Rasteqîn Welatperwer Komo?          Kadir Amac televizyon yayını

Ez tay merdemon ra reka zî fom nikena! Ez yın ra zaf eciz bena û buyê mı beno teng. Yani ez kılmek vacî, ez ın insanon ra zaf şaş û mat manena! Eger şıma mı ra vaciyên “çira tu hına zaf zêrde-zendı maneni ın insanon ra?”, ez hına bersiv bidî şıma:

Ercîyayî merdem yo Kurd; gera pe yo usûl, pe yo fend, pe yo terbîya û pe yo ehlaqê rind şarê xo ra mînak bo.

Pe vatê, yo zî pe qesanê vengon merdem yo çi nîbeno û nîrêşeno yo cazî. Her çi merdem xesûd û qarwîzek nîbeno însan, ni beno Kurd û ni zî beno yo gı!

İn merdem bî kar, bî gurî û bî emel bereday-bereday jîyon kenê! Ser sosyal medya sera dewlet ava kenê û dewletê şonî ra(!) Yani kılmek vacî se, her roj yo fantazî vırazenê û pe ın xeyalon rojonê xo vîyarnenê ra.

Ez qayıl a ın merdemonê çepelon û xırabon şarê ma rî bınê bıdî şınaskerdış: Dı tewer merdem ser sosyal medya ser xırabî kenê û çiyo baş û rind şonî ra.

Yo qısım merdem pe nome sosyalîzm mıjarê raştîya civak a Kurd donî naskerdış, pe ın îdeolojî ye kon xo rî berê iqbal kenê a.

Yonê tewer kesî estê pe nome millet-perwerî, yon zî pe nome kurdayetî gengeşî ve çepelî vıla kenê.

Teşbîh dı xeterî nîb se în kes merdem wadon Twitter grup-grup, qefle-qefle, qısım-qısım resenê yo ca û zê lasêr xo werdenê ra. Raştî zî în merdem xesûd pe nome Kurdistan her çi verden wêrî, her çi ser û bın kenê, her çi kenê tîmon ya û her çi lawêtnenê.

Xelbukî rasteqîn welatperwer merdem ava keno, ercîyayî beno, hol beno, baş beno, rind beno, mînak beno, merdem gıron û zonayî beno.

Dayıka mı a rehmetî semedê ehmeqon û xırabon co bilaseba; “hay lımenê hay lımenê” nîvaten.

Vate mı a peyên, ez qayıl a şıma ra zaf hes bıkerî. Ez qayıl a alîkarî şıma bıkerî û barê şıma şenık bıkerî. Lebele nafîlo! Mı zaf tesel kerd û mı hîvya xo şıma ra bırna! Çimkî şıma zaf çîyon nîvînenî, yers û xesudî çimê şıma kerdî kuar.

Ez şıma ra vacî se nafîlo! En holî ez qarşî şıma fekê xo bıqefel, şıma nîawel û gera ez şıma ra xo bıpaw.

Kadir Amaç-Brüksel

BİSMİLLAH!

                                                     BİSMİLLAH!                                              Kadir Amac televizyon yayını

Şaşırtıcı bir yazgım olduğunu düşünüyorum!

Hannas insanlar sevmez benim gibilerini. Bu kıskanç kimseler önce beni kıskançlık kuyusuna attılar, ardından oradan beni, tüccar olan efendilerine iftira ederek satmak istediler; fakat satamadılar.

Kendimi bu insanların şerrinden korumak için, esrarın keşfinin hakikat yolculuğuna koyuldum. Önce Ali Şeriati’nin “Dört Zindan”ına kilitledim kendimi. Ancak kendimi kilitlediğim bu hapishanenin adı, Foucault’nun bahsettiği politik bir hapishane değildi.

Benim hapishanemin adı: İtikaf hafishanesi idi.

İtikaf hafishanesinin ilk gecesinde, Yusuf Peygamber gibi rüyamda on bir yıldızı, güneşi, ayı ve ay yüzlü sevgiliyi gördüm. Beni “Bismillah” diyerek karşıladılar, gözyaşı döktüler.

İtikaf hafishanesinin ikinci gecesinde, gecenin tam ortasında bir rüya gördüm. Nehir içimden geçti. Yedi karnı şişik, ensesi kalın ve görgüsüz zengin adamı ve yedi kalburu dışarı fırlamış fakir insanın yediğini gördüm. Rüyanın içinde gene bir rüya; bu kez Mısır Kralı gibi, yedi dolgun başak, ardından da yedi kurumuş başak gördüm.

İtikaf hafishanesinin üçüncü gününün kuşluk vaktinde, benimle ay yüzlü sevgilim arasında tam dört kapı vardı.

Birinci kapının önünde hannas, ikinci kapının önünde hasûd, üçüncü kapının önünde riya, dördüncü kapının önünde yalan vardı.

Ay yüzlü sevgilime bu kapıların ardında ulaşmam için, Davud’un oğlu Süleyman gibi; cinlerden, kuşlardan ve insanlardan kurulu, imanlı ve ilim sahibi bir ordu emrime âmâde kılındı.

Sevgili yalnızlığım!

Benim hayatım Yakup Peygamber gibi bela ve hicret kervanıdır. Kervan çölde durdu. Yol durdu, yalnızlık durdu, düşünce durdu, zaman durdu ve çölde bir imran, bir kuyu, bir su ve ay yüzlü sevgilim belirdi!

Yusuf Peygamber gibi karanlık bir kuyuya düşürdüler beni. Ben kuyuda belayı öğrendim dostlar; sonra kaderim beni zindana düşürdü. Zindan beni öğretmen yaptı; tıpkı Yakup, Yusuf ve Züleyha gibi, tıpkı Süleyman ve Belkıs gibi tevhid ve şirk mücadelesinin öğretmeni yaptı.

Ha! Kuyu demiştim değil mi? Evet, kuyu nedir bilir misiniz? Bir ip, bir bakraç ve bir özgürlük!

Ben o kuyunun içindeyim. Arkamda tilki, önümde kurtlar var.

Korkuyorum ey yıldızlar! Bu korku, Goethe’nin bahsettiği korku değil; Danimarkalı Kierkegaard’ın bahsettiği titreme korkusu hiç değil.

Ne olursunuz, çekip gitmeyin, beni bu kuyunun zifiri karanlığında yalnız bırakmayın! Ta ki ay yüzlü sevgilim ışığını bana yansıtıncaya kadar.

Ay yüzlü sevgilim güzelliğini kuyunun karanlığına yansıttı. Onu avuçlarımın içine aldım, okşadım, öptüm; yormadım, korkutmadım. “Ne güzelsin, ne güzelsin, ne güzelsin!” dedim ve avuçlarımı açıp, İtalyan heykeltıraşlar ve Belçikalı sürrealist sanatçılar gibi onu ontolojik yörüngesine usulca bıraktım.

Uykudan uyandığımda karşımda itikaf hapishanemin zebanilerini dikili gördüm ve kim olduğumu sordular bana.

Benim ay yüzlü sevgilim var, çocuklarım var, ailem var, milletim var, kanadı kırık bir ülkem var ve ben babayım. Onları sağ kaldığım sürece ifrit unsurlara terk etmeyeceğim.

“Ay yüzlü sevgilim olmadan bu kuyunun dibinde yaşayamam,” dedim. Çünkü kuyuların dibinde yaşamaya alışkın değilim ben. Özgürüm ben; özgürlüğüme karşılık belayı verdim, ay yüzlü sevgilimi aldım.

Benim özgürlük ontolojim, Japon sanatçı Oshima’nın “müstehcenlik” sahneleri gibi değildir. Tam aksine, sevgili Ali Bulaç’ın betimlediği “özgürlük arayışı”dır benimkisi!

Aman Allah’ım! Benim itikafım Muhammed Peygamber’in Hira ve ikra haşyetine benzemiyor. İtikaf penceremden bela rüzgarları içime savruldu; kandilde kızıl alev, yüreğimde ay yüzlü sevgilim titredi.

Bismillah! Benim ay yüzlü sevgilim güzeldir.

Bismillah! Öyle güzel ki herkes hem kıskanır hem de muhabbet besler.

Bismillah! Benim ay yüzlü sevgilim, Şerefettin Yaylası’nın en güzel çiçeğidir.

Bismillah! Benim ay yüzlü sevgilim, Fırat ve Dicle ülkesinin en güzel kadınıdır!

Bismillah! Benim sevgilim Munzur’un en berrak damlası, ülkemin parlayan kandilidir!

Bismillah! Bir ömür boyu nefesim nefesin, yuvan yuvam, bedenim bedenin, yüreğim yüreğin; ben seninim, sen benim.

Evet dostlar! Kaderimin yüzü açık bir okyanus gibi; bazen durgun, bazen öfkeli bir dalga olur.

Bazen yazgım dümdüz bir ova olur; gözlerimin hemen altında bir sevgi nehri akar.

Bismillah! Benim sevgilimin adı Yakup gibi beladır.

Neredesin, hasretini çektiğim ay yüzlü sevgilim?

Neredesin, kanadı kırık serçe kuşum?

Neredesin? Rüyalarımın mumu söndü, ruhum pörsüdü, kanatları kırılmış kuş gibiyim!

Neredesin, Allah aşkına?

Bak, bekliyorum seni; yürek devletinin başkenti AŞK’ta. Yakup Peygamber’in Yusuf’u özlediği gibi özledim. Gözlerim yollarda çatladı ve kör oldum!

Kadir Amaç-Brüksel

Gece: 04.13

  “Tilki Selim”in Ayetleri   

                                                        

Sevgili “Tilki Selim” abi!                                                                                  Kadir Amac televizyon yayını

Son yıllarda Kürtlerin uhuvveti ve vahdeti için kalemimi ertelemek, ertelemek, ertelemek ve ona uysallık egzersizleri uygulamakla meşgul oldum. Tabii ki bu durum biraz da kalemimi maslahatçı yaptı. Kimi zaman bu maslahatçı kalem sabır cibarlarımı yırtıp attı, kimi zaman da züppelik yapan bir dizi Kürt maskeli siyasiye karşı ödün verdiğimin zehabına kapıldım.

İnsanın ve hayatın ontolojik felsefesini şu kısa cümleyle özetleyebilirim: “İnsan bir sorunu çözdüğü zaman anında başka bir sorun ortaya çıkar.” Açık yüreklilikle belirtmeliyim ki, insanın ilerleme ve gelişme yeteneğine inanırım. Çünkü ben insanı Kur’an’daki “ahsen-i takvim” ve “esfel-i sâfilîn” diyalektiği gibi görüyorum. Yani ben insanı her şeyin başı ve sonu olarak değerlendiriyorum. Aynı şekilde ben Fârâbî’nin “El-Medînetü’l-Fâzıla”sı gibi insanı değiştirerek, eğiterek, ahlaklı bir birey hâline getirerek toplumu değiştireceğimize inanıyorum. Ancak çok sevdiğim şu Polonya atasözünü de ıskalayıp geçemem:

“İyi bir adam meyhanede bozulmaz, kötü bir adam kilisede düzelmez.”

