Kadir Amaç Yazdı: İbrahim Halil Baran Kimdir?

                             İbrahim Halil Baran Kimdir?  Kadir Amac televizyon yayını

                                          Birinci Fasıl

Evet, sevgili okurlar! Eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Elbette ki ölüm gelip hepimizi kuşatacaktır, ölümden geriye kalan, iyilik ve kötük olacaktır. Beni yakından takip eden değerli okurlarım yazılarımın önemli bir bölümünde hep şu hakikati söylediğimi bilirler: Birilerinin düşüncelerini beğenmesem bile, erdem ve asalet sahibi olan kişilerin hak ettiği değeri vermekten asla geri adım atmam.

Sevgili okurlar, iki hırsız insan iyi arkadaş olur. Biri hırsızlık eylemini yapar, ötekisi ona perdeyi tutar. İkincisi, iki erdemli insan iyi dost olur, biri diğerine filozof, ötekisi ona zahit olur. Bir insan da kötülük korkusu, iyilik ve fazilet kaygısı olduğu vakit, akıl ve erdem onun tabiatı olur.

İnsan ontolojisi, iyilik ve kötülük mayasıyla vücut bulmuştur. Dolayısıyla kötülük yapanlar kötülükleriyle, iyilik yapanlar iyilikleriyle anılırlar. Dünya görüşü yamuk ve pratikleri pragmatist olan bir siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve yazarın; adalet, demokrasi, hürriyet, bağımsızlık, erdem, merhamet ve paylaşma duygusu da zayıf olur, gönül dünyası fenalıkla dolar.

Evet, efendim! Görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri istese de kendini gizleyemez. Çünkü ontolojik olarak, ilkel ve vahşidir. Bundan dolayı herkes bu tür bir insandan çekinir. Sanırım tam da bu mahfilde, sinsi bir yumuşaklık ve mülayimlik hiçbir zaman kuşku ve korku uyandırmaz ve böylesi karekterler çok tehlikeli olurlar.

İşte kitap, marifet ve dava ehli olmayan insanlar hep bu noktaya olta gibi takılıp kalırlar. Gözü doymuş, ruhu arınmış ve gönlü genişlemiş bir mevsim olamazlar. Hep başkalarını suçlar, kendilerini suçlamazlar. Hep başkalarına lanet okurlar, kendilerine lanet etmezler. Gözlerinde yalan ve ihtiras vardır! Gözlerinden sevgi ve merhamet yaşları inmez. Kibir ve kıskançlık dalgaları üzerinde sörf yaparlar! İlim, irfan ve şeref rahlesiyle ilgilenmezler, halkın ve mücadelenin değerlerini tüketmeye bayılırlar. Paraya, güce, makama tapacak kadar paganist  ve transparan duygulara teslim olacak kadar ruhsuz ve hedonist olurlar.

Öyle ki bazen kibirlerinden bazen bencilliklerinden geri adım atmazlar. Keennehum mütevazi olmayı kibirlerine yediremezler, hep kendilerinden övgüyle bahsedilmesini arzu ederler ancak başkalarının başarılarını ve iyiliklerini takdtir etmekten asla hoşlanmazlar. HEP: BEN-BEN-BEN! Derler.

 

İkinci Fasıl

Evet, yukarıda saydığım kötü huylardan, alışkanlıklardan bir türlü kendisini ırak ve firak tutmayan içimizdeki Kürt maskeli insanlardan biri de hiç şüphesiz İhrahim Halil Baran isimli sosyal medya züppesidir. Bu şahıs; insanlarla konuşmayı, diyalog kurmayı, helalleşmeyi, kumrular gibi sevişmeyi, nar taneleri gibi insanlarla sevgisini paylaşmayı ve özür dilemesini bilmeyen tam bir ŞEHİR HAYDUTU!  Bu serserinin çok daha kötü olan yönü ise, kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapması, sosyal medya üzerinde Kürt milliyetçiliği maskesiyle, Kürt özgürlük savaşçılarına, Kürt aydınlarına, Kürt siyasetçilerine, Kürt dindarlarına savaş açması ve Bilge Kürt Lider Sayın Abdullah Öcalan’a ve şahsıma ağza alınmayacak, küfürlü sözler ve ithamlara varan KÖTÜ iftiralar atmasıdır!

İranlı filozof Sadî Şîrâzî diyor ki: “Lafta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.”  Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-î Kurdî’nin, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” Yani; dışı “SÜS” içi “PİS!” biçimindeki bu veciz ifadesi adeta bizlere  sosyal medya züppesi İbrahim Halil Baran’ın karekterini özetliyor.  

Kürt özgürlük Hareketi’nin yarım asırlık onurlu mücadelesine ve değerlerine sosyal medya üzerinden her fırsatta zehirli dilini uzatan, YENİ BARIŞ SÜRECİNİ sabote eden, bilge Kürt lidere iftira atan, kin besleyen, nefret kusan, Kürt gençlerini soytarılığa özendiren bu  ESFEL ve SEFİL Kürd’ün ahvalini bakınız Kur’an ne güzel de tasvir ediyor: “Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.

                                                                  

Üçünçü Fasıl

Sevgili okurlarım! İçimizdeki bu ahlaksız ve ahlaksızlar, HÜRRİYET ve İKBAL kapılarımızın önüne belâ ve cehalet direklerini  dikiyorlar, beyin lambalarımızı söndürmek ve bizi millet  olarak karanlıklarla baş başa bırakmak istiyorlar!

Kendisi ilk olarak 2014 yılında Kobanê Olaylarının ardından yardım kampanyasında toplanan yüzlerce milyon TL’yi hesabına geçirmekle suçlanan yukarıda ismini zikrettiğim unsur, Mardinli Kürt Veysi Dağ isimli  MOSSAD ajanı olduğu idia edilen şahısın aracılığıyla bu kez İsrail İstihbaratı’yla ilişkiye geçmekle, Kürtlük davası adına  para yardımı almakla ve İsrail İstihbaratı’yla birlikte toplantılar yapmakla ismi anılan bu sevimsiz yaratık; mana dünyamızı kirletmek, pırlanta düşüncelerimizi kırmak, neşemizi kaçırmak, Kürtlerin uhuvvet ve vahdet bilincine bir dizi suikastler yapmaktan imtina etmeyen KİRLİ bir Kürt olarak karşımıza çıkacaktı.

Sevgili okurlar! İçimizdeki bu mezellet MİKROBUN,  Kürtlük asabiyemizin sağlıklı umranına ve hürriyet mefkuremizin fakültesine farmekolojik birtakım etkiler yaratmak istediği apaçık ortdadadır. Heyhat! Bu unsur ancak, cehaletin ve kötülüğün memuru olabilir!

Şehir kültüründen, filozofik ve entelektüel derinlikten mahrum olan bu sokak züppesi, halktan ve reel politik durumdan kopuktur, hürriyet mücadelesinin hiçbir menzilinde yoktur, zoru ve namusu gördüğünde arkasına bakmadan kaçan bir teres, rahatına düşkün ve pasaklı OBLOMOV karekterli bir Kürt’tür! Kısacası sevgili Goethe’nin buyurduğu gibi: “Korkak, tehlike olmadığı zamanlarda yumruğunu sallar.”

Sevgili okurlarım! Hiçbir bilgi sistematiği, hiçbir bilimsel makelesi ve hiçbir felsefi kitabı olmayan bu hodbin karekterli züppenin her şeyi tuhaf ve her şeyi kaostan ibarettir! Yani bu züppede boyut yok, yön yok, referans yok, bilgi yok, düşünce yok, ahlak yok, sevgi yok, paylaşma yok, asalet yok, amel yok!

Son olarak; ey Halil İbrahim Baran! Ruhun kirli, kalbin mühürlü, düşüncelerin çöplük, amellerin pislik! Plastik kafatasınızın MİMARI ise Ahmet Zeki Okçuoğlu’dur, hain bakışlı  gözlerinizi İbrahim Güçlü ve tilki karekterinizi Selim Çürükkaya ve inanç atlasınızı İbn-i Mülcem gibi enfeksiyonal, MEZBELE ve MEZELLET buluyorum!

Son olarak; ey sokak züppesi! Onurumu Everest kadar GURURLU, cesaretimi bir cehennem kadar KORKUSUZ ve entelektüel seviyemi bir DEVLET kadar GÜÇLÜ gördüğümü ayrıca belirtmek istiyorum. Bir kez daha, lokal ve glikasyon ölçekte karşıma çıkarsan, zehirli dilinle diskriminasyon suçlarını işlersen kalemim zehirli diline Zend Avesta olur!

Kadir Amaç

Brüksel

 

 

Müfit Yüksel’in, HAMAS, IŞİD ve AKP Aşkı!

Sevgili okurlar!

Benim işimin modernizim, felsefe, siyaset bilimi, siyaset sosyolojisi ve İslam teolojisi konuları olduğu biliyorum! Bugün bu çizginin dışına çıkacağım ve Müfid Yüksel’in amellerini anarşist bir yazıyla kaleme almış olacağım.

Çünkü Kürdistan ülkesinin hürriyet mefküresine ihanet ve düşmanlık yapan içimizdeki mezellet unsurları entelektüel zaviyemde kötü amellerini teşhir etmek insani, İslam’i ve Kürdistan’i görevimdir.

Beni Müfid Yüksel’i yazmaya sevk eden amilin 25 Ekim 2023 tarihinde ‘’Twitter Sosyal Medya’’ hesabımda yaptığım aşağdaki paylaşımda rahatsız olup, şahsıma yönelik sarf ettiği cahil sözlerine bilmukabelede bulunma hakkını vermiştir.

