yaşam sınırlarına girmez ve uzak durur.    Görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri istese de kendini gizleyemez. Çünkü ontolojik olarak, ilkel ve vahşidir.

Bundan dolayı herkes bu tür bir insandan çekinir. Ancak, yumuşaklık ve mulayimlik hiç bir zaman kuşku ve korku uyandırmaz. Çünkü yumuşak görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri kendisini istese de gizleyemez. Nedeni ise ontolojik olarak, ilkel ve vahşi olmasıdır. İkinicisi; insanlar, yumuşak, boyun eğen, yalaka ve mulayim olan bu insanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmez. Sadece, filozoflar ve arifler bilir.

Görüldüğü gibi; kitap, marifet ve dava ehli olmayan insanlar hep bu noktaya olta gibi takılıp kalır. Gözü doymuş, ruhu arınmış ve gönlü genişlemiş bir mevsim olamıyorlar. Hep   başkalarını suçlar, kendilerini suçlamazlar. hep başkalarına lanet okurlar, kendilerine lanet etmezler. Öyleki bu tür kimselerin gözlerinde, yalan ve ihtiras vardır! Gözlerinde sevgi ve merhamet yaşları inmez. kibir ve kıskançlık ikliminde yaşarlar! İlim, irfan ve şeref rahlesiyle ilgilenmezler, sömürmeye, paraya, makama ve erotik fantazilere tapacak kadar ruhsuz olurlar. Öyle ki, bazen kibirlerinden, bazen egolarından geri adım atmazlar ve mutevazi olmayı kibirlerine dinletemezler. Çünkü şöyle düşünüyorlar: “Ben nasıl olur da geri çekilirim?” diyorlar.

Muhterem Selahattin Demirtaş kardeşim! Eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Elbette ki ölüm gelip hepimizi kuşatacaktır, ölümden geriye kalan, iyilik ve kötülük olacak.  Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: kalemle yazılmayacak, dille söylenilmeyecek, bir dizi dava insanı değerli ‘’Kürt Siyasi Hareketi’’ ve  HDP hareketi içinde, yaşamlarıyla, düşünceleriyle, vefalarıyla, arkadaşlıklarıyla, hoşgörüleriyle, dostluklarıyla, musafaha ve muhabetleriyle beni tesirleri altına aldıklarını itiraf etmek istiyorum. Beni etkileyen bu güzel insanlardan biri de hiç şüphesiz Zatialinizdir!

Bazı liderlerin, zekalarını ve enerjilerini yönetme işlerin çoğunu kontrol etmeye ayırdığını, detaylara düşkün ve her şeyle uğraşma meziyetine sahip olduklarını otobiyografilerinden biliyoruz. Lakin bazıları da tam tersine her şeyle uğraşmaz, bir dizi önemli meselelerde idare etme insiyatifini kullanır ve genellikle idare işlerinin çoğunu güvendiği ve emri altındaki görevlilere bırakır.

Düşünürler, yazarlar, eleştirmenler ve yönetim uzmanları her iki lider profilini yanlış bulurlar ve bunun yerine vasat ve mutedil bir yol izleyen liderin çok daha başarılı olacağını tavsiye ederler. Bu mahfilde, Hobbes, Rousseau, Machiavelli ve Carl Schmitt’in eserleri  siyasi hareketleri yönetme hususunda, liderleri kurnazlığa ve manipülasyona teşfik ettiklerini hatırlatmak isterim.

Kadrişinas kardeşim Selahattin Demirtaş! Ütopyacı düşünceler hayatı bulanık görür. Tıpkı Goethe’nin ”Fauts”u gibi, ”Ah şu an, o kadar güzelsin ki, ebediyen öyle kal!”  Yada şöyle de diyebiliriz: Realistler ve Post Modern Düşünürler ” bu şey berraktır” ya da ”kesin  böyledir” demiyorlar; belirsizlikle temas kurarlar, ondan bulduklarını, gördüklerini ve his ettiklerini bilim dünyasıyla paylaşırlar. Dolayısıyla doğruluk sabit bir şey değildir. Bugün doğrudur, yarın doğruluğu yanlışlama ihtimali yüksektir! Ama hakikat öyle değildir; çünkü hakikat ontolojik ve primordiyal yasalardır.