Bu zaviyeden yıllardır tembellik, miskinlik, cahillik, kıskançlık, kindarlık, bağlılık, ihanet ve asalet üzerine bir dizi felsefi makale yazıyor ve konuşma yapıyorum. Ayrıca bilmeyen okurlarım için şunu da ekleyeyim: Polimat yazarlar, düşüncelerini çok yönlü büyük insanların yaratıcılıklarından örnekler vererek açıklamaya çalışırlar.

Biliyorum sevgili “Tilki Selim” abi!

Aramızda büyük sıklet farkı var; benim klasmanımda olmadığınızı bütün ilim ve irfan sahibi kimseler bilir! Ama sizin için gene de bir fikrim var: Bugün sizi entelektüel fakültemin amfisine öğrenci olarak kabul ediyorum ve zat-ı âlinize ontolojik bir ders vermeye çalışacağım.

Büyük İslam filozofu Sa’dî Şirâzî şöyle der: “Büyük işler, küçük insanlara bırakılmaz.”

Evet, filozofumuz doğru söylüyor: Daha önce bu konuyla ilgili Kürt davasında büyük insanlar, küçük insanlar ve çukur insanların var olduğunu söylemiştim. Şimdi bu insan sayısını soyadınızdan ilham alarak dörde çıkarıyorum:

– Büyük insanlar

– Küçük insanlar

– Çukur insanlar

– Çürük insanlar

Bilmem benim gibi düşünür müsünüz? Örneğin, Rus liderler ve siyasetçiler taş duvarları gibidirler. Kürt siyaseti içinde de Rus liderlerin siyasi karakterine tıpatıp örtüşmese de yaklaşık olarak büyük benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Örneğin, başta siz, İbrahim Güçlü ve bir dizi fikri delik olan kıskanç kimselerin hiçbir konuşmasında insancıl bir iz bulamayız; şakadan anlamazsınız, gülme yeteneklerini kaybetmişsiniz, azametli bir havaya bürünmüşsünüz, sevgi ve huzuru hayatınızdan çıkarmışsınız, kin ve nefret dalgaları üzerine sörf yapıyorsunuz. Bakınız, başarılı olan insanları kıskanmak, onlardan nefret etmek, onların başarı dolu hayatlarına uyduruk senaryolar yazarak kuşku sokmak için Tanrı’nın bu dünyada yarattığı sizin gibi insanlar da vardır.

Sevgili “Tilki Selim”abi!

Tanrı beni din adamı olmak, şarkı söylemek, futbol oynamak, dedikodu yapmak, tilki gibi insanlara tuzak kurmak, mevki makam peşinde koşmak ve para kazanmak için yaratmadı! Veya sevgili annem beni peygamberlere, liderlere ve devletlere tapmak için doğurmadığını rahatlıkla söyleyebilirim!

Hele sizin gibi, örgüt kurmak, örgütten firar etmek, örgüt elemanlarını çekiştirmek, aralarına xennas tohumlarını serpiştirmek, çatıştırmak, düşmanlaştırmak ve örgüt elemanlarının ölüm hikâyelerini cahil insanların bilinçaltının gardiyanlarına dünyaca ünlü Amerikan senarist Tarantino gibi sunmak ve hedonist arzuların peşinden koşmak için yaratmadı. Yaklaşık olarak annemin beni büyük bir yazar olmam için doğurduğunu düşünüyorum! Yani anlayacağınız ben ne mürşit ne müritim. Ben Kürdistan adlı güzel bir kadınla mutlu evlilik yapmış; yalnız yaşayan, yalnız okuyan ve yalnız yazan biriyim.

Sevgili “Tilki Selim” abi!

 Machiavelli, “Hükümdar” adlı eserini kaleme alırken Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme” eserinden ilham aldığını biliyor musunuz? Bildiğinizi hiç sanmıyorum! Nizamülmülk hem devletin veziri hem de devletin filozofu idi. Siyasetnâme şöyle der: “Sağlam fikirlerin etkisi, mızrak ve oktan daha uzun vadeli ve çok daha belirleyicidir.”

Ax sevgili “Tilki Selim” abi, ax!

Xanî TV’nin çalışanlarına benim deli biri olduğumu söylemişsiniz!

Aman Allah’ım! Ne kadar da talihsiz biriyim!

Evet, tecrübelerime dayanarak söylüyorum: Bence akıllı birinin bir deliye “Sen delisin.” dememesi gerekir.

Oysa açık yüreklilikle benim entelektüel varlığımı kibar ve centilmence karşılayabilirdiniz. Ancak bencil ve kıskanç kişiliğiniz bu örnek davranışı sergilemenize izin vermedi.

Kadir Amaç’a “deli” diyerek kendinizi tilki gibi kurnaz ve önemli bir kişiymiş gibi göstermeye tenezzül etmeyi daha kârlı bir iş gördünüz sanırım!

Sevgili “Tilki Selim” abi,

biliyor musunuz, kâr deyince hemen aklıma otomatikman tüccarlar ve şarlatanlar gelir. Bakınız siyasete ve entelektüel konulara laf olsun diye girilmez. Örneğin, gücü ve başarıyı ele geçirmek için siyasete girilir. Kim bunun tersini söylüyorsa büyük bir yalan söylüyor. Mesela sizin gibi “tilki” karakterli siyasetçiler insanları iyi, doğru ve tutarlı olduklarına inandırmaya çalışırlar. Siz siz olun, sakın bu tuzağa düşmeyin. Çünkü iyi, doğru ve tutarlı siyasetçi yoktur. Liberalizmin en önemli yazarlarından biri olan Locke’un şu ifadesi konumuz bağlamında önemlidir: “Tutarlılık yalnız küçük beyinlerin erdemidir!” Bir ahlak yazarı olarak bu meseleyle ilgili ancak şu kadarını söyleyebilirim: İyi, doğru, ahlaklı ve tutarlı olan sadece peygamberler, ahlak yazarları ve zahit kimselerdir. Bugüne kadar entelektüel biri karşınıza çıkmadığı için çok rahat hareket etmişsiniz.

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Babam sizin gibi fîrarî bir örgüt elemanı değildi, ancak akıllı ve zeki bir insandı diyebilirim. Babam siyaseti tüccarların kâr ve zarar pratiklerine benzetirdi. Siyaset bilimci Carl Schmitt ise babamın kavramsallaştırmasına benzerlik teşkil eden “dost ve düşman” kavramlarını kullanmıştır. Ben ilk ve ortaokula kadar çok yaramaz bir çocuktum. Babam bana öğüt vererek yaramazlığımı ortadan kaldırmak istiyordu. Bir gün mahallede bir arkadaşımın canını yakmıştım ve babam bu sebepten dolayı bana şöyle nasihat etmişti: “Bir adama vururken onun da sana iki kez vuracağını hesaba katmazsan sakın vurma!” demişti.

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Sen Kadir Amaç’a “deli” demeden önce hesabını iyi yapmalıydın. Açık yüreklilikle şunu söylemeliyim ki, şimdiye kadar sizin gibi kıskanç ve senarist biriyle karşılaştığımı söyleyemem. Zat-ı âlinizin politik mistifikasyonlarını ve mutasyonlarını bir Norveç fıkrasını anlatarak içinde bulunduğunuz ahval ve şerâiti betimlemek istiyorum. Fiyordların üstünde bir dağda iki köylü yaşıyor. İkisi de tek başına yaşıyorlar. Bir gün köylülerden biri öbürünü ziyaret etmeye gider. İçeri girer ve hiçbir şey söylemez. Yalnızca hafiften başını eğer. Öbürü de hiç konuşmaz. Hatta başını bile eğmez. Ama gözlerini üstünde bir şişe içki duran bara çevirir. Misafir köylü anlar ve bara girerek iki bardak ile içki şişesini alır. Masaya koyar ve içkileri bardaklara boşaltır. Her ikisi de suskun suskun içmeye başlarlar. Hâsılı kelâm, bardaklar dolar, boşalır. Bu dilsizler gösterisini ortalıkta bozan bir soluk sesi bile işitilmez. İçkinin son yudumunda misafir olan köylü bardağını kaldırır ve “Skol!” diye mırıldanır(!) Ev sahibi olan köylü ise şimşek gibi şöyle gürler: “Seni sersem budala! Biz içmek için mi buraya geldik, yoksa saçma sapan şeylerden söz etmek için mi?”

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Şimdi ben de size şunu soruyorum: Biz seninle Kürtlük mefkûresini şâhikaya kaldırmak için mi bir araya geldik, yoksa yedi yirmi dört, haftanın yedi günü ve günün yirmi dört saati ve otuz yıl boyunca ve kesintisiz olarak “Apo’nun ayetleri”ni bize okuyarak ve “Kadir Amaç deli biridir.” gibi saçma sapan şeylerden söz etmek için mi?

Ax sevgili “Tilki Selim” abi, ax!

Biliyor musunuz, duygular bu tür durumlar için hiçbir işe yaramaz. Hele benim entelektüel çalışmalarımda ve Kürtlerin realpolitik mücadelesinde duyguların ve senaryoların hiçbir yararı yoktur. Nerede kalmıştık? Ha, yeni hatırladım.

Acaba benimle senin entelektüel karşılaştırmam şu iki yaşanmış örneğe benziyor mu? Hiç sanmıyorum ama ben gene de bu örnekleri, senin haya ve vicdan melekelerini harekete geçirmene ilham vereceğini umut ederek vermek istiyorum:

Kıbrıslı Rum lider, Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu ve aynı zamanda bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Makarios, Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao’yu Pekin’de ziyaret eder. Her iki lider ülkeleri hakkında konuşmaya başlar. Mao sürekli “ülkelerimiz ve tarihlerimiz” deyip duruyordu. Makarios bu durumdan rahatsız olduğunu şu sözlerle ifade ediyordu:

“Efendim! Bana bir iyilikte bulunup ülkelerimizden ve onların tarihteki rollerinden söz etmeyi bir yana bırakır mısınız? Kendimi gülünç buluyorum. Beş yüz bin nüfuslu ufacık bir ülke adasını bir milyarlık Çin’le nasıl kıyaslayabilirsiniz? Bu iki ülkenin tarihte ne gibi ortak bir rolü olabilir ki? Ben bir filin yanındaki bir sivrisinek gibiyim!”