Bay Müfid Yüksel!

İslam Peygamberi bir çobandı. Bu çobanın ağzından çıkan ‘la’ sözcüğü Mekke Site Devletinde, eskiden olan köle ve efendi ilişkisini atomize edecek ve  bu diyalektiğin kurulmasını zorunlu kılacaktı.

Öyle ki bu çobanın yaşama, insana, sevgiye, barışa  ve özgürlüğe dair söylediği sözler; Promete’nin Zeus’a, Spartaküs’ün Romalılara  karşı söylediği sözlerden daha fazla teveccüh ve taraftar bulacak; köleleşmiş akılları  ve vicdanları  harekete geçirecekti. İslam Peygamberi ve dava arkadaşlarının gerçekleştirdikleri bu sevgi, ahlak ve sosyal adalet devrimi ne yazık ki, İslam Peygamberinin hemen ölümünden sonra o toplumun eski  ekabir sınıfı tarafından tekrar İslam adına egale edilecekti.

Peygamberin takipçilerine ve insanlık ailesine armağan ettiği bu sevgi mahşeri ne yazık ki, saltanat ve ırk İslamına tahvil edilecekti.  İslam’ın bu köleleştiren yeni paradigması, teolojik  anatomisini ve omurgasını saltanat kültürüyle  betonlaştıracaktı. İslam’ın silahıyla elegeçirilen bu İslam, Allah adına memleketler  işgal ediyor, Allah adına kadınlara tecavüz ediyor, insanların malları ganimet olarak el koyuyor, sahih  İslam’ın anatomisi, muhkem ve müteşabih ayetlerle sağlı, sollu,önlü ve arkalı döverek sersemleştiriliyor  ve  bu uyduruk  İslam’a biat etmeyen her kim olursa olsun vahşice tekbirler eşliğinde katl ediliyordu.

Böylece Peygamberin  ilk vaaz ettiği İslam; askatolojik, etik, estetik ve öğüt yörüngesinden çıkarılacak; saltanat, krallık ve siyasal otorite yörüngesine oturtulacaktı. Bu İslam; siyasal egemenliğini ise Kuran, sünnet, icma ve kıyas metodolojisine tahvil ederek meşruiyetini ilan edecekti. Buna karşı çıkan muhaliflerini ise “sedd-i zerâ” karinesiyle ehli bidat olarak terörize edecekti.

Her ne kadar, ırk ve saltanat İslam’ın siyasal zihin kodlarını haritalaştıran Nizamülmülk, Gazali, İbni Haldun ve Bilgiye Hikme  gibi kurum ve kişiler olsada, ırka ve saltanata dayalı bir İslam’ın en güçlü tezahürleri  halife Osman döneminde belirginlik kazanmıştır.

O dönemin, mele ve mütref sınıfı tahrif edilen bu İslam’ın  egzostik enstrümanlarını kullanmaktan imtina etmeyecekti. Öyleki, Peygamberin  cenazesini iktidarları için dört gün bekletenleri, Peygamberin kızını tekme tokat dövenleri ve ehlibeytini vahşice katl edenleri,  ‘’firdevs  cennetinin bahçeleri’’  ve  bu cennet bahçelerinin sakinleri olan ‘’hürilerle’’ müjdeliyordu.

 Heyhat! her ne hikmetse, bu ‘’Firdevs cenneti’’ ve ‘’hüri’’lerle müjdelenenler arasında Peyamberin en samimi dava arkadaşları Bilal, Zeyd, Ammar ve Ebuzer yoktu. Bu yaman çelişki, ırka ve saltanata dayanan  İslam’ın entrikalarını fazlasıyla ortaya çıkarıyordu.

 Bahs konusu ettiğimiz  bu entrikacı İslam’ın  Rahle-i Tedrisatından geçmiş, inanç ve amel sıkalasını bununla inşa etmiş, mustekbir ve tağuti Türk devletine dost ve IŞİD bağilerine gönül kaptırmış olan  Müfıt  Yüksel’den bahs etmek benim için insani, İslam’i ve Kürdistan’i bir görev olmuştur.

 Mufit Yüksel’in babası molla Sadrettin Yüksel’i 1991 yılında  Fatih’teki evlerinde iki arkadaşımla birlikte ziyaret etmiştim. Hal-hatır faslından hemen sonra sevgili Sadrettin hocaya şöyle  sormuştum: ‘’Seyda, biliyorsunuz  seçimler yaklaştı, bazı kardeşlerimiz Refah partisine oy vermemizi tavsiye ediyor; ancak  henüz bu  konuda karar almış değiliz. Refah Partisine oy vermemiz İslam’i kurallara göre caiz mi?

Seyda: “ Hayır oğlum, kesinlikle caiz değildir. Çünkü Türk devleti ‘’darü’l-küfr’’ devletidir ve Refah Partisi de küfr devletinin  bir parçasıdır. Dolayısıyla düzen partilerine oy vermek caiz değildir ve kim oy verirse, otomotikmen müşrik olur ” demişti.

Bay Müfid Yüksel!

80 ve 90’lı yıllarda Türk Devletine “TÂĞUT” ya da “darül küfür” diyordunuz! Öyle değil mi? Hayrola! Bugün de ‘’Tağut’’ dediğiniz ‘’Çankaya Puthanesi’’ne tilavetler eşliğinde secdeye durmuş ve ona yemin ediyorsunuz! Bu durumda müşrik olmuyor musunuz?

Acaba sevgili Seyda hayata  olmuş olsaydı, oğlu Müfit Yüksel’in TC, IŞİD, HAMAS, Hud-Par-Hizbullah-kontra, AKP ve Saadet Partisi unsurlarını kendine dost ve Kürdistan siyasetçilerini, yurtseverlerini, aydınlarını ve  savaşçılarını kendine düşman seçmesine karşı nasıl bir tepki vereceğini doğrusu ben de  merak ediyorum!

Ey! hayatını Türk ve Arap İslamcıların kıcını koklamakla geçiren Müflis adam, Sevgili Muhammed’in düşmanları Sıffın’da Kuran’ı kuşatma altına aldılar. Sıffın’da, Kuran’ın gerçek temsilcileri olan ehlibeyt, Kuran’ı katillerin, günahkarların ve hırsızların eline kaptırdı. Suikastçi Kays oğlu Eş’as’ın  elinde bir Kuran, hayatı günahlarla geçiren  Musa el- Eşari’nin elinde bir Kuran,  hayatı tilkice yaşayan Amr Bin el-As’ın elinde bir kuran,  aklını ekmek peynirle yiyen katil  İb-ni Mùlcem’ in elinde bir Kuran, Tevrat’ın tüccarı  Kâ’b el-Ahbâr’in elinde bir Kuran.

Ey! Müflis adam!

Özellikle bu iki yıldır seni takip ediyorum. Bakıyorum siz de Kuran’ı vesayetinize geçirmişsiniz, onunla geçimini sağlıyorsunuz, küfür ve cehalet üreten dilinize dolanıyorsunuz, Kendini Müslümanlığın  kabesi ve İslam’ın hamisi görüyorsunuz. Senin  gibi yamuk ve arızalı Müslüman olmak istemeyen Kürt siyasetçilerini, kürt savaşçılarını ve  Kürdistan ülkesini İslam’ın düşmanları  olarak tekfir ediyorsunuz.

 Tağuti ve  mustekbir Türk devletinin sarayında, yeşil cübbeli belamlar ve gecekondulu kırmızı papyonlu İslamcı entellerle birlikte Türk sultanına  tilavetler eşliğinde bazen ayet, bazen hadis, bazen  şiir okuyorsunuz. Bazende Türk Sultanları için, Allah’ın helal kıldığını haram ve haram kıldığını helal yapıyorsunuz. Kürt olduğun için, senden emin olmaları için ekranlarda ve TWİTTER ODALARINDA mübarek Kürdistan  ülkesine ve Muhavvid  savaşçılarına  ‘kafir’’ diyorsunuz.

Kürt savaşçılarına olan bu düşmanlığından dolayı, IŞİD ve AKP bağilerin gönlünde  taht kuruyorsun ve bunun karşılığında tağuti Türk devletinin sultanından bir Osmanlı Cülus bahşişi  alıyorsun. Ve bu Osmanlı Cülus bahşişi  midene  indiriyorsun, miden baş  üstünde başın mide üstünde ve bu midenin  üstünde Türk bayrağını dalgalandırıyorsun. Sonra Plastik beyninle ve sentetik fikirlerinle, günah ve cehalet üretiyorsun ve bu  üretiklerinden kendine  cehennemde küfürden bir ev inşa ediyorsun. Ve en  önemlisi İslam adına başkalarını seküler yaşamla itham ediyorsun, diğer taraftan “İstanbul Büyükşehir Belediyesi  Harita ve Kadostro Müdürlüğü”nde milyarlık ihaleler kovalıyorsun Bravo sana müflis adam(!)

Ey!Müflis adam!

Kürdistan ülkesinin, bağımsızlık ve hürriyet davası karşısında  gözlerin Abdullah Bin Selül gibi oportonist, İslam’i ahlakın ve tanıklığın kabül ahbar  gibi provakatif, hukuk ve adalet anlayışın Musa el eşar gibi konformist, Siyasi ahlakın, amr bin el as gibi dezenformasyon, ahiret bilincin  Abdurahman bin Avf gibi secularist, inanç iklimin İbnül Mülcem gibi enfeksiyonal, zihin dünyan  mezhepler gibi antagonizmal ve cesaterin  hizbuldomuz fırkası gibi korkak.