Kaldığımız yerden devam edecek olursak; her grubun, her çevrenin, her siyasi organizasyonun bir gazetecisi ve bir yazarının olduğunu, ancak hakikatin ve bilginin peygamberliğini yapmanın çok zorlaştığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. İzninizle Goethe’nin şu güzel sözüyle siyaset felsefesini yapmaya devam edelim:  “Korkak, Tehlike Olmadığı Zaman Yumruğunu Havaya Sallar.’’ 

 İyi bir düşünür ya da iyi bir sosyolog gerçekleşen bir  vakia karşısında duygularıyla hareket etmez, tepki göstermez ve olayla ilgili görüş beyan etmez, yani siyasi ve sosyolojik hadiseyi anlamaya, tanımlamaya ve kavramsallaştırmaya çalışır. Toplum bilimcinin ikinci görevi ise Türkiye gibi, demokratik ve hukuk devleti olmayan ülkelerde siyasetin, ekonomi ve menfaat gruplarıyla olan ilişkilerini irdelemek ve bu ülkede devletin özünü oluşturan, bürokrasi ve yasaların nasıl işlediğini anlamaya çalışmaktır.

Bir çok seçmen blokları vardır. Genel olarak seçmenlerin büyük çoğunluğu, partilerin seçim kampanyasında vaad edilenlere ve liderlerin karizmatik yönüne bakarak oy işlemini gerçekleştirir. Postmodern olan ülkelerde siyasi partileri iktidara taşıyan, parti kimliği ve parti programı değildir. Aksine, siyasi partileri iktidara taşıyan karizmatik liderlerdir. Bu anlamda karizmatik bir lider olduğunuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

İkinci seçmen blokları ise, hiç bir parti kimliği olmayan insanlar ilk oy verdikleri partiye karşı eğilimlerini koparabilir, bir başka partiye rahatlıkla yönelebilir ve bu tür seçmenlerin oyları her seçimde değişebilir. İnsanların belli bir siyasi parti veya bir dizi siyasi partiye oy verme eğilimlerinin sebepleri çok olmakla birlikte, aynı zamanda karmaşık bir durum da arz eder.

Özellikle, seçmen kategorilerin en çok dikkat çekeni ve en çok problemli olanı, liberal ve muhafazakar seçmendir. Diğer önemli bir nokta ise, seçmenlerin siyasi partilere oy verme davranışlarını en fazla etkileyen amillerin başında ırk, bölge, din, ekonomi ve cinsiyetçilik gibi konulardır. Yukarıda anahatlarıyla belirtiğimiz seçmen panoramasından hareket edecek olursak, iki tür seçmenin varlığından söz edebiliriz.

1- Uzun vadeli oy kullanan seçmen: Oy verdiği partiye, hem fikirde ve hemde gönülde sadakàt sahibidir.

2- Kısa vadeli düşünen seçmen: Bugün oy verdiği partiye beş yıl sonra farklı bir partiye oy verme eğilimindedir.

Tam bu noktada bir Kürt olarak, HDP’ye dört kez oy verdiğimi, dokuz köşe yazısıyla destek sunduğumu belirtmek istiyorum. Bugün de HDP’nin yanında yer aldığımı; HDP’yi zor zamanında sahiplenmenin, büyütmenin, güçlendirmenin ve yeni yüzlerin katılımını sağlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Ayrıntılara düşmeden hemen konuya girmek istiyorum: HDP projesi hedefine ulaşmadan, partinin eş genel başkanları, il-ilçe örgütlerinin eşbaşkanları, belediye eşbaşkanları ve çok sayıda milletvekili haksızca gözaltına alınıp hapishaneye mahkum edildiler. Elbettek ki, Türk Devletinden hariç, haksız olarak cezaevinde tutuklu bulunduğunuzu tüm dünya devletleri biliyor. Ayrıca, Türk Devlet geleneğinin yiğit bir karektere sahip olmadığını, Makyavelli “Prens” ve Marco Polo ‘’Geziler” adlı eserlerinde ifade etmişlerdir.