Mao şöyle yanıt verdi: “Kimi zaman sivrisineklerin de insanın başına büyük dertler açabileceğini, fillerin de suçsuz olabileceğini” söyledi.

İkinci misal ise, İslam medeniyetinin büyük feylesoflarından biri olan İbn-i Arabi’nin bir gün Mevlana’yı, âlim olan babasının peşi sıra yürür görünce şöyle demesiydi: “Fesubhanallah! Bir okyanus, bir gölün ardından gidiyor.”

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Kimi zaman bataklıktan beslenen sivrisinek gibi, eski partiniz olan PKK’nin başını derde sokabilirsiniz. Cahil kimselerin kafasını karıştırabilirsiniz, ancak şunu unutma ki “deli” dediğin bu Kadir Amaç, ilim sahiplerine göre, “aklın ve ahlakın tapınağı” iken, afınıza sığınarak sizin de Mao’nun bahis konusu ettiği kıskançlık bataklığında beslenen sineğe benzetiyorlar! Yani üzülerek belirtmeliyim ki “deli”, bir okyanus ve o deli okyanusun dalgalarına karışan tilkinin salyası sizce bir şey ifade eder mi?

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Entelektüel münazaramıza şöyle devam edelim: Sahiden siz Nixon ve Alman Yahudisi olan Kissinger’in otobiyografilerini okudunuz mu? Veya onların politik başarılarıyla ilgili sistematik bir bilginiz var mı? Evet, sevgili hemşerim! Üzülerek belirtmeliyim ki hiçbir bilgi sahibi olduğunuzu sanmıyorum.

Şimdi şunu unutmayınız ki varlığınızı eski partiniz olan PKK’ye ve eskiden “Başkanım” dediğiniz Öcalan’a borçlusunuz! Ve hâlâ da Öcalan ile PKK üzerinden varlığınızı sürdürüyorsunuz. Eğer Öcalan olmasaydı, belki “Tilki Selim”in dünyaya gelmiş olduğundan bile haberimiz olmayacaktı.

Hakikat budur! O halde “Tilki Selim”, her işe el atan mahir yeteneğiyle, her işi suhuletle çözen bilgeliğiyle ve parıldayan zekâsıyla Kürt gençlerin (Dersim ve Çewlik) bilinç ışıklarını yakan değil de “Apo’nun Ayetleri” sayesinde firari ve itirafçı bir örgüt elemanı olarak siyasi Kürtler arasında üne kavuşmuş biri olduğunuzu rahatlıkla söyleyebiliriz, değil mi?

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Siyasi bir hibrit olduğunuzun farkında mısınız, doğrusu bilemiyorum! Örneğin birçok devlet başkanı ve lider hâlâ şu güç meselesini entelektüel düzeyde kavramış değildir. Misal: Kontrolsüz güç, güç değildir. Gücü dengeleyen güçtür ve en iyi güçü yaklaşık olarak bilgiyi görüyorum.

Bakınız sevgili “Tilki Selim” abi! Hodbin karakterli insanlar sizin gibi, siyasi bir gücü eline geçirip onu uzun bir zaman elinde tutmayı başardığında sonunda onu kendisine ait bir hakmış gibi görmeye başlar. Sizce de öyle değil mi? Evet, zat-ı âliniz örgütten firar ettikten sonra Öcalan’ın başkan olmaya layık biri olmadığını, onun önderliği hak etmediğini ve aksine “katil bir diktatör” olduğunu otuz yıldır durmadan yazıyor, çiziyor ve konuşuyorsunuz, değil mi?

Şimdi geçmişte Öcalan ile birlikteyken, PKK’li arkadaşlarınızla cezaevindeyken, Kandil’deyken, Avrupa sahasındayken bu sözlerinizden; geçmişte ona “Başkanım” derken, verdiği tüm talimatlara uyarken ve uygularken ve “Apo’nun Ayetleri” kitabınızın iddialarından dolayı kendinizi mahcup hissediyor musunuz? Ya da yüzünüz zaman zaman kızarıyor mu?

Şimdi gene yukarıdaki durumla alakalı olarak sizinle yürüttüğüm entelektüel müvazenemi şöyle sürdürmek istiyorum: Eğer siz Niccolò Machiavelli’nin “Hükümdar” ve Nizâmülmülk’ün “Siyâsetnâme” adlı eserlerini okumuş olsaydınız, kendinizden utanırdınız. Ya da Hitler’in yaptığı kötülüklere dayanamayan Alman yazar Stefan Zweig gibi utancınızdan intihar ederek hayatınıza son verirdiniz. Ama siz bunu yapmadınız. Örgütün içinde bulunduğu zaman içinde yaşanan ne kadar hata, günah, suç ve infaz varsa hepsini vicdansızca, ahlaksızca Öcalan’ın üzerine yıkarak hakikaten “Tilki Selim” lakabını General Himmler gibi fazlasıyla hak ettiğinizi düşünüyorum.

Biliyor musunuz, General Himmler babasına gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “Sevgili babacığım! Mektubunuzda bana Hitler’e karşı dikkatli olmamı tavsiye ediyorsunuz. Sevgili babacığım! Benim için hiç endişeye kapılmana gerek yok, çünkü ben bir tilki kadar zeki biriyim!”

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Tam da bu noktada sizin can yoldaşınız olan komünist Kruşçev aklıma geldi. Kruşçev, Yirminci Komünist Kongresi’nde Stalin’in işlediği suçları ve cinayetleri açıklarken salonun arkasından şöyle bir ses yükseldi: “Ey yoldaş Kruşçev! Yoldaş Stalin bu kadar suç ve cinayet işlerken siz o zaman neredeydiniz?”

Kruşçev bir an bu ses karşısında şoke oldu. Salonun ön, orta ve arka tarafında oturan yüzleri dikkatle inceledi, o sesi bulup ortaya çıkarmak istedi ancak sesin sahibini bulamadı. Bu kez öfkeli bir şekilde yüzünü salona tekrar dönerek “O soruyu soran kimdi?” dedi. Ancak hiç kimseden çıt çıkmadı. Bu sessizlik üzerine Kruşçev, “Şimdi senin bulunduğun yerdeydim yoldaş!” diye bağırdı.

Şimdi sevgili “Tilki Selim” abim!

Biliyor musunuz, bir zamanlar yoldaşınız olan Kruşçev’in bulunduğu yerdesiniz; hakeza yüzünü göstermeye cesaret edemeyen Kruşçev’i kınayan o korkak adamın bulunduğu tam da o yerdesiniz!

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Bir ülkeyi veya bir siyasi partiyi yönetirken ya da bir milletin hak arama mücadelesini verirken adil olmak zorundasınız. Muhaliflerinize kin ve nefret besleyemezsiniz. Tam aksine muhaliflerinize karşı ahlaklı, erdemli ve adil davranmalı, onlara iftira atmamalı ve yiğit olmalısınız.

Mamafih, muhaliflerinizin ayıplarını, kusurlarını, eksikliklerini, günahlarını ve suçlarını kamuoyuyla paylaşırken aynı şekilde kendi kötülüklerinizi ve çirkinliklerinizi de anlatmalısınız. Elbette bu durum tüm Kürt siyasi partileri için de geçerlidir.

Bakınız, insanlara temelde kötüdür diyemeyiz. En kötü bir insan bile bazen iyi bir davranışıyla ve iyi bir düşüncesiyle bizi şaşırtabilir. Şöyle ki, ben bir insanla ilk karşılaştığım zaman o kişinin benim gibi dürüst bir insan olduğunu düşünürüm ve ta ki o kişi tersini kanıtlayacak bir eylem gerçekleştirinceye kadar hep iyi düşüncemi korurum. Diyelim ki tam tersi bir durumu kanıtlarsa, işte o zaman “bu insan kötüdür” demem; “o insan bana kötülük yaptı” derim. Bu konularda çok mağdur olmuş biri olarak söylüyorum.

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Yani sizin için hepten kötü birisiniz diyemem. Ama hakikaten  bencil ve kıskanç bir karekteriniz var. Aman Allah’ım! Allah size yardım etsin. Üzülerek şu gerçeği de belirtmeliyimki, hepten kötü bir insan olmasanız bile, kıskançlık hastalığınız her gün başınızı belaya sokuyor ve her gün size  düzine düzine kötülükler yaptırıyor. Kesin bir şey var: sevimli bir insan değilsiniz. Rus liderleri gibi çok soğuk birisiniz. Huzuru bozan ve neşeyi zehirleyen ve vicdanları kundaklayan kaba-saba bir diliniz var.

Kürtçülük maskesi altında, Kin ve nefret kusuyorsunuz. Maske ve nefret deyince deyince, Yaser Araf ile dünyaca ünlü gazeteci bayan Fallaci arasında geçen şu diyalog aklıma geldi. Yaser Arafat karşısında oturan Fallaci’ya şöyle diyordu. “Batı’dan ve sizin gibi gazetecilerden nefret ediyorum!” Fallaci: “Bu nedenle mi her zaman kara gözlük takıyorsunuz?”

Arafat: “ Hayır. İnsanlar uyuyor muyum, uyanık mıyım anlamasınlar diye takıyorum. Ama laf aramızda, gözlüklerimin arkasında hep tilki gibi uyanığımdır ve yanlızca onları çıkardığımda uyurum.” 

Sevgili “Tilki Selim” abi! Hayvanlar alemini konu alan belgesel filimler izleyip izlemediğinizi bilmiyorum: Evet, güreşen vahşi boğalar da onları incitmediğinizi anladıkları zaman utanırlar ve boyunlarını eğip usulca geri çekilirler. İtalyanlıların çok güzel bir atasözü vardır:”Tanrı beni dostlarımdan korusun, ben düşmanlarımla baş ederim.” Benim için de tam tersi söz konusu: Tanrı beni düşmanlarımdan korusun, dostlarımla ben başa çıkmasını bilirim.

Sevgili “Tilki Selim” abi!

Bir balık için su ne demektir, biliyor musunuz? Bu soruyu felsefik olarak tek kelimeyle  çözemleyebilir misiniz? Hiç sanmıyorum! Çünkü siz hayatınız boyunca tek bir bilimsel ve tek bir irfani kitap okumadınız.  Sizin mesleğiniz yıllarca içinde kaldığın örgüt içinde yaşanan entrikaları, spekülatif  ve sansansyonel düzlemde insanların önüne koyarak, onlara heycanlar ve gerilimler yaşatmaktır. Bir balık için su ne demektir? Demiştim değil mi? Çünkü balık, suyun ontolojik felsefesini Yan Ying ve Spinoza gibi farkında değil ve çözümleme şansına ise hiç sahip değildir.  Yani kısaca balık, suda yaşadığının farkında bile değildir.