 Ey Müfit Yüksel! Değersizliğin adresi ve kıyametin alâmet-i fârikasisin. 

 Çünkü; Ocak 09, 2016 tarihli  Yeni Şafak  köşe yazınızda şöyle diyorsunuz:“Kürtlerin ümmet ile yollarını ayırmaya, İslam’dan kovmaya yönelik çaba ve tutumların günümüzde ciddi boyutlar kazandığını esefle gözlemlemekteyiz. Bir yandan, Kürtler içindeki seküler/din karşıtı ulusalcı çevrelerin, PKK ve uzantılarının, Kürtleri Müslümanlıktan, ümmetten koparmaya yönelik çabaları yoğunluk kazanmıştır.”

  Ey!Müflis adam!

 ‘’Ümmet diye bir kurum mu var? Bütün Müslüman milletler bu  kurum etrafında birleşti de bir Kürtler mi ayrı düştü? Bu kurum nerdedir, ne iş yapıyor, bize söyle de bizde gidip Arapların 22 devlet,  Türklerin  11 devlet ve Farsların  4 devlet sahibi olduğunu ve Kürtlerin de  bunlara kölelik yaptığını şikayet edelim.

 Ülkesi işgal, ontolojik varlığı inkar, fizyolojik varlığı din kardeşleri tarafından çarmıha gerilen ve siyasal egemenliği elinden alınan Müslüman bir milletin siyasetçilerine ve savaşçılarına utanmadan “Kürtleri İslam’dan uzaklaştırıyorlar” diyorsunuz.

 Verdiğin bu kötü hükümden dolayı, Allah seni kahr etsin ve cehennemde  odun taşıyan hamal yapsın! Çok daha kötüsü, Erdoğan ve Hamas’ın elebaşlarıyla seni haşr etsin!

 Çünkü yükezibunsun, Kürt siyasetçileri ve Kürt savaşçıları asla ve asla idia ettiğiniz  o zelil  iftiradan ırak ve firaktırlar. Kürt siyaseti ve Kürt savaşçıları Kürdistan ülkesinin bağımsızlık  ve hürriyet davasıyla iştigal etmektedirler ve siz onların yaratığı değerler ve emekler karşısında  bir hardal tanesi kadar değilsin!

 Ey! Müflis adam!

 Kürt milleti, Kürt siyasetçileri ve savaşçıları bin dört yüz yıldır yeryüzünde hiç bir Müslüman milletin ve sapık İslamcı fırkaların yapmadığı kadar, Allah’a  huşu  ve takva içinde secde ediyorlar. Oysaki  İslam toplumlarını, seküler,  mataryalist,  hedonist ve paganist  bir  inancın  iklimine transformasyon eden, eteklerine tutuştuğunve  biat ettiğin mustekbir Türk, Arap, Fars devletleridir.

 Kerhane  ve meyhaneler eşliğinde ‘’Çankaya  Puthanesi’’ne secdeye duran  senin Yeni Şafak gazetendir. Sevgili dostum İzzetin  Yıldırım hocamı ve yüzlerce dindar insanlarımızı domuzbağı yöntemiyle katl  eden hizbuldomuz fırkasıyla oturup kalkan sen değil misin?

 Kürdistan ülkesi  İslam ülkeleri içinde, kerhanenin,  mayhanenin, eğlencenin, fuhuşun, alkolin,  uyuşturucunun lüx yaşamın, ateistliğin, kapitalist yaşamın ve Dubai gökdelenlerin en  az olduğu ülke olduğunu bilmiyor musunuz?

  İslam ülkeleri  içinde camilerin, mescidlerin, medreselerin ve tessetürün  en fazla olduğu  ülke gene  Kürdistan ülkesi olduğunu bilmeyecek kadar köylü müsünüz?

 Ve, en önemlisi; Kürt halkı ve siyaseti zerre miskal kadar İslam’ın, ulvi ve muşeref değerlerini,  milletleşme ve devletleşme temayüllerine  alet etmemiştir. Mamafih, milletleşme ve devletleşme temayülüne tenezzül ve tefessül etmiş olsaydılar; bugün bahs konusu ettiğin o uyduruk ümmetin sömürgesi olmazdılar değil mi bay MUFLİS?

 Ey! Müflis adam!

15 Şubat, 2016 tarihli Twitter hesabınızda şöyle diyorsunuz: Önce bu çirkin sözlerinize hokkalı bir tokat indirmek istiyorum: Yalınayaklı Kürt milletinin ve  sevgili PYD’li siyasetçilerin ve sevgili YPG’li savaşçıların ayaklarının altındaki mikrop kadar bile kıymetinin olmadığını bilmeni isterim.

  Ey Müflis adam!

Twitter üzerinde sarf ettiğiniz bu sözlerinle İŞİD,  Hamas, T.C ve AKP bağilerine dost, Müslüman Kürt savaşçılarına ve siyasetçilerine  düşman olduğunu net bir şekilde  ilan etmiş oluyorsunuz!

Şimdi siz kendi öz toprakları üzerinde yaşayan, kendi öz vatanını savunan, halkını IŞİD kafirlerinden-teröristlerinden koruyan, PYD ve YPG’nin derhal  Rojava Kürdistan’dan çıkarılmasına hüküm veriyorsunuz.

 Batı  Kürdistan  ülkesini işgal eden, Kürt milletinin siyasal egemenliğini elinden alan, binlerce Kürt kadınını demir kafeslerde cariye  olarak satan, Kürt savaşçıların kafasını odun  hızarlarıyla vahşice bedeninden ayıran IŞİD  kafirlerin, rojava  Kürdistan’ı işgal etmesini cani gönülden arzu ettiğinizi çok iyi biliyorum.

İkincisi, Kürdistan’ı yakıp yıkan ateistler mi, Yahudiler mi, İsrail Devleti mi,  Hiristiyanlar devletler mi Hiristiyan milletler mi?    

 Elbette ki, onların olmadığını benden çok daha iyi biliyorsunuz. Oysa ki Kürdistan ülkesini  yakıp yıkanlar ve yalın ayaklı halkını çarmıha geren tedrisati rahlesinden geçtiğiniz modern çağın Emevi, Sefavi ve  Osmanlı  Cihatcılarıdır.   

 Bu cihatçıların  fihristi  işgal, ganimet, tecavüz, bağilik, haydutluk, barbarlık, hırsızlık, cahillik, mustekbirlik, bencillik, görgüsüzlük, kültürsüzlük,  insanları  diri diri kesme,  hak-hukuk ihlali, kalpazanlık, dört eşlilik, işkence, sürgün, köleleştirme, eşekleştirme, eğitimsizlik, ufurukçuluk, putperestlik, mezara tapma, Peygambere tapma, dört halifeye tapma, mezhebe  tapma, lidere tapma, sekse tapma, paraya tapma, makama tapma, otoriteye tapma ve İslam’ı İslam’la dolandırmak  kadar, baş döndürücü ve sınır bozucudur!

Ey Müflis adam!

 Biz Kürtlerin ülkesini işgal eden İsrail mi?

 Biz Kürtlerin dilini yasaklayan İsrail mi ?

 Biz Kürtlerin nazik civan bedenlerini çarmıha geren İsrail mi?

Ey! Müflis adam,  

demir kafaslerde canlı canlı insan yakan IŞİD kafirlerine söyleyecek bir sözün  yokmu?  Rojava Kürdistan’i bombalarla döven, sivil halkını vahşice katl eden ve Afrini işgal eden  T.C’nin  Kasrü’l-Beyza Saray’ında oturan münafık Erdoğan ve onun tetikçisi olan Hakan Fidana söyleyecek bir sözün yok mu?

 Fidan  Güngör, İzzetin Yıldırım ve Ubeydullah Dalar’ı tekbirler eşliğinde alçakça katl eden hizbuldomuz fırkasına söyleyecek bir sözün yokmu?

 Kürt gençlerini vinçlerde vahşice sallayan Muaviye  kafalı ayetullah rejimine söyleyeceğin bir sözün yok mu?

  Biat ettiğiniz ve İslam’ın hamisi gördüğünüz ‘’Yahudi Cesaret Ödülü’’ alan ve TEK Müslüman olma ünvanını elinde buklunduran Recep Tayyip Erdoğan’a ‘’ALÇAK’’ demeyecek misin? 

T.C’nin 23 yıl içerisinde vahşice katl ettiği dört yüz Kürt çocuğu için bir demet sözün yok mu?

Bodrumlarda Müslüman milletimizi canlı canlı yakan, Kürt  çocuklarına yaşlarından fazla kursun sıkan, Kürt gençlerini katl edip panzerlerin arkasına bağlayıp yerden sürükleyerek teşhir eden, savaşçı Kürt kadınları öldürdükten sonra çırıl çıplak soyup kahramanlık bozunu veren, camiilerimizi, Aziz Kuran’ı Kerimi ve şehirlerimizi delik deşik eden, terörist Türk askerlerine ve işkenceci Türk  polisine  söyleyeceğin bir sözün, bir ayetin ve bir hadisin yok mu?

 Ey Müflis adam!

03 Ara 2015  tarihli başka bir Twitinizde  şöyle diyorsunuz: “Latince  Kürtlere Latin harfi dayatmak, Kürtleri İslam’dan koparıp, ateistleştirme, Kürdistan’ı tümü ile Endülüsleştirme projesidir.” Peki, bay Müflis! 