                             Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim!

HDP, 7 Haziran 2015’te Meclis’e 80 milletvekilini Kürt halkının oylarıyla ve özgürlük hareketinin desteğiyle elde etmişti. Kürtlerin bir asırdır, hürriyet ve şerefleri için çok büyük bedeller ödediğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Binlerce Kürt genci şehit oldu, zindanlar dolup taştı.

Zengin Kürtler, İslamcı Kürtler, AKP ve Erdoğan yanlısı oldu. Oylarını AKP’ye verdiler ve karşılığında büyük ihaleler aldılar. AKP’li zengin ve ”İslamcı Kürtler” bayrakları Kur-an olan ”Şam Ordusu”nu ve Kur-an’ın hepsini ezberleyen ”Nihrevan Ordusu”nu tanımış olsaydı, oylarını HDP’ye verirdi ve HDP saflarında Kürtlerin özgürlüğü için mücadele ederdi. Fakir Kürtler ise, Kürt siyasi hareketinin ve HDP’in yanında bir duvarın taşları gibi kenetlendi, saf tuttu. Şerefleri ve özgürlükleri için bedel ödediler.

Ancak partinizin içindeki bir grup, entegrasyoncu ve menfaat grupları Kürtlerin hürriyet ışıklarını söndürdü. Şöhret ve şımarıklık onları sarhoş etti, bütün emekler havaya savruldu. Kürdistan davası magazinleşti, ‘’selocan’’ laştı ve HDP projesi kemalist bir çizgiye çekildi.

Yani babalarınızın, çocuklarınızın, kardeşlerinizin, eşlerinizin şöhret olma arzusu, kazandığınız mallarınız, kötüye gitmesinden korktuğunuz ekonomik gaileleriniz, sizi şımartan  lüks ev ve arabalarınızın sevgisi; Kürdistan ve şehitlerin sevgisinin önüne geçti ve başarısız oldunuz!

Bu tür olumsuzluklar, mücadele içindeki sınavlar ve deneyimlerimizdir. Bu anlamda ’’Sabır insanı insan belki de sultan eder, sabırdan yoksun olan her şeyini kaybeder’’ ifadesi doğru bir manevi tanımlamadır. Biz Kürtler çok sabır ettik. Lakin biz Kürtlerin gözünde diken, boğazımızda kemik var. Bedenimiz yara-bere içinde ve halkımız yalın ayak!

HDP’nin içinde Kürtlerin realitesine yabancı, Türk ve Kürt sosyalizasyonuna aykırı duran bir grup marjinal Türk Solu, görüş, tavır ve eylemleriyle adeta her şeyi alt üst ettiler! Daha önceden Kazanılan mevziler ve Öcalan’ın müzakere görüşmeleri ‘’Gezi Olayları’’na tahvil edildi!

’Gezi Olaylar’’ın baş aktörü, bir sinema yönetmeni  Kemalist Sırrı olacaktı. Öcalan, bu olup bitenleri endişeyle izliyordu! Çünkü bir planı vardı. Planının tehlikeye gireceğinden korkuyordu. Oysaki Türk devletini birinci müzakerelerde ikna etmeyi başarmıştı. Hedefine de adım adım ilerlemek istiyordu! Öcalan gibi, tecrübeli ve uyanık davranamadınız! Oysaki iyi bir lider; ne okuyacağını ne konuşacağını, nerede duracağını ve nereye kadar gideceğini iyi hesaplayandır. İlim ve İrfan sahibi  bir danışmanınız olmuş olsaydı, kesinlikle durum çok daha farklı bir sonuç alacaktı. Yani, Sırrı Sürreye Önder’i kendinize danışman yapmanız ve onun TİYATROCU laflarıyla siyaset yürütmeniz ‘’Seni başkan yapmayacağız’’ sloganıyla hareket etmeniz, gerçektende Kürtlere ve zatıalinize çok pahalıya mal oldu.