Ax sevgili “Tilki Selim” abi!

Evet, bende tıpkı sizin gibi deli bir cesarete sahibim. Geme gelmez vahşi bir tay gibi, bazen cesaretimi zapt edemiyorum. Elbetteki cesarete hayranımdır, bence yüreği soyadınız gibi ÇÜRÜK olan biri cesur yürek olamaz.

Elbetteki cesaret yanlız başına hiç bir işe yaramaz. Eğer cesarete akıl ve zeka eşlik etmiyorsa hiç bir işe yaramaz! Aslan gibi ormanların kralı olamazsın. Kral deyince aklıma  Ürdün kralı Hasan geldi. Kral Hasan’ın babası  erken yaşta ölünce, krallık sırası ona geliyor. Kral Hasan, Ürdün Kralı olduğunda 17 yaşındaydı! Kral Hasal Krallığın acemilik yıllarını not defterine şöyle yazıyordu: “Benim için krallık ne kadar zordu ah bir bilseniz. Hiç bir şeyden haberim yoktu. Yıllarca yanlışlıklar yapıp durdum. Çok geç öğrendim kral olmayı.”

Evet sevgili “Tilki Selim” abi!

Bir insan ya kraldır, ya da değildir. Kralsa, kral olmanın sorumluluklarını ve yükümlülüklerini sıradan insanların kuruntularına, hüzünlerine, elemlerine, pişmanlıklarına ve isteklerine kapılmadan krallığı taşımalıdır!

Ax sevgili “Tilki Selim” abi ax!

Yaşam tuzak ve tehlikelerle doludur. İnsanı tuzağa düşüren tilki karekterli insanlardır. İnsanı tehlike dalgalarına teslim eden ise kıskanç insanlardır. Ben bu her iki  tehlikeye karşı insanların kaçması gerektiği kanısında değilim. Büyük dava adamları okyanusun üzerinde kabaran tehlike dalgalarını göze alırlar, dalgaların tehlikesini ve tuzağını akıl ve basiret filikalarıyla atlatarak suhulet limanına ulaşırlar. Ben roman okumayı sevmem, ama büyük adamların ve büyük kahramanların otobiyografilerini okumayı çok severim. Örneğin, Büyük liderler tıpkı sakız gibidir, çiğnersiniz, yorulursunuz, tadı gidince atarsınız, yenisini çiğnersiniz.

Sevgili “Tilki Selim” abi,

biliyorum en uzun hangisini çiğnediğimi merak ediyorsun: Örneğin Muhammed peygamber, İskender, Cengiz, Atilla, Anibal, Selahaddin Eyyûbî el-Kurdî, Hasan Sabbah, Napolyon, Hannibal, Mazzini, Garibaldi, Snelman, Gandi, De Gaulle, Winston Churchill, Willy Brandt ,Golda Meir, Ayetullah Humeyni ve  Endonezya bağımsızlık hareketinin önderi Sukarno! Ama en çok ağzımda tutuğum ve çiğnedim İskender’dir. Sana İskender’in hayatından bir fragman sunayım umulurki ilham alırsınız, basit ve çirkin işlerle uğraşmazsınız ve hayatınızın geri kalanını mana ve hikmet üzerine inşa edersiniz!

İskender’in ayak basmadığı yer kalmayınca, kendisini görkemli Sarayına kapattı, kapıları üzerine örtü ve yüksek bir sesle hungur hungur ağlamaya başladı. Saray’ın çalışanları İskender’in çığlıklarını duyunca kapıyı kırdılar, içeriye girdiler ve İskender’i göz yaşları ve acılar içinde buldular. Hizmetçileri: “Efendim ne oldu size ve neden ağlıyorsunuz?” İskerder: “Yerkürenin tamamını fetih ettim ve artık ayak basacağım bir yer kalmadı ve şimdi yanlızım, gideceğim bir yer yok ve ben şimdi  ne yapacağım?” demişti.

Sevgili “Tilki Selim” Abi!

Şimdi son olarak, İslam tarihi kitaplarında sizin kıskançlık hastalığınızla ilgili meşhur olan enfes bir hikâye anlatacağım:

Râvilerin aktardığına göre, dört halife dönemlerinden birinde çok zengin bir adam vardı. Bu zengin adam bir gün köle pazarına gider, bir köle satın alır ve satın aldığı kölesiyle birlikte evine döner.

Hakikaten kölesine bir efendi gibi değil, bir arkadaşı ya da bir evladı gibi davranır. Örneğin kendisi için aldığı pahalı kıyafetleri onun için de alır, yediği en lezzetli yiyeceklerin aynısını ona da yedirir. Kölesine bol bol para verir, istediği gibi harcama yapmasını sağlar. Kısaca sanki öz oğluymuş gibi davranır.

Gel zaman git zaman, bir gün bu zengin adamın kölesinin dikkatinden kaçmayan bir şey olur: Efendisini hep düşüncelere dalmış, üzüntülü ve kederli bulur.

Bir gün efendisi kölesini yanına çağırır ve ona şöyle der:

“Bir gün seni özgür bırakacağım ve iş kurup ticaret yapman için sana çok yüksek miktarda para vereceğim.”

Kölesi bu duruma çok sevinir; sevinçten efendisinin dizlerine kapanır ve “Efendim, bana yaptığınız sayısız iyiliğin borcunu nasıl ödeyebilirim?” der.

Efendisi kölesine, “Zamanı geldiğinde sana borcunu nasıl ödeyeceğini ben söylerim,” cevabını verir.

Bir gece adam kölesini yanına çağırıp kendisiyle dertleşmek istediğini söyler ve içini dökmeye başlar:

“Bak evladım,” der, “Sana bunca ummadığın iyilikte bulundum, hatta seni azat etmeye ve sermaye olarak kullanabileceğin yüklüce bir para vermeye bile niyetlendim. Bütün bunları niçin yaptım, biliyor musun?”

Köle, “Hayır,” der.

Adam devam eder: “Sana bunca iyilikte bulundum, karşılığında sadece bir ricam var. Bu ricamı yerine getirirsen sana verdiğim her şey helalin olsun derim. Ancak ricamı yerine getirmezsen hakkımı helal etmem sana. Üstelik isteğimi gerçekleştirirsen bugüne kadar verdiklerimden kat kat daha fazlasını vereceğimi de bilmiş ol!”

Köle cevap verir: “Emriniz baş üstüne! Siz benim efendimsiniz, her emrinizi yerine getirmeye hazırım. Siz yeniden hayata kavuşturdunuz beni, ne isterseniz yaparım…”

Adam, “Yok, öyle olmaz,” der. “Bana söz vermen lazım. İstediğimin ne olduğunu öğrendikten sonra vazgeçmenden korkarım!”

Bunun üzerine köle, ne isterse yapacağına dair yemin edip söz verir. Adam ondan söz aldıktan sonra, “Şimdi iyice kulak ver bana,” der ve ekler:

“Benim tayin edeceğim bir zaman ve mekânda başımı keseceksin, tamam mı?!”

Köle hayretten donakalmış, kulaklarına inanamaz hâlde, “Aman efendim! Nasıl olur?!” der ama fayda etmez; efendisi kararlıdır.

Böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini anlatmaya çalışır fakat efendisi, kendisine vermiş olduğu sözü hatırlatarak köleyi ikna eder.

Gece yarısına doğru adam gidip kölesini uyandırır, eline keskin bir bıçak verir, ardından gelmesini söyleyerek evin damına çıkar. Oradan atlayıp bitişikteki evin damına, oradan da bir sonraki dama geçerler. Burası, adamın komşusunun evinin damıdır.

Oracıkta para dolu bir keseyi kölesine uzatıp, “Bu para senin olsun,” der. “Benim başımı burada keseceksin işte. Daha sonra dilediğin yere gitmekte serbestsin artık.”

Köle şaşkınlıktan donakalmıştır. “Neden sizi öldürmemi istiyorsunuz?” diye sorar.

Efendisi cevap verir: “Üzerinde durduğumuz bu dam, komşumun evinin damıdır. Ben bu komşumu fena hâlde kıskanırım; gözüm götürmez işte, adamı görmeye bile tahammül edemiyorum, ölürüm daha iyi! Biz birbirimizin rakibiydik ticarette. Ama herif beni geride bıraktı şimdi, her hususta benden ileri! Hırsımdan yanıp yanıp kül olasıya geliyor, tahammül edemiyorum ben bu adama!

Sonunda bu çareyi akıl ettim: Kendimi öldürmek suretiyle onun üzerine bir cinayet yüklemeye karar verdim. Böylece onu zindana atacaklar, ben de rahatlamış olacağım nihayet. Başka türlü rahatlayamam… Bu cinayet muhakkak onun üzerinde kalır, çünkü birbirimizin rakibiydik. Yarın cesedi bulduklarında ‘Filancanın evinde bulduk. Zaten rakiptiler birbirlerine; o hâlde kesinlikle bu öldürmüştür adamcağızı!’ diyerek yakasına yapışacak ve cinayet suçuyla idama götüreceklerdir sonunda. Benim istediğim de bu zaten!”

Köle, duydukları karşısında hayretten donakalır.

“Bir insan ancak bu kadar alçalabilir! Senin gibi ahmak ve alçak birinin hakkı da ölümdür zaten!” diyerek onun isteğini yerine getirir, başını kesip paraları da alarak uzaklaşıp gider.

Çok geçmeden ceset komşunun damında bulunur. Adamcağızı yaka paça tutup zindana atarlar. Fakat bir yandan da herkes şöyle demektedir:

“Eğer katil bu adamsa onu ne diye kendi evinin damında öldürsün ki? Bu işte bir iş olmalı…”

Nitekim çok geçmeden olayın iç yüzü anlaşılır. Vicdanı rahatsız olan köle, kadıya başvurup gerçekleri anlatır:

“Yakaladığınız adam suçsuzdur. Onu kendi isteğiyle ben öldürdüm. Bu adamcağız, katil damgası yiyebilmek için her şeyi planlamıştı. Kıskançlıktan yanıp tutuşuyordu; sonunda kendi hayatına kıyacak kadar ileri götürdü işi.”

Mesele böylece aydınlatılınca katil zanlısı komşu ve köle serbest bırakılır. Olay da bütün enteresanlığıyla tarih sayfalarına geçer.

Biliyor musunuz sevgili “Tilki Selim” abi! Büyük insanlar, büyük liderler ve büyük düşünceler açlıktan, acıdan ve mutsuzluktan doğar. Örneğin Willy Brandt’ın babası belli değildi. O, babasının dizleri üstünde hoplatılıp zıplatılıp şımartılmış olsaydı, Polonya ve İsrail milletinin önünde diz çöküp özür dilemeseydi, bugün isminden söz edilebilir miydi?