Aşağdakilerden hangisi Allah’ın resmi dilidir sizce? (!) 

(A) Arapça B) Latince.

 Arap  ilahiyatıyla eşekleştirildiğin için mühtemelen A) şıkkı diyeceksiniz. Çünkü sana göre, Allah’ın ve Kürt’ün dili Arapçadır. Ancak Kuran senin gibi hüküm vermiyor ve  senin kösele suratına şu iki ayeti çarpıyor: “Göklerin ve yerin yaratılmasıyla dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir.” (Rum,22),  

 “Birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. (Hucurat,13)

  Ey Müflis, Sen kim islam olmak kim! Sen kim Müslüman  olmak kim! Sen kim insan olmak kim! Sen kim Kürt olmak kim! Hayatını tağuti Türk devletine hizmet ve Türk İslamcıların kıcına nuska yazmakla  geçirmişsiniz.

Artık İslam’ın silahıyla milletimize ve ülkemize suikast yapmanıza asla izin vermeyeceğim ve yükezibun suratlarınıza GÜÇLÜ KALEMİMLE, GÜÇLÜ KONUŞMA SANATIMLA VE GÜÇLÜ SİSTEMATİK DÜŞÜNCE FAKÜLTEMLE silleler indireceğim ey Muflis adam!

 Kadiramac@hotmail.com, https://twitter.com/KADIRAMAC

Sevgilim!

Biricik sevgilim,

şu an gece, sen uyuyorsun!

Ben ise melekûtî bir âlemîn içindeyim!

Kadir amac imza günü

Önce bir kalem, bir kağıtı elime aldım!

Uyuyan ay gibi parlayan yüzünü ressam dostum Haydar gibi çizmek istedim!

O an içime aşk girdi!

Bana şöyle vahiy etti:
sevgilini kalemle çizme Kadir!

Çık bu batinî araftan!

Şu kapıdan gir sevgilinin zahirî boyutuna!

O meyhanenin kapısından içeriye girdim!

Şarabımı içtim!

Ay gibi parlayan güzel yüzüne dokundum!

Saçlarını öptüm!

Gözlerini öptüm!

Yanaklarını öptüm!

Dudaklarını öptüm!

Ellerini öptüm!

En son ayaklarını öptüm!

Biricik sevgilim,

Bu gece yüreğime sürreya IŞIĞINI saçtın!

Teşekkür ediyorum!

Sağ ol!

Hep varol!

Sevgi saçan yüreğin uzun yaşasın!

Ve, IŞIK saçsın!
Kadir Amaç

20-08-2024 Brüksel
Gece: 02-02

Ben Kadir Amaç. Belçika ve Avrupa’nın başkenti Brüksel’den selamlar, sevgiler ve saygılar sunuyorum. 

Sayın Erdoğan!

Zat-ı alileriniz için bu satırları kaleme alırken masamın üzerinde İngiliz yazar Aldoux Leonard Huxley’in “Hayvanlar Çiftliği” adlı kitabın dünyaca ünlü yazarı olan George Orwell’a yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektupta şu cümle geçiyor: “İnsanların tarihten gereken dersi çıkaramaması, tarihten çıkarmamız gereken en önemli derstir.“ Yani, roketler ve uçaklar muhteşem bir seviyeye ulaştı; keza hipersonik silahlar, saniyede yaklaşık olarak 8 kilometre hızla hareket edebilen füzeler ve mermiler çağına şahitlik yapıyoruz.

Zat-ı aliniz gibi, zeki ve akıllı gördüğüm büyük İngiliz lider Churchill, başarılı bir generaline yazdığı bir mektupta şu ifadeleri kullanıyordu; “silahlar değişse de hikaye tamamen aynıdır. Ulysses, Kiklop’un mağarasından kaçmak için nasıl koyunları kullandıysa, De Wet de Özgür Orange Devleti’nde İngiliz ikmal kolunu yok etmek için öküzleri kullanmıştı.”

Efendim! Affınıza sığınarak İslam tarihinde çok önemli bulduğum şu yaşanmış hadiseyi de hatırlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi kalabalık Müslüman halk kitlesi halife Hz. Osman’ın bir dizi devlet uygulamalarını protesto etmek için halifenin evini ablukaya alır. Halife Osman, kendisine muhalif olan bu sosyal adaletçi Müslümanları ikna etmesi için İmam Ali’den yardım talebinde bulunur.

İmam Ali, Osman’ın kuşatma altında tutulan evine giderek ona şöyle hitap eder: “Ant olsun Allah’a ki sana ne diyeyim, ne söyleyeyim, bilemiyorum. Bir şey bilmiyorum ki sen onu bilmeyesin; bir yol yok ki sana göstermeye kalkayım da sen onu tanımayasın; sen de bizim bildiklerimizi biliyorsun. Bir şeyde, senden ileri geçmiş değiliz ki onu sana haber verelim; bir şeyi gizlice haber almış değiliz ki onu sana tebliğ edelim. Bizim gördüğümüz gibi sen de gördün; bizim duyduğumuz gibi sen de duydun; bizim sohbet ettiğimiz gibi sen de, Allah’ın salatı O’na ve soyuna olsun, Resulullah’la sohbet ettin.” (Nehc-ül Belağa, 5. Bölüm)

 

Sayın Erdoğan!

Zat-ı alinizin de bildiği gibi, 1984 ile 2024 yılları arasında Türk Silahlı Güçleri ile PKK hareketi arasında yaşanan bu korkunç savaşta toplamda taraflar arasında hayatını kaybedenlerin sayısı yüz bini aşmış durumdadır. 40 yılını geride bırakan bu kanlı savaşın kazanan tek tarafı hiç şüphesiz Türk Devleti’nin içinde yuvalanan devlet maskeli ‘’menfaat grupları’’ ve tabirimizle yırtıcı ve yıkıcı ırkçı fırkalar olmuştur.

Bu yırtıcı fırkalar ve ‘‘menfaat grupları’’ devlet maskesiyle on binlerce yasadışı suç işlediler ve çok büyük ekonomik vurgunlar elde ettiler. Devlet maskesiyle Kürtlere karşı işledikleri suç ve kötülüklerle Türk Devleti’nin meşruiyetini, özellikle demokratik devletlerin ve uluslararası kurumların nezdinde, ciddi düzeyde tartışma konusu haline getirdiler.

Kürtlere karşı işlenen tüm kötülüklerin ve yasa dışı işlerin altında bu menfaat gruplarının imzaları vardır. Elbette ki bu savaşın acısını en çok çekenler anneler, kadınlar, gençler, çocuklar ve göçe zorlanan milyonlarca Kürt köylüleri olmuştur. Kısaca bu savaş, hem Kürt şehirlerinde hem de Türk şehirlerinde suhuletin yerine şekavet iklimini yaratmıştır. Hâlâ sürmekte olan bu savaş, hem Türk ve hem de Kürtleri son derece huzursuz etmektedir. Yani her iki halk artık savaşın sona ermesini istiyor; eşit şartlarda ve koşullarda ikballerini barış, sevgi, kardeşlik, adalet, hukuk ve demokrasi mefküreleriyle inşa etmek istiyorlar.

Sayın Erdoğan!

Bir Kürt yazarı olarak Kürt meselesi konusunda çabalarınızı değerli buluyorum. Aynı şekilde sayın Devlet Bahçeli’nin de gayretlerini çok sevindirici buluyorum. Ayrıca dindar Kürt halkı sizi ve bilge MHP lideri Devlet Bahçeli’yi Kürt meselesinde çok cesur buluyor, destekliyor, seviyor ve değer veriyor! Öyle ki Türk siyaset tarihinde hiçbir devlet başkanı sizin gibi, Kürt meselesinde samimi ve cesur adımlar atmamıştır. Cesaretinizle, dindarlığınızla ve samimiyetinizle Kürtlerin gönül dünyasında taht kurmuş ve Atatürk’ten sonra Türklerin en büyük lideri konumundasınız.

Sayın Erdoğan!

Yüce Rabbimiz Kur’an’da, dil ve milletlerle ilgili şöyle buyuruyor: “Biz her millete kendi dilinde bir peygamber gönderdik’’ Nehl-36

‘‘Ey insanlar! birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kavimlere ayırdık.’’ Hucurat 13

‘‘Göklerin ve yerlerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir.’’ Rum Suresi 22

Sevgili İslam peygamberi şöyle buyuruyor; “Ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a üstünlüğü vardır. Kırmızının karaya, karanın da kırmızıya üstünlüğü yoktur. Hiçbir milletin diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak iyilik iledir.” Aynı şekilde Medine Sözleşmesi’ni de unutmamak ve yararlanmak lazım diye düşünüyorum. Sevgili Rabbimizin yukarıdaki ayetlerini ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in sözünü zat-ı alinize hatırlatarak sizden şunu istirham ediyorum: Bir Türk’ün ne kadar hakkı varsa, bir Kürt’ün de aynı hakları olsun istiyoruz. Değerli Türk milletinin hangi hakları varsa, mazlum Kürt halkının da aynı haklara sahip olmasını istiyoruz.

Sayın Erdoğan!

Kürtlerin hak arama mücadelesini bu saatten sonra hiçbir güç zayıflatamaz ve engelleyemez. Çünkü dijital bir çağda yaşıyoruz. Bu dijital çağ Kürt meselesini küresel boyutlara taşıdı. Artık Kürt meselesi uluslararası bir mesele haline geldi ve öyle ki Üçüncü Dünya Savaşı’nın koşulları Türkiye ve Kürt coğrafyasının sınırlarına dayandı. Belirttiğim bu gerçeğe özellikle dikkat etmek lazım!