Sırrı gibileri; Kürt siyasetine ve halkına büyük kayıplar verdiklerini düşünüyorum. Eğer Türk solcuların gazına gelmeseydiniz, Erdoğan’a karşı realist bir politika yürütseydiniz, çok güzel şeylerin başarılması kanaatimce mümkündü. Ama öyle yapmadınız, Erdoğan’ın hilesine yenildiniz. Erdoğan ve İslamcı şürekası İspanyol falanşistleri gibi, “Vivala Muerte”! “yaşasın Ölüm!” kahr olsun Kürtler! kahr olsun zeka!, sloganlarını atmalarının fırsatını verdiniz. Halbuki Erdoğan ile ‘’Seni başkan yapmayacağız.’’ münazarasına, tenezzül ve tevessül etmeyecektiniz! Tam aksine, zaman zaman Erdoğan’ı cesaretlendirecek ve onure edecek ifadeler kullanmalıydınız! Saray’da Erdoğan’ı, HDP ve Kürtler adına ziyaret edip onunla şöyle bir diyalog içine girip çok etkili sonuçlar alabilirdiniz:

Sayın Cumhurbaşkanım! HDP olarak sizi Kürt meselesinde çok cesur buluyoruz, destekliyoruz, seviyoruz, değer veriyoruz! Öyle ki Türk siyaset tarihinde hiçbir devlet başkanı sizin gibi, Kürt meselesinde samimi ve cesur adımlar atmamıştır. Cesaretinizle, dindarlığınızla ve samimiyetinizle Kürtlerin gönül dünyasında taht kurmuş durumdasınız.

– Sevgili Cumhurbaşkanım! Yüce Rabbimiz Kuran’da, dil ve milletlerle ilgili şöyle buyuruyor: “Biz her millete kendi dilinde bir peygamber gönderdik’’ Nehl-36

‘’Ey insanlar! birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere kavimlere ayırdık.’’Hucurat 13

‘’Göklerin ve yerlerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir’’ Rum Süresi 22

Erdoğan’a bu ayetleri okuduktan sonra aranızdaki diyaloga şöyle devam edebilirdiniz:

-Sayın Cumhurbaşkanım! Sevgili Rabbimizin bu ayetlerini zat-i alinize hatırlatarak, Müslüman Kürt kardeşlerinizin kendi anadillerinde eğitim ve öğretim görmelerini ve bu kadim Kürtçe dilinin devletimizin ikinci resmi dili olmasını talep ediyoruz!

Eğer Kürtlerin bu sorununu çözerseniz, başta Kürt halkı, devletler, milletler ve Müslüman halklar sizi taktirle karşılayacak, isminiz Kürtlerin ve insanlığın tarihinde hep iyilikle anılacak! Bunu gerçekleştirdiğiniz taktirde, elbetteki HDP ve Kürtler sizi Türk ve Kürt halkının başkanı yapmaya söz veriyor ve Kuran’a yemin ediyoruz!

Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim!

Bu önerdiğim diyaloğu denemiş olsaydınız, belki başaracaktınız ve belki de Kürtler başta olmak üzere, Türklerin ve  Kürtlerin  ahvali bugünkünden hayal edemeyeceğiniz kadar farklı bir  iklime evrilecekti.

Heyhat! Artık geriye dönemeyiz ve olanlar geçmişte kaldı. Geçmişten ders çıkarmanız, siyaset bilimi eserlerini okumanız gerekirken, cezaevinde daha çok kendinizi roman yazma işine adadınız, avukatlarınız aracılığıyla popülist twitler paylaştınız! Kürtlerin ikbalini ve kaderini belirleyen meselelerde realist ve rasyonel mesajlar veremediniz! Cezaevinde avukatınızın aracılığıyla verdiğiniz her mesajınızı suyun üzerinde yazı yazma denemesine  benzetiyorum. İkincisi, onbinlerce Kürt mahkumu içinde, twit atma, İnternet Gazetede makale yazma, roportaj verme ve bir dizi CHP’lí siyasetçi ile görüş yapma neden yanlız zatialinize  serbest?