Ax “Tilki Selim” abi ax! Ama sen ne yapıyorsun? Eski arkadaşlarına tuzak kuruyorsun, onların başarılarını kıskanıyorsun ve Kandil’de şehadet düzen arkadaşlarının katilinin Öcalan olduğunu iddia ediyorsun; şehit edilen kardeşlerimizin şahadetlerini dünyevi gailelerinize ve bencil antagonizmanıza kurban ediyorsunuz. Çok daha kötüsü, PKK içinde işlenen tüm cinayetleri, suçları, günahları ve ihmalleri Öcalan’ın üzerine yığarak dikkatleri onun üzerine toplayıp erotize oluyorsunuz. Elinizde vicdan mahkemesine sunabileceğiniz somut bir dizi kanıt var mı? Örneğin parmak izi, görüntü, ses kaydı var mı elinizde?

Son bir şey daha söyleyeceğim ve yazıma son noktayı koyacağım:

Sevgili “Tilki Selim” abi! Sizin örgütten ayrılmadan önce Çewlik, Dersim, Amed, cezaevi, İstanbul, Kandil ve Avrupa hattında işlediğiniz iddia edilen günahlarınız; değerli şehit kardeşlerinizin şahadetlerini siyasi çıkarlarınız için nasıl kullandığınız ve yine hakkınızda iddia edilen Almanya istihbaratı ile Güney Kürdistan hükümetiyle olan ilişkileriniz konusu ise, başka bir araştırma ve inceleme çalışmasıdır.

Kadir Amaç Brüksel

       Milliyetçilik İdeolojisi ve  Kemalizim

                                              

                                                                              Birinci FasılKadir Amac televizyon yayını

Sevgili okurlar, elbette sosyolojinin öncelikli görevi bireysel davranışları ortaya çıkarmak değildir. Başarılı bir sosyoloğun öncelediği şey, toplumda gerçekleşen olayları ve toplumun birey üzerinde farkında olmadan uyguladığı baskıyı incelemek; gerçeğe yorum katmadan durumu kamuoyuyla paylaşmaktır.

Toplum bilimcinin ikinci görevi ise Türkiye gibi demokratik ve hukuk devleti niteliği taşımayan ülkelerde siyasetin ekonomi ve menfaat gruplarıyla ilişkilerini bilimsel bir yöntemle irdelemek; bu ülkede devletin özünü oluşturan bürokrasi ve yasaların nasıl işlediğini anlamaya çalışmaktır.

Büyük toplum bilimci Max Weber’in bürokrasiyi hiç sevmediği söylenir. Ancak ondan kurtulmak istese de bunun gerçekçi olmadığına karar vermiş; vatandaşların devletle ve bürokrasiyle ilişkilerini gözlemlemiş, incelemiş ve “rasyonel yönetim” ile “rasyonel çalışma” tezini ortaya atmıştır.

Şimdi Türkiye’de birkaç başarılı sosyolog hariç, hiçbir toplum bilimci yukarıda belirttiğimiz epistemoloji ve metodolojiyi takip ederek Kemalist ideolojinin yarattığı ırkçı sosyolojinin hakikatinden bahsetmemiştir. Çünkü bilimsel bir yöntemi takip ederek bu ülkede kazanç sağlamayacağını bildiği için kendisine kazanç sağlayacak herhangi bir menfaat grubunu tercih etmiştir.

Örneğin, televizyon ekranlarını dolduran bir dizi profesör, yazar, gazeteci ve siyasetçi hep bir ağızdan “Vatan(!) Millet(!!) Sakarya(!!!)” edebiyatı yapıyor; ya Kur’an’dan ayet ya da Atatürk’ün eseri olan Nutuk’tan fasıl okuyarak ırkçı bir Türklük düşüncesinin beyinlere zerk edildiğine şahit oluyoruz.

Örneğin; Atatürkçü antagonizmanın rahle-i tedrisatından geçen İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, 11 Ocak 2025’te Kocaeli’de yaptığı bir konuşmada Kürt milletini ve Kürt siyasetini şu faşist sözlerle tehdit ediyordu: “İki dil, iki bayrak, iki devlet istenirse biz de üzerimize düşeni yaparız. ‘Kılıç hakkımız’ neyse onun icaplarını yerine getiririz.”

Müsavat Dervişoğlu’nun bu ırkçı ifadeleri ve Kürt düşmanlığına dair konuşması bana eski İspanya devlet başkanı falanjist Franco’nun generali Millán-Astray’ın Salamanca Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı hatırlattı. Ölümsever bir karaktere sahip olan general Astray, konuşmasının hemen ardından en sevdiği sloganı haykırdı: “Viva la Muerte!” yani “Yaşasın Ölüm!”

İspanyol ırkçı general konuşmasını bitirince, üniversitenin rektörü olan düşünür Miguel de Unamuno ayağa kalkarak şu tarihi sözleri sarf etti: “Daha demin, saçma sapan bulduğum ‘Yaşasın Ölüm!’ diye bağıran bir ses duydum! Bu sesin sahibini tiksindirici ve korkutucu bulduğumu belirtmek istiyorum! Şu an İspanya’da bu general gibi kafadan sakat olan çok sayıda insan var. Ve Tanrı yardımımıza koşmazsa eğer, kısa süre içinde bu tür yıkıcı insanların sayısı daha da artacaktır.”

Bunun üzerine falanjist General Millán-Astray oturduğu yerinden fırlayarak öfke ve nefretle Unamuno’ya şöyle yanıt verdi: “¡Abajo la inteligencia!” (Kahrolsun zeka!) diye bağırdı.

Filozof Miguel de Unamuno konuşmasını şöyle sürdürdü: “Üniversite zekânın tapınağıdır. Ben de onun yüksek papazıyım. Siz İspanya’ya ve bu kutsal bilim tapınağına saygısızlık ediyorsunuz. Ağzınızdan ölüm ve yıkıcılık salyaları akıyor! Bu ırkçı düşüncelerinizle İspanya halkını ikna edemezsiniz. Çünkü inandırmak için inandırıcı olmanız gerekiyor. Ancak sizin niyetinizi biliyoruz: İspanya ve Katalonya halkı arasında fitne çıkarmak ve ülkeyi bir felakete sürüklemek istiyorsunuz.”

Siyaset bilimine psikoloji kavramını kazandıran Amerikan Yale Üniversitesi’nden Harold Lasswell’in çalışmalarının, kemalist ideolojinin yıkıcı psikolojisini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Lasswell, ırkçı politikacıların zihinsel olarak “siyasete dengesiz” başladıklarını, “gücü ve egemenliği” hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyler.

Platon, “Devlet” adlı eserinde yukarıdaki yırtıcı ve yıkıcı siyasal düşünceyi şöyle özetler: “Bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar; çılgınlaşmak doğalarında vardır. Hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.”

Kemalizim ve bugünkü ardılları olan ulusalçı fırkalar  Hitler’in generali gibi ırkçılığı, yıkıcılığı ve Kürt düşmanlığını yiğitlik olarak överken aslında kendisi korkak ve yüreksizdir. General Himmler, babasına gönderdiği bir mektupta; “Benim için hiç kaygılanma, çünkü ben tilki kadar kurnazım!”  diyordu.

Evet, sevgili okurlar!

Kaleme aldığım bu çalışmanın hedefi, en az Himmler kadar uyanık olan, Atatürkçülük ve milliyetçilik ideolojilerinin tarihsel arka planlarını referans alarak her iki kavramın realpolitik ahvalini ana hatlarıyla siz değerli okurların düşünce atlasına sunmaktır. Ayrıca Anadolu Türklüğü ile muhafazakâr Türkiye gerçeğinin, Kemalist Türkçülük’ten (Balkan ve Kafkas Türçülüğü) çok farklı olduğu gerçeğini; kronolojik ve hermenötik yöntemi takip ederek bilimsel bir makale çerçevesinde ortaya çıkarmaya çalışacağım.

İkinci Fasıl

Şimdi yukarıdaki sözlerimden hareketle, dünyanın hemen her ülkesinde milliyetçilik ideolojisi ile milliyetçilik kimliğinin ortaya çıkması, sosyalleşerek bir ulus-devlete evrilmesi, kendine özgü alt ve üst koşullarına bağlı olarak gelişmiştir. Tarihte modern bağımsızlık hareketi ilk olarak 1804’te Sırpların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde ettikleri özerklik hareketidir. Sırp milliyetçilerinin sloganı şuydu: “Biz Türk değiliz, Sırpız!” (5) Örneğin, Fransa Krallığı ve Fransa İhtilali olayları Fransa milliyetçiliğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının yarattığı etkiler Türkçülük mefkûresini, İtalya ve Almanya’daki milliyetçilik ise parçalanan lehçelerin-bölgelerin irredantizm dediğimiz birleşmesini ortaya çıkarmıştır.

Bu zaviyeden hareketle dünyanın farklı yerlerinde milliyet kavramına insanlar, ilahiyatçılar, devlet teorisyenleri, yazarlar farklı anlamlar yüklemişlerdir ve farklı ölçüler kullanmışlardır. Yani millet kavramı homojen bir kavram değildir diyebiliriz. Doğu ve Batı medeniyetlerine göre anlam ölçüleri değişebiliyor. Örneğin; din, dil, kültür, bölge ifade etmek için de kullanılıyor diyebiliriz.

Şimdi kaldığımız yerden devam edecek olursak millet, bir devlet ya da etnik bir topluluk demek değildir. Milletin devlet olmadığını konusuna “Yeryüzünün Yalınyaklıları” adlı eserimizde geniş yer vermişiz. Evet, dediğimiz gibi; devlet kurumsal veya kamusal bir şeydir. Yaklaşık olarak devlet, vatandaşıyla sözleşmelidir, vatandaşına hizmet ettiği oranda vatandaşın kendisine itaat etmesini sağlar. Öyle ki mükâfatlandırma, cezalandırma, vergi toplama, birilerini sınır dışı etme, siyasal egemenlik gibi özellikleriyle toprak parçası üzerinde varlığını ikame eder diyebiliriz.

Millet kavramı ise bahsettiğim bu muhtevanın içine girmiyor: Dolayısıyla devlet kavramı ile millet kavramı birbirinden çok farklı iki etimolojik ve epistemolojik kavramdır diyebiliriz. O halde millet nedir? Bana göre, millet bir inanç/dine mensup olan, (Kelime-i Tevhîd’e inanan ve onu söyleyen her insan İslam milletinin üyesidir.) Ya da yerleşik bir anavatanı olan, kültürel köklere dayanan, kültürü paylaşan ve hisseden diğer üyelerle birlikte yaşayan topluluklardır.