Bunun için de Türk devlet işleyişini değişime zorlamamız gerekiyor. Bildiğiniz gibi, bütün devletler aynı şekilde işlemezler. Hele Türkiye gibi ulusalcı ve üniter devletler hiç işlemezler. Çünkü demokratik ve Anglosaksoncu bir karaktere sahip değildirler. Üniter devletler faşisttirler; ırkçı polis-güvenlik-şiddet gücüne ve milliyetçi mahkemelere sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Çünkü ırkçı politikacıların zihinsel olarak siyasete dengesiz başladıklarını, gücü ve egemenliği hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyleyebilirim. Platon, “Devlet” adlı eserinde; ” bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar, çılgınlaşmak doğalarında vardır, hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.” ifadelerini kullanır.

Primordial kökleri, dilleri ve kültürleri farklı olan milletler egemen kültür tarafından yönetilmeyi asla hiçbir zaman sevmemişlerdir. Örneğin, diller ve kültürler arasındaki bu gerilimi ve çatışmayı yaşayan demokratik Kanada devleti Quebek-Fransız İngilizlerin, İspanya devleti İspanyol ve Baskların, İngiltere Krallığı, İskoç ve Gallilerin, Belçika devleti ise Fransızlar ile Hollandalıların dillerini devletlerinin resmi dilleri yaparak etnik farklılıkları eşitleyerek sorunu çözmüşlerdir.

Sayın Erdoğan!

‘‘Başkanlık Sistemi’ kavramını ilk olarak Türkiye siyasetinde zat-ı aliniz ve AKP kullanmıştır. Kürt meselesini tedrici olarak etap etap bahis konusu ettiğiniz ”Başkanlık Sistemi’’ içinde veya sayın Öcalan’ın önerdiği demokratik konfederalizm sistemi içinde tartışarak nihai çözüme kavuşturabilirsiniz. Ya da bugünkü post-modern devletlerde ‘‘iki meclisli’’ örneğin Amerika’da bir ‘‘ÜST MECLİS’’ ABD Senatosu, İngiltere’de Lordlar Meclisi, Fransa’da Fransız Senatosu, Almanya’da Bundestrat Meclisi vardı. Bir “ALT MECLİS’’ ise Amerika’da ABD Temsilciler Meclisi, İngiltere’de Avam Kamarası, Fransa’da Fransa Milli Meclisi, Almanya’da Bundestag Meclisi modelleri vardır.

Yukarıda isimlerini zikrettiğim post-modern devletlerin parlamenter meclisleri bugün dünyanın en güçlü demokratik yasalarını çıkarıyorlar. İleriki zamanlarda, Kürtlerin ve Türklerin ortak olacakları böyle bir meclisleri neden olmasın ki! Umarım, üst ve alt parlamenter meclisli yeni bir “Demokratik Türkiye” kurmak zat-ı alinize nasip olur.

Sonuç olarak, Kürt meselesinin çözümüne katkı sunacağına inandığım için, hem İslam’ın ve hem de bugünkü post modern devletlerin demokratik çözüm önerilerini değerli ilmi görüşlerinize sunmak istedim. Kısacası sayın Öcalan’ın İmralı Adası’ndan normal bir eve naklinin koşulları yaratılırsa, bu ev ortamında Öcalan muhatap alınırsa ve Kürt meselesi için TBMM, nihai çözümün adresi olarak belirlenirse, muhteşem bir tarih yazılacaktır.

Öyle ki kısa bir süre içinde İslam dünyasının örnek bir devlet ve Avrupa’nın en güçlü ekonomik ve demokratik devleti olmaya vesile olmuş olursunuz. Ayrıca, Kürt ve Türk milletinin gönül dünyasında taht kuracaksınız; dünya tarihine geçeceksiniz. Dünya devletleri, uluslararası kurumlar ve dünya halkları sizi ayakta alkışlayacaktır.

Saygılarımla…

 Bir Okuruma Mektup!

Sevgili Okurum!                                                                             

Brüksel’den bir demet prıl prıl  selam ve sevgi gönderiyorum. Yüzünüzü görmemiş, elinize bir demet papatya çiçeği vermemiş, birlikte Brüksel’in en güzel Fransız kafelerinde oturup karşılıklı birer cappuccino kahve içme şansına sahip olmamış olsam da fikir hayatımda tanıdığım en sıcak, en dürüst, en güzel, en yürekli ve kendi kişiliği  içinde en tutarlı gördüğüm yurtsever bir Kürt kadınısınız.

 

Sevgili Okurum!

GOOGLE henüz dünyamızı bir Küre Evi’ne çevirmeden önce, yani geçmiş yıllarda, insanların sinelerinde dile getirdiklerini, uzak mesafelere özlemlerini ulaştıran aracılar mektuplardı.

 

Sevgili Okurum!

Umarım sağlıklı, özgür ve mutlu yaşıyorsunuz? Biliyorum, hep mutlu ve sağlıklı olamıyoruz. Galiba, mutluluk ve özgürlük aynı şeyler değil gibi geliyor bana! Yaklaşık olarak, mutluluğu uçucu ve acıyı da aynı biçimde uçucu bir madde olarak tarif ediyorum! Ama özgürlük duygusu öyle değildir; hep kalıcıdır ve içinde sürekli bir devinim ve arayış içindedir. Yani özgürlüğün içinde sürekli bir anlam arayışı var…

 

Sevgili Okurum!

2025 yılının Nisan ayında 52 yaşına giriyorum, Kendimi çok yorgun hissediyorum. Evet, temelde sağlığım gayet iyidir. Ancak her şeye üzülme alışkanlığımı bir an önce terk etme vaktimin geldiğini düşünüyorum.

 

Ah Sevgili Okurum Ah!

Gece olunca beynimde bu tür fikirlerin bir nehir gibi akmaya başladığını bir görseniz.  Bir bilseniz ki, kendi kendime kaç kez şunları  söylüyorum: “Her  şeyin canı cehenneme, ben kendi payıma düşeni yaptım, şimdi artık başkaları da kendi üzerlerine düşeni yapsınlar. Yeter, yeter, yeter!” 

 

Sevgili Okurum!

Bavulumu toplayıp etrafımdakilere ve kendime hiçbir şey söylemeden çekip uzaklaşmak, hiç kimsenin bilmediği bir adada veya dünyanın en güzel şelalesinin aktığı bir  vadide sakince yaşamak istiyorum. Belki bu yer, Bingöl dağları, yaylaları ve vadileri olabilir. Pekala! Biraz daha daralan duygularımın cibarlarından bahsetmeyi deneyeyim.

 

 

Sevgili Okurum!  

Olağanüstü insanları severim. Ailesiyle, eviyle, çocuklarıyla, akrabalarıyla, toplumuyla, müziğiyle, sanatıyla, kültürüyle, kitaplarıyla ilgilenen yazarları çok severim. Hele konuşma sanatı zayıf, pasif, tembel, kaba, görgüsüz, uyuşuk, suskun, çıkarcı, iki yüzlü ve sistematik bilgisi olmayan siyasetçilerden ve yazarlardan aşırı derecede RAHATSIZ olan biriyim.

Benim beğendiğim kişiler mükemmelliyetçilik felsefesine sahip olan, kadın ve erkek insanlardır. Bu insanlar cesur, ahlâklı, ilkeli, entelektüel birikim sahibi ve çirkin insanlara karşı bilgiyle tavır alan insanlardır. Onları çok önemsiyorum ve seviyorum. Yani, ben mükemmelliyetçilik felsefesini ve sanatını benimseyen insanları model alıyorum ve onlar benim beynimin ışıklarıdır.  Onlarsız kendimi karanlıkta hissediyorum.

 

Sevgili Okurum!

               İnsan ilişkilerinde, insan sorunlarında katı biri olduğumu söylersem, kendime ve beynimi aydınlatan ahlakçı filozoflara büyük bir haksızlık yapmış olurum. Kesinlikle karşılaşabileceğiniz en duygusal insanlardan biriyim! Hakeza kesinlikle en hızlı sevmesini bilen, en hızlı iyilik yapmayı isteyen, en hızlı ağlayan, en hızlı pişmanlık duyan, en hızlı fikirlerini gözden geçiren ve insanların kötülüklerini en hızlı şekilde bağışlayanlardan biriyim.

 

Sevgili Okurum!

               38 yıllık fikir hayatımda çok sayıda insan tanıdım. Bu insanların önemli bir bölümünden saygı ve sevgi gördüm, ancak beni sevmeyen ve saygı duymayan insanların sayısı da az değildir. Bu anlamda, kadınların erkeklere oranla insanları daha çok sevdiğini ve saygı duyduklarını düşünüyorum.

               Kesinlikle aileyi,  devleti ve toplumu  daha iyi yönetebileceklerini düşünüyorum. Çünkü kadınlar sorunların cevherine iniyorlar ve o sorunları yakuta çevirme kabiliyetine sahiptirler. Yani kadınlar daha gerçekçi ve daha pratik özelliklere sahiptirler. Erkekler gibi dolambaçlı yollardan gidip kendilerini dağıtmıyorlar, öfkelerine yenilmiyorlar, öfkelerini yönetiyorlar ve yutuyorlar.

 

Sevgili Okurum!