Yada şöyle sorayım: Sizin gibi değerli tutsak Kürt siyasetçileri olan Selçuk Mızraklıoğlu, İdris Baluken ve Bekir Kaya neden aynı hukuki haklara sahip olamıyorlar? Örneğin, Öcalan ile devlet arasında neler yaşandı, devlet Öcalan’la değil de sizinle yeni bir süreç başlatmak için, neden teklifte bulunuyor? Yada Türk Devleti Öcalan’a  twit atma, avukat ve ailesiyle  neden görüşme hakkını tanımıyor?

Kafam iyice karıştı! Felsefe yapmayı seviyorsanız sizin de kafanızın karışacağını düşünüyorum. Kannatimce Türk Devleti, bilinçli ve planlı olarak, Kürt siyasetini kontrolde tutmak ve  farklı bir mecraya doğru kaydırarak yönetmek istiyor. Bu durumu netleştiren iki şey daha var: Erdoğan, Bakanlık  düzeyinde HDP’nin  ziyaret edilmesini emir etmişti ve hemen ardından muhterem babanızın geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle, Çorlu’ya helikopterle getirilmenizi ve ordanda bir jet uçakla Amed’e getirerek babanızla buluşturulmanızı sağladılar.

Bu durumu çok büyük bir ayrıcalık ve Türk devletinin yasalarını şirke düşürecek bir pratik olarak değerlendiriyorum. Eğer siz olsaydım, asla böyle bir şeye tevesül ve tenezül etmezdim. Neden mi? Çünkü dava arkadaşlarım ve bana oy veren milyonlarca Kürt seçmenin bu durumdan rahatsız olma ihtimaline karşı ihtiyatlı davranırdım. Çünkü, Erdoğan ve Türk mahkemeleri zatialinizi ‘’katil’’ ve ‘’terörist’’ olmakla suçluyordu!

                                            Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim!

HDP’nin eş genel başkanları yok mu? Cezaevinden Kürtlerin kaderini ve ikbalini belirleyen meselelerde bir lider gibi kordinatlar vermeniz  ve Kemalistlere entegre mesajlarını yayınlamanız demokratik bir hak mı acaba? Örneğin,  “Yeteri derecede Türkiyeleşemedik” ifadeniz  mutualizime işaret ediyordu. Bu tür ifadeler bir milletin sömürge bilincini köreltir ve o milletin kolanyalizme entegresini sağlar. Daha net söylemek isersem; doksanlı yıllarda, Carl Schsmitt’ın “dost ve düşman” diyalektiği Kürtlerin düşman bilincine tekabül ediyordu ve yurtsever Kürtlerin düşman bilinci netti!

Evet, söylediklerimin nefsinize ağır geldiğini biliyorum ve alınganlık göstermeyeceğinize inanmak istiyorum. Biz Kürtler, ne entegre olmak, nede diskiriminasyona uğramak istemiyoruz! Biz Kürt ve Kürdistan’ız. Primordiyal köklerimiz üzerinde her millet gibi, HÜKÜMDAR olmak istiyoruz.

Kaldığımız yerden devam edelim: Şimdi, HDP diye bir parti var mı? Elbette ki var. Bu partinin, mimarı ve teorisyeni de belli mi? O da belli. Şimdi zat-i alinize soruyorum: HDP demokratik bir parti değil mi?  HDP’nin eş genel başkanları yok mu? Elbetteki, HDP’nin iki eş genel başkanı var! O halde cezaevinden HDP’le ilgili  bir dizi açıklamalar yapmanızı, demokratik  ve doğru bulmadığımı belirtmek istiyorum.