Daha ilginç olanı ise, Yahudi din adamları İbn Meymune, İbn Azra, Mandelssohn ve İsrail Devleti’nin kurucusu olan yazar Theodor Herzl, “Yahudi Milleti” ve “Yahudi Devleti” kavramlarını kullanmışlardır. Bugün hem İslam milletleri hem de Hristiyan milletleri, İsrail devleti için “Yahudi Devleti” ifadesini kullanıyorlar.

Örneğin Ermeniler, Sırplar, Araplar, Quebec, Katalanlar, Kürtler, İngilizler, Almanlar, Fransızlar milletleri oluştururken, eski Sovyetler Birliği, eski Yugoslavya, İsviçre, Belçika, Brezilya, Birleşik İngiltere Krallığı ve Kanada ise devleti ifade eder. Dolayısıyla Türk Devleti, Türklerin ve Kürtlerin birlikte kurduğu bir devlettir demek doğru bir ifadedir. Türk Türk’tür, Kürt Kürt’tür. Ne Türk Kürt’tür ne de Kürt Türk’tür. O halde etnik olarak, Türkler ve Kürtler tek bir millet değildir, ancak tek bir Müslüman ümmetin- milletin üyeleridirler.

Tam da bu bağlamda Kemalist akademisyenlere, yazarlara, ulusalcı generallere ve CHP’ye şunu sormak anlamlı olabilir: Katalonya, İskoçya, Flandre, Kürdistan gibi devletleri olmayan milletleri veya çok etnikli olan devletlerde yaşayan İtalyan Amerikalılar, Alman Türkler ya da her milletin içinde yaşayan Romenler gibi göçmen toplulukları nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin, size göre Kürtler göçmen mi ya da Kürtlerin durumu Almanya Türklerinin ve İtalyan Amerikalıların durumuna mı benziyor?

Evet, kaldığımız yerden devam edecek olursak, örneğin Fransa’nın modern ulus tarihinde ilk etnik tanımlama şudur: 1792’de Fransızların Prusyalıları-Almanları mağlup ettikleri vakit, “Yaşasın Fransa Milleti!” demişlerdir. Karşı tarafın ünlü Alman milliyetçi düşünürü Fichte ise, 1807’de Napolyon ordularına mağlup olan Alman Milleti’nin sönen primordiyal ruhunu yeniden canlandırmak ve harekete geçirmek için kaleme aldığı “Alman Milletine Çağrı” isimli eseriyle “Almanların Alman” olduğunu söylüyordu. Alman filozof Goethe, Fichte’nin bu milliyetçi fikirlerine karşı koyuyordu ve “Biz Germanlılarız” diyordu; ancak daha sonraları “Fichte dostum haklıdır” itirafında bulunuyordu.

Polonya’da milliyetçilik ideolojisi “Ben Polenim” parolasıyla milli hafızayı ve karakteri inşa eden Josef Pilsudski’ye aittir. Pilsudski, düz bir mantıkla Polonya milliyetçi düşüncenin hükmünü şöyle veriyordu: “Milleti oluşturan devlettir, yoksa millet devleti oluşturamaz.” sözleriyle milliyetçi ideolojinin yazarlarının dikkatini üzerine çekiyordu.

İtalya’daki milliyetçiliğin ülkücü ajandası ise çok daha farklı şeyleri barındırır. İtalya’nın etnik milliyetçiliğinin ve etnik ulus devletinin yaratıcı mimarı hiç şüphesiz ünlü yazar Mazzini’dir. Mazzini, yazar dostu olan Massimo’ya şöyle sesleniyordu: “Sevgili dostum Massimo! İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”

Tarihte modern bağımsızlık hareketi 1804’te Sırpların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde ettikleri özerklik hareketidir. Sırp milliyetçiliğin sloganı şuydu: “Biz Türk değiliz, Sırpız!” Sırp milliyetçiliği entelektüel düzeyde değil, militanlık düzeyinde başladı, gelişti ve önü alınmaz olayların patlamasına neden oldu. Milliyetçi Sırp militan Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ı öldürdü. Bu suikast, I. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olmuş ve aynı zamanda bu olay tarihin en önemli olaylar listesine girmeyi başarmıştır.

Arap milliyetçiliği ise Halifeliğin Türklerden Araplara geçmesini hararetle savunan ve öneren kişinin Arap Milliyetçi ideolojinin yazarı Al-Kavakibi olduğunu görüyoruz. Gene kültürelcilikten Arapçılık ideolojisine geçiş yapan Necip Azuri, “Uyanış” adlı eserinde “Türk Asyası değiliz, Arap Milleti’yiz.” ifadesini kullanmıştır.

Tam da bu noktada Kürt aydınların ezici çoğunluğu, milliyetçilik ideolojisine entelektüel düzeyde hâkim olmadıkları için Kürt milliyetçiliğinin etkili olamadığını söyleyebilirim. Yaklaşık olarak şimdiye kadar yanılmıyorsam Kürt yazarlar liginde milliyetçilik ideolojisi üzerine tek bilimsel kitap ve makale yazan ben olduğum için, bir yandan üzüldüğümü bir yandan da gururlandığımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Bu sebepten dolayı Kürt aydınlarına milliyetçilik ideolojisi üzerine Kedourie, Eric Hobsbawm, Benedict Anderson, Gellner, Carl Schmitt, Anthony D. Smith ve Stefanos Yerasimos gibi bir dizi yazarları ve benim kaleme aldığım “Kürtler Yeryüzünün Yalınayaklıları” adlı eseri mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum.

Üçünçü Fasıl

Şimdi ise Türkçülük ve kemalizim düşüncesine kısaca bir yolculuk yapalım: Bir Tatar Türk’ü olan tarihçi İlber Ortaylı, “Türklerin Tarihi” adlı eserinde eskilerin tabiriyle Türklerin ahval-i şeraitini Karagöz’deki Baba Hikmet’ten şu sözlerle okurlarına aktarır: “Al Türk’ü vur turpa, yine yazık o turpa!”

Sonra bu sözleri şu şekilde tefsir ve tevil eder: “Aslında ülkemizin böyle adlandırılması, tuhaftır ki bizim dedelerimizin değil, bu ülkeyi başlangıçtan beri çok iyi tanıyan İtalyanların işidir. Bizim dedelerimiz buraya ‘İklim-i Rum’ derlerdi.”

Evet değerli okurlar, İlber Ortaylı’nın “Türklerin Tarihi” adlı kitabının değişik sayfalarında Türkçülüğün izlerini şu sözleriyle kovalarcasına sürdürmektedir:

“Türkler tarihte her zaman varlar ama tarih yazımındaki yerleri o kadar kesin ve berrak değildir. Tarihimizin tam tespiti için Çin kaynaklarına müracaat etmek gerekiyor ama o dilde bugünkü Çince değil.”

“Türklerin ana yurdu bugün bizim hoşlanmadığımız bir bölgedir; Moğolistan’ın kuzey tarafı, Orhun Yazıtları’nın olduğu yer. Karahanlıların, yağmacı Kürtlerin yaşadığı yerde bugünkü Kırgızistan’la Sincan arasındaki bölgedir.”

Ayrıca “Türklerin Müslüman oluşu topluca olmamıştır, çok uzun bir prosedürdür; ne silah zoruyla ne de anlaşmayla gerçekleşmiştir. Belli ki çok uzun bir süre içinde olmuş ve dinin misyonerlik formları da değişik olmuştur.”

“12. yüzyılın düşünürü Kadı Ahmet Endülüsi diyor ki Türklerin medeniyete felsefe, matematik, dil, coğrafya, tarih yapma/yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar. Evet; Türkiye bir göçle, bir fetihle, bir ganimetle, bir tecavüzle ve sonradan yerleşmeyle vatanını en geç kuran ülkelerin arasında yer alır.”

İlber Ortaylı’nın yukarıdaki alıntılarında dikkat çeken ifadeler, göçmen ve fetih sosyolojisinin Osmanlı İmparatorluğu içinde ilginç hadiselerin meydana gelmesine vesile olduğunu tek bir örnekle somutlaştırmak mümkündür . Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk genç padişahı Genç Osman, 18 yaşında Yeniçeriler tarafından tahttan indirilir, bir eşeğe bindirilir, gözlerden uzak bir yerde kendisine tecavüz edilir! Bir gün sonra Yedikule Zindanları’nda infaz edilir. Bu utanç verici olayı, Türk tarihçi ve Türkçülük fikrinin önemli isimlerinden biri olan Necip Asım’ın, “Türkler bu tecavüzü öğrenmesin diye tarih kitabının o sayfasını kendi elleriyle yırttığı”nı, başka bir tarihçi ve aynı zamanda CNN Türk ekranlarının tanınan yüzü, barış süreci karşıtı konuşmalarıyla bilinen Kafkas göçmeni Erhan Afyoncu dile getirmektedir.

Evet değerli okurlar, biraz retrospektif bir yol izleyerek sizleri Cumhuriyet’in ilk kurulduğu dönemlere götürmek istiyorum:  Örneğin, “Türkiyelilik” kelimesini ilk olarak 1915 başlarında Tunalı Hilmi kullanmıştır. Hilmi, Jön Türk ve Türkçülük hareketinin önde gelen isimlerinden biri olup aynı zamanda milletvekili ve devlet adamıdır. Hilmi, Türklüğün bir etnik gruba delalet ettiğini söylemiş ve “Türkiyelilik” terimini, “Türk” kelimesine göre daha kapsayıcı olması bakımından öne sürmüş ve savunmuştur.

Mustafa Kemal ve Türkçü şürekası, Türk kelimesini şimdi ise formelleştirmesi gerekecekti. Aslında Osmanlı’da Türk, bir kavim ismi değildi; Asya’da “seçkin, üst sınıf, ulu”, Osmanlı’da “aşağı tabaka” ve Avrupa’da “doğudan gelen barbar” anlamında kullanılan bir sıfat olduğuna dair birçok tarihi kaynak ve bilgi mevcuttur. Daha sonra Atatürk, Balkan ve Kafkas kökenli kadrolarıyla bir algoritma yönetimiyle Türk’ü isimleştirdi ve Atatürk’ün “Ben ümmetten bir millet yarattım” meşhur ifadesi, söylediklerimizi çok güçlü bir şekilde doğrulamış oluyor.