               Elbette ki şu sütyenlerini yakan ve saçını, başını bir silah gibi kullanan ve erkeklerden nefret eden veya erkekleri kalçalarıyla zıvanadan çıkaran ÇILGIN kadınlardan bahset- miyorum. Bunlar ÇILGIN! Çılgın kadınlar gebe kalmak istemezler, kadın olmak istemezler, anne olmak istemezler, aileyi kamusal alana hazırlamak için ailede öğretmen olmak istemezler. Çünkü bu ÇILGIN kadınlar hamile kalmanın bir ŞANSSIZLIK, dünyaya bir çocuk getirmenin FELAKET ve aile kurumunun bir TABU olduğunu düşünürler.

 

 

 

Sevgili Okurum!

Salise salise, saniye saniye Welat’ı özlüyorum!

Dakika dakika, saat saat Çewlik’i özlüyorum!

Dört mevsim, 12 ay sevgilimi özlüyorum!

Onlar için, fenafillah oluyorum sende ve sende arıyorum SENİ!

 

Kadir Amaç

7-12-2024

Gece, Saat: 02: 34 

 1 MAYIS 

Not: Bu makale ilk olarak 2014 tarihinde Özgür Politika gazetesinde yayınlanmıştır.  Kadir amac imza günü
  1. yüzyılın sonlarına doğru endüstri sınıfının gelişip serpilmesiyle birlikte, emek sınıfının örgütlenmesi ve 1848 işçi ayaklanmasını beraberinde doğuracaktı. İnsanın canavarlaşmasını ve timsahlaşmasını sağlayacak bu yeni iş gücünün efendileri, merkantilistler ve onların uzantıları olan komprador sınıfı olacaktı. Bu açgözlü canavar sınıfın, ilk hesap defterini “gizli el” yöntemi ile tutan, formüle eden, açgözlülük, hırsızlık kültürünün meşrulaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlayan kişi Adam Smith olacaktı.

Son olarak, sermaye ve emek ilişkisine ”makro ekonomi”  yöntemiyle balans ayarını verecek kişi ise John Maynard Keynes olacaktı. Keynes’in ekonomi modeli,  Richard Falk’ın “Yırtıcı Küreselleşme” kavramsallaşmasını doğuracaktı. Dolayısıyla Richard Falk’ın kavramsallaştırdığı bu “Yırtıcı Küreselleşme” emekçi sınıfın yeni canavarı olarak karşımıza dikilecekti.

Bundan yüzyıl önce, Amerika ve Avrupa kıtasında emekçiler günde en az 14-15 saat çalıştırılıyor ve  tüm sosyal haklardan mahrum bırakılıyordu. 19. yüzyılın başlarında kapitalist sınıf, Amerika ve Avrupa’da zirve noktaya ulaşarak, sömürülen emeğin üzerinde koca bir cennet inşa edecekti. İnşa edilen bu koca cennetin bedeli olarak yerküre ölçeğinde milyonlarca emekçi, açlık ve sefaletle baş başa bırakılacaktı.

İşte tam böylesi bir ortamda Amerika emekçi sınıfı, 1 Mayıs 1886’da  350 bin işçinin katıldığı Mayıs grevlerini başlatacaktı. On binlerce Amerikalı emekçi Şikago sokaklarını inim inim inleterek, kapitalist sınıfla hesaplaşacaktı. Ancak vahşi kapitalizm’’ emekçilerin bu hesap sorma girişimlerini bedenlerine kurşun yağdırarak karşılık vermiştir: Emekçilerin bu hak arama girişimleri sonucunda fabrika işçileri öldürülecek; sendika yöneticileri, yazarlar ve demokratik çevreler gözaltına alınacak ve 11 Kasım tarihinde idam edilecekti. Bu vesileyle Amerika işçi federasyonu 1888 yılında öldürülenlerin anısına 1 Mayıs gününü İşçi Bayramı olarak ilan edecekti. ,

Kürdistan tarihinde ise;  Kürdistan işçi hareketi 12 Temmuz 1946’da Kerkük şehrinde ilk başkaldırısını yapmıştır ve her yıl Kürdistan’lı işçiler bu tarihi günü anmaktadırlar.

Modern Türkiye tarihinde işçi hareketi ise çok zorlu badirelerden geçmiş ve  ta günümüze kadar gelmiştir.Türkiye’deki örgütlü emekçi sınıfın her hak arama girişimi, Kemalist rejim ve yaratılan sermaye sınıfı tarafından şiddet, ihlal ve mağduriyet yaratmakla engellenmiştir. Türkiye’de emekçi sınıf ilk 1 Mayıs kutlamasını 1909 yılında Üsküp’te yapmıştır. Daha sonra 1976 yılında T.C’nin kolluk güçleri, İstanbul Taksim meydanında 1 Mayıs kutlamasını yapmak isteyen kalabalığın üzerine, kurşun yağdıracak ve 37 işçinin hayatına son verecekti.

Son olarak 2009 yılında TBMM’de görüşülen 1 Mayıs İşçi Bayramı, TC’nin resmi bayramı olarak yasallaşacaktı.  Türk devleti 1 Mayıs işçi bayramını  resmi gün belirlemesine rağmen, emekçilerin her yıl işçi bayramını  taksim meydanında özgürce kutlamasına engel olmaktan ayrıca imtina  etmeyecekti.

Yalnız, sermaye ve emek sınıfının bu zıtlık mücadelesini, 200 ya da 500 yıllık zamana sığdırmanın bilimsel olmadığı gerçeğini ayrıca hatırlatmakta yarar var.  Çünkü kadim insanlık tarihinde emek, hak, adalet ve özgürlükten yana olan bir çok büyük sosyal adaletçi şahsiyet; emek adına sermaye sınıfıyla mücadele etmiştir.

Örneğin, sosyalist Zerdüşt Kürt peygamber Mazdek, Marx’dan 1400 yıl önce; sanayi, toplumsal üretim ve buhar makinası ortaya çıkmadan, yaşamın tüm nimetlerini tekelinde toplayan (altın ve iktidar) sınıfın dar bireysel mülkiyetine karşı örgütlenerek galebe çalmıştır. Mazdek’in talebelerinden olan Husrev-Mubad, sosyal adalet için, altın ve iktidar sınıfına karşı geldiği için kellesinden olmuştur. Öyle ki, emek ve sermaye sınıfının bu zıtlık mücadelesini Ali Şeriati Kuran’da tespit edecek, Habil’i emeğin, Kabil’i ise sermayenin temsilcisi olarak “İslam ve Bilim” kitabında formüle edecekti.

Sonuç olarak, bu iki zıt kutup insanlık ailesinin beş binyıllık tarihinde şu misyonu oynamıştır: Emek aydınlığın,  sermaye karanlığın temsilcisi olmuştur. Dolayısıyla iyilik, kötülük, temizlik, kirlilik, doğruluk, yalan, emek, sömürü, adalet, zülum, özgürlük, esaret gibi kavramlar, bu iki zıt kutbun sembolleri olmuştur.

“Ekmeği elinden alınıp,  Muaviye sermayesine karşı gelmeyene şaşar kalırım.” diyen Ebuzer’in sözüyle makalemi sonlandırıyorum ve Ez roşanê xebatkarê Kurdistonon û xebarkar ê dînya bımbarek û piroz kena!

kadiramac@hotmail.com

 

KÜRT HALKI ABDULLAH ÖCALAN HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR!

Bazı liderler, zekalarını ve enerjilerini yönetme işlerinin çoğunu kontrol etmeye ayırır; detaylara düşkün ve her şeyle uğraşma meziyetine sahiptirler. Ancak bazıları da tam tersine her şeyle uğraşmaz, bir dizi önemli meselelerde idare etme insiyatifini kullanır ve genellikle idare işlerinin çoğunu güvendiği ve emri altındaki görevlilere bırakır.  

Eleştirmenler ve yönetim uzmanları her iki lider profilini yanlış bulur ve bunun yerine vasat ve mutedil bir yol izleyen liderin çok daha başarılı olacağını önerir.  Bu mahfilde, Hobbes ve Machiavelli, siyasi hareketleri yönetme hususunda, liderleri kurnazlığa ve manipülasyona teşfik eder.  

Eleştiri sanatı, kültürü ve teorisi üzerine sanırsam  en kapsamlı çalışmalar yürüten ”Frankfurt Ekolü”dür. Bu ekolün üyeleri olan yüzlerce düşünür, ”eleştiri teorileri”ni bilimsel ve entelektüel zaviyede gerçekleştirmiştir. 

Gerçekçi düşünmeyenler zalim ile mazlum, yöneten ile yönetilen, hak ile batıl arasındaki farkı, geometrik ve aritmetrik bir hesapla ortaya koyamazlar.  Çünkü ütopyacı düşünceler hayatı bulanık görür. Tıpkı Goethe’nin ”Fauts”u gibi, ”Ah şu an, o kadar güzelsin ki, ebediyen öyle kal!”  

Realistler ve Post Modern Düşünürler ”bu şey berraktır” ya da ”kesin  böyledir” demiyorlar; belirsizlikle temas kurarlar, ondan bulduklarını, gördüklerini ve his ettiklerini bilim dünyasıyla paylaşırlar.

Dolayısıyla doğruluk sabit bir şey değildir; bugün doğrudur, yarın doğruluğu yanlışlama ihtimali yüksektir! Ama hakikat öyle değildir; çünkü hakikat ontolojik ve primordiyal yasalardır. Kişinin bir ”şeyin” farkında olmaması, mekan ve zamanı geometrik ve aritmetik hesaplayamaması demektir! Sanırsam şunu demek istiyorum:  

 Ahmaklara her gün gülüyorum (!) Çünkü olmayan bir şeyi olmuş gibi gösterirler. Eleştiriyi ve sevgiyi birbirine karıştırarlar ve aynı klasmanda görürler. Yapamadıkları bir şeyi başkasına söylerler, iyilikten çok bahs ederler; ama kalplerinde sadece kötülük barındırırlar! 