Çünkü şuan da HDP’nin resmi bir üyesi, bir vekili ve yöneticisi konumunda değilsiniz! Kısacası, hatalar yaptınız. Kürt mücadelesini geriletiniz; hata yapmaya ısrarla devam ediyorsunuz! Önerim şudur: Bir mola vermenizi, derin düşünmenizi, nefsinize uymamanızı ve halkınıza öz eleştiri vermenizi tavsiye ediyor ve özgür olduğunuzda HDP’nin başına geçmeye tekrar talip olma hakkınızın olduğunu düşünüyorum.

Eğer bu eleştirilerime ‘’halk beni seviyor’’ karşılığında yanıt verirseniz şayet, bu ifadenizin felsefik bir karşılığının olmadığını belirtmek isterim. Çünkü Türk halkının ezici çoğunluğu, Erdoğan’ı ve Rus toplumunun büyük bir yüzdesi Putin’ı sevdiğini hatırlatmak isterim. Yok eğer ‘’ben sadece fikirlerimi beyan ediyorum’’ diyorsanız, o halde Kadir Amaç’ta kendi fikirlerini en az zatialiniz kadar söylemekte hür olduğunu düşünüyorum.

                                      Sevgili Selahattin Demirtaş kardeşim!

Şimdi birinin evinize izinsiz girdiğini düşünün! Evet, evinize izinsiz giren bu hırsızı hangi yöntemle evden çıkarmayı düşünürdünüz? Yoksa hırsızın hangi metodla olursa olsun mutlaka dışarıya atılması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Mahatma Gandhi, ‘’her türlü yöntem kullanılarak’’ hırsızın evden çıkarılmasına itiraz edenlerden biridir. Gandi diyor ki; ‘’ Eğer çalmaya gelen babamsa farklı bir metod kullanabilirim. Eğer bir tanıdıksa başka bir metod kullanılır; ve eğer tamamen bilinmeyen bir şahıssa başka bir metod kullanırım. Eğer BEYAZ BİR ADAMSA belkide bir Hintli hırsıza uygulanan metodlardan farklı bir metod uygulanır.’’ Umarım, Mahatma Gandhi’nin bu değerli önermesi üzerinde yoğunlaşırsınız ve hırsızla mücadele konusunda tercihinizi önününe koyarsınız.

Son olarak, HDP’ye şu yol haritasını öneriyorum: HDP, dünyayı ve Kürdistan meselesini iyi bilen yeni kadrolarla, yeni bir nefes, yeni bir siyaset ve yeni bir mücadele yöntemiyle sahaya çıkmalıdır. Şu gerçeği de  söylemekte büyük bir yarar görüyorum: PKK ve HDP hareketinin tabanını milliyetçi, muhafazakar, dindar ve demokrat aileler oluşturuyor! Aynı şekilde, Maddi ve manevi yükünü de onlar omuzlarında taşıyor! Lider, yöneten kadrolar sosyalist ideolojiyi benimsiyor.

HDP, parlamento seçimlerine Kuzey Kürdistan’daki Kürt siyasi partilerle güç birliğini sağlayabilirse, Kürt halkının sosyolojisine uygun ve Kürt halkının sevip değer verdiği yetenekli, bilgili ve cesur adaylarla seçime girerse, % 13-14 bandında  büyük bir başarı elde etmesi mümkündür. Çünkü HDP’nin %13-14 oranında oy alma koşulları fazlasıyla mevcuttur.

Dolayısıyla Kürt meselesinin başarısı, Kürtlerin göstereceği güce bağlıdır. Önümüzdeki bir parlamento seçiminde eğer Kürtler oyların %13-14 aldıkları taktirde, dünya siyasetinden de güç kazanmış olacaklardır. Yani Kürtler, seçimlerde elde ettiği gücü dünya siyasetinden kazandığı güçle birleştirerek, egemen devletin gücünü dengelemiş olacak ve Türk devleti HDP ile Kürt meselesini konuşmak için masaya davet etmek zorunda kalacağını düşünüyorum.

Saygılarımla

Kadir Amaç

Brüksel-Belçika

12.12.2022