Örneğin Genç Osmanlılar örgütünde Türklük fikrinin ilk eylemcisi Ali Suavi’ye göre “Türk ümmeti” ve Ahmet Cevdet Paşa’ya göre ise “Türk kavmi” ismi kullanılmalıydı. Ama tüm bu etimolojik yönlendirmelere rağmen Ziya Gökalp daha farklı bir yöntem izledi ve Türklük kavramının yanına millet kavramını ekleyerek “Türk milleti” dedi. Ancak Türk Dil Kurumu (TDK), 28 Eylül 1934’te millet/nation yerine “ulus” kavramını Moğolcadan “ulus” ve Orhun Kitabeleri’nde aşiret anlamındaki “ülüş” kelimesini alarak bu kez “Türk ulusu” olarak belirledi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı olan İsmet İnönü, “ Osmanlı Padişahı düşmanınızdır.” Demiştir.  Mamafih Atatürk, 2 Mart 1922 tarihinde Ankara’da bir elçilik binasında verilen resmî bir resepsiyonda “Biz Türkiyeliler Asyaî bir milletiz, Asyaî bir devletiz.” demiştir. Ancak Mustafa Kemal Atatürk, Lozan Antlaşması’nın ilanıyla birlikte 1923’te “Türk-Türkçülük-Türkiye” kavramlarını devletin yeni adı olarak belirlemiştir. Daha sonra Atatürk’ün kurduğu CHP, Ermeni, Arap ve Kürtleri hedef almış, asimile etmiş; asimile olmayanları ise segregasyonist politikalarla göçe zorlayarak farklı yerlere iskân ettirmiş ve Türk ulus devletinin resmi antagonizmasını “Ne mutlu Türk’üm diyene” ilkesi üzerine kurmuştur.

Bu yeni durum elbette ki Anadolu Topraklarının yerli halkı olan başta Kürtlerin ve diğer “halkların” arayışları, korkunç bir “etnik temizliğe” kadar giden etnik farklılıklara yol açmıştır. Örneğin, Fransalı yazar Monique Gendreau, Kürtlerin köklerinden zoraki olarak koparılmaya çalışıldığını şu sözleriyle kitabında bizlere aktarıyor: “Kürtler gibi güçlü tarihsel kimliği ve uzun geçmişi olan halkların uluslararası düzeyde tanınmamış ve varlıkları sürekli reddedilmiştir.”

Herkesin şunu bilmesi lazım ki Kürtler hiçbir milletin paryası değildir, bu toprakların gerçek yerli milletidir ve Türkiye Cumhuriyeti devletin kuruluşunda aslanlar gibi dört cephede savaşmışlar, şehid olmuşlar, hiçbir zaman ihanet etmemişler, ihanete uğramışlar ve bu devletin gerçek ortağı olmayı fazlasıyla hak etmiş bir millettir. Filhakika şudur ki Türk ve Kürt milleti! Dokuz yüz yıl bu topraklarda düşmana karşı birlikte at koşturdular, imparatorluğun sınırlarını genişlettiler, korudular ve imparatorluğu birlikte kardeşçe yönettiler.

Ancak ne olduysa, Pantürkizim- Panturanizim ideolojileri her iki halkı İslam maskesiyle aldattılar, 1923 yılında ülkenin yönetimini ele geçirdiler. “Kızıl Elma”yı pusula aldılar. Öyle ki bu Kemalist antagonizma, “Kızıl Elma”nın ‘Kelimetullah’olduğunu iddia edecek kadar ileriye gitti. Kemalist rejim önce Kürtlerin dilini yasakladı, camileri ahıra çevirdi, ezanı şerifi Türkçe okuttu, kılık kıyafet kanununa muhalefet eden binlerce insanı idam etti. 1921 Anayasası’nın büyük oy çokluğuyla elde edilen Kürtlerin amansipasyon ve akültürasyon yasal hakları 1923 Anayasası’na icbar edilerek tahvil edildi.

Hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk,  İslam ve ümmet kavramları üzerinde Türkleri, Kürtleri, Arapları yanına alarak mücadeleyi başarıya ulaştırır.  Unutmayalım ki o dindar görünümlü Mustafa Kemal, ilkin 1923’te geçiş süreçini tamamladıktan hemen sonra, Türk milis güçlerini oluşturan ve savaş cephesinde onlara liderlik yapan Çerkez Ethem’i hain ilan etti, Kazim Karabekir’in partisni kapattı, İstiklal Mahkemelerinde idamla yargıladı, sonra birileri devreye girdi, ölümden idam edilmekten kurtarıldı; büyük alim Ali Şükrü’yü tasfiye etti ve hemen ardından Türk milli marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy’u sürgüne yolladı, İskilipli Âtıf Hoca, Şeyh Said, Seyid Rıza ve yüzbinlerce insanı şehid etti!

Evet,  30 Ağustos 1925’te Kastamonu konuşmasında M. Kemal Atatürk, islam’a karşı niyetini net ortaya sererek ve dinî referanslardan tamamen kopuşunu şu sözlerle ifade etmekten imtina etmeyecekti: “İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir.”

Değerli okurlar,  Atilla İlhan’ın “Hangi Atatürk”, Taha Akyol’un “Ama Hangi Atatürk” kitaplarındaki kemalist muhakeme ve muhayyile hâlâ 5816 sayılı -dünyada adeta eşi ve benzeri olmayan kanun, Atatürk’ün istismar ve fetişleştirmeyle ilgili en önemli dayanak olduğunu biliyoruz.

Bakınız bu anlamda “Kemalizim” kavramını ilk olarak, Avrupalı gazeteciler ve yazarlar kullanmıştır. Türkiye’ de ise “Kemalizim” kavramını ilk kez (1930-1932) ideolojik olarak kullanan, benimseyen ve ateşli savucusu olan kişi, yazar ve gazeteci Ali Naci Karaca’dır.

Kemalist ideolojinin bu ateşli militanı Ali Naci Karacan, İnkılâp gazetesinin 2 Kânunuevvel 1930 tarihli sayısında “Rusya’da nasıl bir komünizm, İtalya’da nasıl bir faşizm varsa, bizde de bir Kemalizm olmalıdır.” diyordu.

 5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ise heykellere nasıl anlam yüklendiği ve putperest bir millet yaratmanın en büyük alameti farıkası şu ifadelerle net bir şekilde anlayabiliyoruz: “Atatürk yarım bir ilahtır; Türklerin babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir. Ne Mussolini’nin ne Hitler’in ne de Lenin’in anıtları onunkilerle ölçülemez”

Değerli okurlar devam edelim: Kemalizm’in sistemleştirilmesinin yoğunlaştığı dönem 1931-1938 yılları arasıdır. Kemalizm amentüsünün genel muhkem ayetleri CHP’nin 10 Mayıs 1931’de toplanan Üçüncü Büyük Kongresi’nde kabul edilmiş ve parti programına “Yalnız birkaç sene değil, istikbale de şamil olan tasavvurlarımızın ana hatları burada toplu bir halde yazılmıştır.” ifadesine yer verilmiştir.

Değerli okurlar, kemalizm felsefesinin nasıl traji komik bir şey olduğunu bir kaç örnek daha vererek siz değerli okurlarımın fikirlerinizi yeniden gözden geçirme imkanını sunmak istiyorum: CHP 1935’teki Dördüncü Büyük Kongre Programında kemalizim yerine ilk kez “Kamâlizm”ifadesi  olarak değiştiriyor ve resmiyet kazandırıyor. Daha sonra Kendisini Devletin sahibi gören  CHP parti programının “Giriş” bölümüne “Partinin güttüğü bütün bu esaslar, Kamâlizm prensipleridir.” ifadesini geçiriyor. Tabiki CHP bununla da yetinmiyor, M. Kemal, ‘Soyadı Kanunu’ndan sonra “Mustafa” adını kullanmayı yasaklıyor, Arapça olan ikinci adını (Kemal) ilk adı olarak kullanıyor. ‘Dil Devrimi’ adı altında Osmanlıca, Arapça ve İslam’a olan düşmanlığını zirve noktaya taşıyarak Kemal ismini uyduruk “Kamâl” ismine tahvil ediliyor. Ancak Anadolu Ajansı’nın 4 Şubat 1935 tarihli sayısında bu adın Arapça olmadığı, o dildeki anlamı kapsamadığını, ancak Türkçe dilinde ordu ve kale anlamına geldiğini okurlarına  haber ediyordu. Fakat yine de M. Kemal ve dava arkadaşları  “Kamâl” ismini uzun süre kullanmadılar ve CHP programlarında da tekrar “Kemalizm”e rucu edecektiler! Yaşananlar tam bir tiyatroydu!

Sevgili okurlar, şimdi gelin birlikte bakalım: Kemalizm, o dönemin yazarları tarafından etap etap  nasıl bir “din” hâline dönüştürüldüğüne bakalım.

  1. Yıl Marşı’nın söz yazarı olan, Atatürkçü şiirleriyle tanınan şair ve CHP Ankara milletvekili Behçet Çağlar Kemal; “Yoktan varediyor Tanrı gibi herşeyi! “Atatürk ekber.. Atatürk ekber/O peygamber” diye sesleniyordu.

Kemalettin Kamu, meşhur şiirinde şöyle diyordu:

“Ne örümcek ne yosun / Ne mucize ne füsun / Kâbe Arap’ın olsun / Bize Çankaya yeter.”

1930’lu yıllara gelindiğinde M. Kemal’i ve sembollerini İslam’ın, Allah’ın ve Peygamber’in yerine koymak, medeniyete ve vatana hizmet olarak görülüyordu.

Bir başka ateşli Kemalist yazar Aka Gündüz ise şu dizelerle Müslüman toplumun sabır sınırlarını zorluyordu:

“Her şey O’dur / O her şeydir (…)

Elimize yüzümüze / Gönlümüze özümüze kapıyoruz / Biz sana tapıyoruz!”

Faruk Nafiz Çamlıbel de “Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden / Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı” sözleriyle Atatürk’ü Allah’tan ve Hz. Muhammed’den çok daha üstün ve değerli göstererek küfürde ve ahlaksızlıkta sınır tanımıyordu.

Behçet Kemal ise rekabeti daha da ileri taşıyarak M. Kemal için âdeta bir mevlit yazıyordu:

“Gök kubbenin altında birden dize gelerek / Gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah, merhaba! / Ey Samsun’da karaya çıkan ilah, merhaba!”

Başka bir şiirinde ise şöyle diyordu:

“Fena-fil Gazi olmak… Kartal olsam köşkünü her akşam tavaf etsem… Doğrudan doğruya dönüp senin Kâbe’ne… Tam sustuğun gün kıyamet oldu. Tam konuştuğun günse mahşerdi. Rab, gökte ‘dinleyin’ dedi meleklerine…”

Meşhur “Andımız” marşının yazarı Reşit Galip de M. Kemal Atatürk için aynı minvalde, makamını “Kâbe Arap’ın olsun, Çankaya yeter bize” diyerek yüceltiyordu.