Hiç bir şey olmayıp (sıfır)  kendini bir şey zan eden ve suyun üzerinde yürümeye cesaret eden bu sarhoşların sayısı bir hayli fazlayken; Kürt düşünce dünyasında eleştirel teorisyenlik yapabilen bir yazarın hala içimizden  çıkmamış olması düşündürücüdür! Oysa ki bilinmsel değerlendirmeler ve eleştirel teoriler özgürleştirir. 

Lider ve liderin misyonuna yönelik yapılan ”eleştiri teorileri” konusunu Kürt lider Abdullah Öcalan üzerinde somutlaştırmak istiyorum. Kürt yazarlar liginde şimdiye kadar Abdullah Öcalan’ın liderlik performansıyla ilgili tek bir eleştirel makale ve tek bir eser yazılmadı. 

Bunun yerine Abdullah Öcalan’ın şahsını hedef alan Küfür, aşağlama ve iftira içerikli yazılar yazılmakla yetinildi. Öyle ki bu fırka her fırsat bulduğunda Abdullah Öcalan’a ağza alınmayacak çirkin sözler savururken, benim de bu küfür orkestrasına katılmam için özel bir çaba harcandığını söyleyebilirim!

 Diğeri ise PKK içinde  Abdullah Öcalan’ı ilk putlaştıran, marjinal ve radikal gruptur. Öcalan’dan çok daha Öcalancı olan, onun isimiyle isim yapan, düzen kuran ve  kendine rakip gördüklerini Öcalan ismiyle dışlayan, hedef gösteren ve tasviye eden bu tür Apocuları Abdullah Öcalandan dinleyelim: 

”Benden daha muthiş bir Apocu ortaya çıkıyor, ”en doğru apocu benim diyor” ”Nasil Kürt olduğunu ispatla” diyorum. Eylemde, anlamada, okumada ve örgütlemede hizmet yok; ama isim yapmada da üstüne yok. Önünü bıraksam hepsi beni kat be kat aştığını söyleyecek. Hepsi astığı astık kestiği kestik” SERXWEBUN, Şubat 1993

Bu ‘‘çok bilmişler” fırkası Öcalan’ın liderlik misyonuyla ilgili bilimsel bir çalışma ortaya koymaları gerekirken, Küfür, iftira, manipülasyon ve PUTLAŞTIRMAYI tercih ettiler. Bu duruma bilimsel şahitlik yapmam gerektiğini fark ettim ve 25 Şubat. 2020 tarihinde ”PKK lideri Abdullah Öcalan’a Mektup” başlıklı bir yazı kaleme alarak mütefekkir olma sorumluluğumu yerine getirdiğimi sanıyorum. 

Doğrusu Abdullah Öcalan’ın hayatı, elem ve kederden başka bir şey değildir! Çok büyük bir sorumluluk altında olduğunu, koşulların kendisini çok zorladığını, müzakere edecek bir kaç Kürt fikir insanına ihtiyaç duyduğunu, halkına ÖZGÜRLÜK  SÖZÜNÜ verdiğini ve halkın ona sonsuz güvendiğini his edebiliyorum. 

Evet, bazıları Öcalan’ı sevse de sevmese de  Kürt halkının ezici çoğunluğu onu  kurtarıcı bir lider, işgalçi devletlerle müzakere masasına oturması gösterilen bir lider, tüm dünya’da tanınan bir lider ve yüreklerinin başkenti gördükleri bir lider görüyorlar. 

Yeri gelmişken değerli okurlarıma Öcalan hakkında ne düşündüğümü paylaşmak istiyorum: Bir dizi  konularda onun gibi düşünmesem de  şu gerçeği söylememe engel değildir: Abdullah Öcalan’ı felsefe, sosyoloji, modernizim ve siyaset bilimi konularında yetkin bir müteffekir ve hatalarıyla birlikte genel anlamda başarılı bir lider görüyorum! 

Evet, Kürtler içlerinde dünyaca ünlü, akıllı ve barışsever bir lider çıkarmayı başardılar! İkincisi, içlerinde çıkardıkları bu lidere bağlılar; ona güveniyorlar, onu seviyorlar, değer veriyorlar, büyükleri ve öğretmenleri görüyorlar! 

 Bu liderin ”barış süreci”ni, realist ve paragmatist bir epistomoloji izleyerek, başarıya tam imza atmışken; tercübesiz ve marjinal bir kaç HDP’li yöneticinin  herşeyi alt üst ettiğini düşünüyor. 

Ancak Türkler henüz Kürtler gibi içlerinde  akıllı ve barışsever bir lider çıkaramadılar! Türkler aralarında akıllı ve barışsever bir lider çıkarmayı başarabilirlerse, çıkaracakları bu lider Abdullah Öcalan ile el sıkacaklarını düşünüyorlar! 

Dolayısıyla 50 yıllık savaşı engelleyen tek şeyin, akıllı ve barışsever liderlerin politik stratejileri ve şansına ortaya çıkacak GÜÇ DENGESİDİR! Siyaset bilimcilere  göre,  güçlü değilseniz egemen olan güç sizi, rüzgarın yaprağı savurduğu gibi savurur. Hiç şüphesiz güç askeri, siyasi, ekonomik, medya ve psikolojik amilleri kapsar. İkincisi, güçler birbirlerini dengelemediği zaman, kaos ve tedhiş iklimi hüküm sürer. Ama güçler birbirlerini dengelediği vakit, şekavetin yerine  suhulet geçer. Gene de siyaset bilimciler en iyi güç türünü rasyonel ikna yöntemini referans gösterirler. 

Bu zaviyede Kürtlerin, geometrik ve aritmetrik gücünü hesaplayarak HDP’yi teorileştiren PKK lideri Abdullah Öcalan, HDP‘yi pratik alana kanalize eden  ve milyonlara mal eden gene PKK’ nin real gücü bir gerçek!

Son olarak şunu söylemek istiyorum:Türkler, Araplar ve Farisiler biz Kürtlerin öğretmenleri değildir! Biz Kürtlerin öğretmeni  Kawayê Hesinker, Ehmedê Xanî, Qazî Mihemed, Cigerxwîn, şehidlerimiz ve Abdullah Öcalan’dır. 

          Kürdistan Kamuoyuna!

                                     
09.09.2023 akşamı Frankfurt Kürt Kültür Festivalinden dönerken Almanya Krefeld kenti civarında Motosikletli 2 kişinin saldırısına uğradım. 2 gün hastanede kaldım, dün akşam saatlerinde taburcu oldum ve şu an evimde istirahat ediyorum. Sağlık durumum iyi.
Yaşadığım saldırıyı sosyal medya üzerinde herhangi bir biçimde speküle edilmesini doğru bulmuyorum. Yetkili mercilerden herhangi bir bilgi alındığımda kamuoyuyla paylaşacağım.
Bu süre içinde beni arayan, soran ve ziyaret eden herkese teşekkür ediyorum; selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Son söz; özgürlüğün iki düşmanı var: korku ve korkaklık. Korku ve korkaklık ne bana ne de Kürtlere yarıyor.
Kadir Amaç

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Rewşenbîrên hêja yên ku welatê wan di bin dagirkeriyê de ye û mafên wan ên jidayîkbûnê bigire heya mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê jî tê înkarkirin û qedexe kirin!

Li ruyê cîhanê bi temamî, 56 dewletên misilman hene. Tenê 22 ji wan dewletên Ereban in. Baş e, ma em ronakbîrên Kurd ne sûcdar in ku Kurdên bi nifûsa xwe ya 50 milyonî û rûbera erdnîgariya 530 hezar metreçargoşe hê jî li ser gerstêrka me bêdewlet in? Dema ku li dijî çar parçeyên welatê me şerekî hovane diqewime, welatê me tê wêrankirin û hewl tê dayîn pêşeroja me were tarîkirin, em nikarin li hember tiştên ku diqewimin ji ber berpirsyariya rewşenbîrên rasteqîn xemsar bimînin. Di vê wateyê de pêwîstiyeke dîrokî ye ku rewşenbîrên Kurd li cîhanê, li çar parçeyên Kurdistanê û bi taybetî jî li Ewropayê hewldaneke sazîbûnê bidin meşandin.

Pêwîstiya me bi lezgînî bi yekîtiyek heye ku pişta xwe bi tu pêkhateyên leşkerî û siyasî ve girê nede li dijî jenosîda berdewam a li ser gelê me, li ser bingehê azadî û rizgariya me be, berjewendiyên me yên netewî di ser partiyan re bigire û xizmeta serxwebûna welatê Kurdistanê bike. Di bin statûya kolonyal û rizgariya neteweya Kurdistanê de ye.

Bi vê boneyê em bi berpirsyariya ku dawî li hebûna siyasî û leşkerî ya dagirkerên Tirk-Ereb-Fars li welatê xwe bînin, bêrêxistinbûna xwe veguherînin yekitiya neteweyî û bi hişmendiya zanistî, demokrasî û edaletê bi armanca netewetiya xwe tevbigerin.

Ji bo ku rewşa heyî bi awayekî realîst binirxînin, ji bo ku fikrên stratejîk ên bikêrhatî derxînin holê û ji bo pêkhateyên siyasî piştgirîya rewşenbîrî bê kirin, ez pêşniyar dikim ku bi navê “TEVGERA AZADÎYA KURDÎ ya AZAD” konferanseke berfireh bê lidarxistkin û li seranserê Kurdistanê zemîneke guftûgoyê ya berfireh bê çêkirin.

Karên partî, rêxistin û dezgehên siyasî cuda ne; lê ew dikarin nûnerên xwe bişînin konferansa ku em pêşniyar dikin. Li gel berjewendiyên neteweyî, saziyên siyasî jî ji bo hebûna xwe ya rêxistinî nîşan bidin, li berjewendiyên xwe yên rêxistinî-partî difikirin û temaşe dikin. Li aliyê din rewşenbîr di vê pêvajoya dijwar de nirxên netewî, rizgariya netewî, yekîtiya netewî û ronakbîriya civakî esas digirin.

Weke ku tê zanîn ronakbîr ew kes e ku azadiya gelê xwe an jî civaka ku tê de ye diparêze, hawîrdora dîrokî-civakî bi awayekî kur analîz dike, pirsgirêkan derdixe pêş û ji bo pêkanîna rewşek çêtir têdikoşe. Bi hişmendiya berpirsiyariyê jîngehek xweşiktir û xweştir. Bi kurtî, rewşenbîr ne xwedî partî, ne serok û ne jî berjewendî ye. Ronakbîr wijdan, pênûs, pirtûk û mamosteyê civakê ye. Yan jî pêxemberê civakeke ku hatiye tevizandin û bûye kole ye.

Di encama perçebûna Kurdistanê de şert û mercên kolonyalîzmê û belavbûna Kurdan li seranserê cîhanê, li Ewropayê dîasporayeke Kurd derket holê. Îro ji her demê zêdetir mecbûrî ye ku rewşenbîrên Kurd bibin yek. Pêdiviya lezgîn bi pêkhateyek rêxistinkirî heye ku bi berpirsyariya rewşenbîran li hemberî têkoşîna azadiyê ya her çar parçeyên Kurdistanê, di ronakbîriya civakî ya gelê me de bibe alîkar û mafên wî yên netewî biparêze.

Rewşenbîrên Kurd di demeke kurt de dikarin çi bikin? Bi zanîna wê yekê ku gelê Kurd rastî asîmîlasyoneke giran û heta qetlîameke giran tê, dikare rola pirekê di navbera partî û sazîyan de bilîze, her wiha bi parastinê re piştgirî û perspektîfek manewî bide doza neteweyî ya ku li her parçeyekî Kurdistanê pêş dikeve. Yekîtiya neteweyî ya di navbera partiyan de. Pêşxistina dostanî û peywendiyên dîplomatîk bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê, dewletên Ewropaya Rojava, welatên Îslamî, Neteweyên Yekbûyî, Parlamentoya Ewropayê û saziyên navneteweyî yên mîna wê re û globalîzekirina doza serxwebûna Kurdistanê dikare pêşengiyê bike.

Ji bo van pêşniyarên li jor û hîn girîngtir û lezgîntir pêwîstî bi konferans û rêze konferansan heye. Ji ber vê yekê ez pêşniyar dikim ku beriya niha di nav me de “Komîteya Amadekar” bê hilbijartin û heta niha rewşenbîrên ku ev deklerasyon îmze kirine bên cem hev û piştî rêze konferansên li pêş me bibin sazî.

 

Ligel rêz û silavan.

 

Kadîr Amaç

Belçîka-Brûksel

 

Têbînî: Hevalên rewşenbîr, ên ku danezanê dixwînin û dixwazin îmze bikin, dikarin nav, paşnav, şax û navê welatê ku lê dijîn binivîsin û ji navnîşana jêrîn re bişînin:

Kadiramac@hotmail.com

 

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

 

Rewşenbîrên hêja yên ku welatê wan di bin dagirkeriyê de ye û mafên wan ên jidayîkbûnê bigire heya mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê jî tê înkarkirin û qedexe kirin!

Li ruyê cîhanê bi temamî, 56 dewletên misilman hene. Tenê 22 ji wan dewletên Ereban in. Baş e, ma em ronakbîrên Kurd ne sûcdar in ku Kurdên bi nifûsa xwe ya 50 milyonî û rûbera erdnîgariya 530 hezar metreçargoşe hê jî li ser gerstêrka me bêdewlet in? Dema ku li dijî çar parçeyên welatê me şerekî hovane diqewime, welatê me tê wêrankirin û hewl tê dayîn pêşeroja me were tarîkirin, em nikarin li hember tiştên ku diqewimin ji ber berpirsyariya rewşenbîrên rasteqîn xemsar bimînin. Di vê wateyê de pêwîstiyeke dîrokî ye ku rewşenbîrên Kurd li cîhanê, li çar parçeyên Kurdistanê û bi taybetî jî li Ewropayê hewldaneke sazîbûnê bidin meşandin.

Pêwîstiya me bi lezgînî bi yekîtiyek heye ku pişta xwe bi tu pêkhateyên leşkerî û siyasî ve girê nede li dijî jenosîda berdewam a li ser gelê me, li ser bingehê azadî û rizgariya me be, berjewendiyên me yên netewî di ser partiyan re bigire û xizmeta serxwebûna welatê Kurdistanê bike. Di bin statûya kolonyal û rizgariya neteweya Kurdistanê de ye.

Bi vê boneyê em bi berpirsyariya ku dawî li hebûna siyasî û leşkerî ya dagirkerên Tirk-Ereb-Fars li welatê xwe bînin, bêrêxistinbûna xwe veguherînin yekitiya neteweyî û bi hişmendiya zanistî, demokrasî û edaletê bi armanca netewetiya xwe tevbigerin.

Ji bo ku rewşa heyî bi awayekî realîst binirxînin, ji bo ku fikrên stratejîk ên bikêrhatî derxînin holê û ji bo pêkhateyên siyasî piştgirîya rewşenbîrî bê kirin, ez pêşniyar dikim ku bi navê “TEVGERA AZADÎYA KURDÎ ya AZAD” konferanseke berfireh bê lidarxistkin û li seranserê Kurdistanê zemîneke guftûgoyê ya berfireh bê çêkirin.

Karên partî, rêxistin û dezgehên siyasî cuda ne; lê ew dikarin nûnerên xwe bişînin konferansa ku em pêşniyar dikin. Li gel berjewendiyên neteweyî, saziyên siyasî jî ji bo hebûna xwe ya rêxistinî nîşan bidin, li berjewendiyên xwe yên rêxistinî-partî difikirin û temaşe dikin. Li aliyê din rewşenbîr di vê pêvajoya dijwar de nirxên netewî, rizgariya netewî, yekîtiya netewî û ronakbîriya civakî esas digirin.

Weke ku tê zanîn ronakbîr ew kes e ku azadiya gelê xwe an jî civaka ku tê de ye diparêze, hawîrdora dîrokî-civakî bi awayekî kur analîz dike, pirsgirêkan derdixe pêş û ji bo pêkanîna rewşek çêtir têdikoşe. Bi hişmendiya berpirsiyariyê jîngehek xweşiktir û xweştir. Bi kurtî, rewşenbîr ne xwedî partî, ne serok û ne jî berjewendî ye. Ronakbîr wijdan, pênûs, pirtûk û mamosteyê civakê ye. Yan jî pêxemberê civakeke ku hatiye tevizandin û bûye kole ye.

Di encama perçebûna Kurdistanê de şert û mercên kolonyalîzmê û belavbûna Kurdan li seranserê cîhanê, li Ewropayê dîasporayeke Kurd derket holê. Îro ji her demê zêdetir mecbûrî ye ku rewşenbîrên Kurd bibin yek. Pêdiviya lezgîn bi pêkhateyek rêxistinkirî heye ku bi berpirsyariya rewşenbîran li hemberî têkoşîna azadiyê ya her çar parçeyên Kurdistanê, di ronakbîriya civakî ya gelê me de bibe alîkar û mafên wî yên netewî biparêze.

Rewşenbîrên Kurd di demeke kurt de dikarin çi bikin? Bi zanîna wê yekê ku gelê Kurd rastî asîmîlasyoneke giran û heta qetlîameke giran tê, dikare rola pirekê di navbera partî û sazîyan de bilîze, her wiha bi parastinê re piştgirî û perspektîfek manewî bide doza neteweyî ya ku li her parçeyekî Kurdistanê pêş dikeve. Yekîtiya neteweyî ya di navbera partiyan de. Pêşxistina dostanî û peywendiyên dîplomatîk bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê, dewletên Ewropaya Rojava, welatên Îslamî, Neteweyên Yekbûyî, Parlamentoya Ewropayê û saziyên navneteweyî yên mîna wê re û globalîzekirina doza serxwebûna Kurdistanê dikare pêşengiyê bike.

Ji bo van pêşniyarên li jor û hîn girîngtir û lezgîntir pêwîstî bi konferans û rêze konferansan heye. Ji ber vê yekê ez pêşniyar dikim ku beriya niha di nav me de “Komîteya Amadekar” bê hilbijartin û heta niha rewşenbîrên ku ev deklerasyon îmze kirine bên cem hev û piştî rêze konferansên li pêş me bibin sazî.

 

Ligel rêz û silavan.

 

Kadîr Amaç

Belçîka-Brûksel

 

Têbînî: Hevalên rewşenbîr, ên ku danezanê dixwînin û dixwazin îmze bikin, dikarin nav, paşnav, şax û navê welatê ku lê dijîn binivîsin û ji navnîşana jêrîn re bişînin:

Kadiramac@hotmail.com