  1. Kemal, 1930’da Türk ırkçılığının önde gelen teorisyenlerinden Afet İnan’a yazdırdığı “Medeni Bilgiler” adlı eserde İslam’ı açıkça “Arapların dini” olarak nitelendiriyordu: “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir etkide bulunmadı. Aksine, Türk milletinin millî bağlarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabiî idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gâyesi, bütün fevkinde kapsayıcı bir Arap milliyeti siyasetine indirgeniyordu. Bu Arap fikri, ‘ümmet’ kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesini her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdular…”

Tam da bu noktada araya girip değerli okurlarıma şunu da hatırlatmak istiyorum: Atatürk ve CHP’si, Kürtlere gösterdikleri düşmanlığın aynısını Arap milletine ve İslam dinine yapıyorlardı. Kemalistler Araplara her fırsat bulduklarında “hain Araplar” diyorlardı; ama 1932 yılında kurulan Suudi Arabistan Krallığı’nı da dünyada ilk tanıyan devlet başkanı K. Atatürk oluyordu! 1932’den 1950 yılına kadar devam eden Türkçe ezan zulmünün baş müsebbibi hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Yukardaki konuyla ilgili bir kaç örnek daha vermek istiyorum: Türk Dil Kurumu’nun Cumhuriyet Matbaası’nda basılan 1944 tarihli Türkçe Sözlük’ünün 153. sayfasında “din” kelimesi şöyle tanımlanıyordu: “İnanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü.” Örnek cümle olarak da şunu yazmıştı: “Kemalizm, Türk’ün dinidir!”

Aynı sözlüğün 1959 baskısında “inanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü” tanımı aynen korunurken örnek cümle şöyle değiştirilmişti: “Atatürkçülük, Türk’ün dinidir!”

Bu şekilde, dönemin resmî kurumları tarafından Kemalizm/Atatürkçülük resmen “Türk’ün dini” ilan edilmişti.

Örneğin, 1931 yılında Kubilay hadisesi patlak verdiğinde Meclis’te söz alan Ahmet Ağaoğlu, inkılabı şöyle anlatır: “Efendiler, Cumhuriyet, inkılap baştan başa bir dindir, bir imandır.  Bu dinin, bu imanın bir kitabı olacaktı, bir ibadeti olacaktı, dahileri olacaktı, müminleri olacaktı…”   

Başka bir Kemalist yazar Ahmet Ağaoğlu bir mektubunda Mustafa Kemal’den şöyle bahseder: “Dünyada hiçbir hükümdar, hiçbir peygamber bu kadar derin ve şumullü bir inkılabı bu kadar süratla icra etmemiştir.”   

5.8.1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi şu manşeti atmaktan hiç bir behis görmemiştir: “Atatürk yarım ilahtır. Türklerin babasıdır. Hiç bir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir.”

 Sevili okurlar son olarak Atatürk henüz hayata iken, Ankara ve İstanbul’un en önemli noktalarında onun heykel ve büstlerinin nasıl dikilerek putlaştırıldığına bakalım: 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılması ile Mustafa Kemal Atatürk’ün hızına hiç kimse yetişemiyordu. O artık tek  karizmatik ve mutlak otorite sahibi olmuştu. Rakiplerinin hepsini ayak oyunlarıyla diskalifiye ederek, memleketin ilahi ve peygamberi olduğunu kalemşörleriyle duyuruyordu. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal kültü giderek kutsallaşır ve öyleki adına kanun çıkarıldı. Örneğin, Abdullah Cevdet, Mustafa Kemal için “bugünün peygamberi” ve Cemal Bayar ise, “Atatürk’ü sevmek bir ibadettir.” diyordu.  Niğde milletvekili Cavid Oral ise, Atatürk’ün milli bir mabut olduğunu söyler ve Atatürk’ün öldüğünü kabullenemez.

Atatürk Kültü, söylemle sınırlı kalmaz, 1927 yılı içerisinde Ankara’ya, 1928’de Taksim’e ve ülkenin birçok yerine M. Kemal heykelleri dikilir. Atatürk’ün ölümüyle birlikte kült zirveye ulaşır. Ayrıca 1927’de Atatürk’ün resmi ilk kez paraların üstüne yerleştirilir.  

                                                            Dördüncü Fasıl

Evet, son olarak, Kemalist ideolojinin ve CHP’nin Kürt politikasını anahatlarıyla siz değerli okurlarımın entelektüel fakültesine sunmaya gayret edeceğim:  Her fırsat bulduklarında uygarlıktan, medeniyeten, çağdaşlıktan, laiklikten ve demokrasiden ve hukuk devletinden bahs eden kemalizim ve  CHP zihniyeti Türkiye’de 1960’tan 2016’ya kadar 3 kez darbe (27 Mayıs, 12 Eylül, 15 Temmuz), 3 kez muhtıra (12 Mart, 28 Şubat, 27 Nisan) birçok askeri müdahale yaparak Türkiye siyaset liginde rekor kırmıştır.

Tam bu noktada kısaca Türk sol hareketi ile ilgili şunları söylemek istiyorum: Bana göre Kemalist-sol kesimin 71 Mart muhtırası ve 80 darbesine karşı çıkmaları ilkesel ve ahlaki temelde bir darbe karşıtlığı değildir! Nedeni ise, Türk solu bu darbelerden zarar görüyordu, kazanımlarını yitiriyordu ve iktidara gelme koşulları ortadan kaldırılıyordu. Yani kısaca, Türk solu siyasi karakteri itibarıyla bidayetinden bu yana hep Kemalist ve darbeci bir kişilik taşımıştır.

Kaldığımız yerden devam edecek olursak, Kemalizm ve ırkçı CHP, Kürt milletine hayatın ilk sillesini 1925 ve hayatın ikinci ve en ağır darbesini ise 1930’da Zilan Deresi’nde yapılan katliamla zirveye çıkarmıştır. Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından gerçekleştirilen; binlerce kadın, çoluk çocuk ve erkeğin sırf Kürt kimliğinden dolayı katledilmesi, dönemin ve bugünün ırkçı Cumhuriyet gazetesinin 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında “Zilan Deresi ağzına kadar cesetle dolmuştur” (Yaklaşık 15.000 kişi) olarak manşetiyle Kemalist ideolojinin vahşet dolu eylemini büyük bir zevkle duyuruyordu.  1938 yılına ise, Kemalist devlet ve iktidar partisi CHP Kürtlere yönelik üçünçü ve en büyük darbeyi Dersim’de gerçekleştirdi. Atatürk, bu korkunç katliyamı şu sözlerle betimliyordu: ” Tunceli’de barut ve kan kokusu geliyor.”

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011 tarihinde Ankara’da düzenlenen AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Atatürk’ün Dersim için “Tunceli’de barut ve kan kokusu geliyor.” sözlerine yakın tarihin en trajik olaylarından biri olarak şöyle nitelendiriyordu: “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum.”

Erdoğan, Dersim’de yaşanan Kürt soykırımının sorumlusu olarak o dönemin tek parti yönetimi olan CHP’yi göstermiş ve o zamanki CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na “özür dile” çağrısı yapmıştır.

İsmet İnönü, Şeyh Said  yakalandıktan bir kaç gün sonra yaptığı bir konuşmasında Kürt düşmanlığını aynen şu sözlerle beyan etmekten bir beyis görmüyordu: “Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayan herkes TÜRKLEŞTİRİLECEK, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Devlete hizmet etmek isteyenlerin her şeyden önce TÜRK VE TÜRKÇÜ olmaları şarttır.” 1924–1930 yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yapan Mahmut Esad Bozkurt bir adım daha ileriye giderek şöyle diyordu: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

Değerli okurlar, bugün de Kemalizm ve şürekâsı Kürtlere tepeden bakma ve onları reaya olarak görme alışkanlıklarını hâlâ terk etmiş değillerdir. Kemalist antagonizmanın ardılı olan 80’lerin darbeci generali Kenan Evren’in “Kürt yoktur, dağ Türkü vardır; dağdan inerken kart kurt diye ses çıkardıkları için onlara Kürt denmiştir.” sözleri hâlâ Kürtlerin kulaklarını tırmalıyor, kulak zarlarını patlatıyor! En son olarak Aralık 2025’te CHP’li faşist Ümit Dikbayır, katıldığı Sözcü TV yayınında “Kürt halkı yoktur” demekten zerre kadar imtina etmemiştir!

Hakikat şu ki, Kürt ve Türk milleti bin yıl bu topraklarda birlikte birbirlerini inkar etmeden yaşadılar. Ancak Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra devletin yeni faşist yasaları Kürt halkının ontolojik varlığını inkar etti, Türk ve Kürt halklarının inanç dünyasına radikal yasaklar getirdi ve karşı koyanları Kemalist antagonizma her hükümet döneminde sert bir biçimde cezalandırdı.

Helder Camara dünyaca ünlü bir insan hakları savunucusuydu. Helder, Brezilya’da bir papaz olduğunda 22 yaşındaydı. Camara, “Her birimizin içinde bir faşist yatar, kimi zaman bu hiç uyanmmaz, kimi zaman da uyanır. Benim içimdeki faşist 22 yaşındayken uyandı ve bir daha uyumadı” der. Sevgili Camara’nın bu altın vuruş sözlerine katılmamak mümkün değil.  Birçoğumuzun düşünce atlasında faşizim uyandı! Ancak Kemalistlerin ve CHP’in içinde FAŞİZİM hala uyanmadı! Hiç kuşkusuz, kemalizim gülme yeteneklerini  ve sevme duygularını yitirmiştir. Öyle ki farklı düşüncelerin neşesini kaçırırlar; sevgi köprülerini yıkarlar, canlandıran her şeye düşman olurlar, sıkıcıdırlar, iticidirler ve herkese bıkkınlık verirler ve ölümü koklamayı ve kutsamayı çok severler.

Yani kısaca faşizim, barbarlık, Körlük, cehalet ve benzeri hasletler CHP ve  onun ırkçı ideolojisi olan kemalizmi çepeçevre kuşatma altına almıştır. Gitikleri her yolda  doğruluğun, erdemin, adaletin, merhametin ırzına geçiyorlar. İmanları hor ve hakir olmuş, manevi dayanakları zelzele geçirmiş, sevgili ALLAH’a isyan, kötülüğe dost, Kürt milletine düşman ırkçı bir ideolojidir.

Yalınayaklı Kürt milleti, faşist ideolojinin kendilerine yaptıkları bu akıl almaz kötülükleri hiçbir zaman unutmayacaktır! Elbetteki  Kürtler artık gam köşesinde oturmayacak, tefrika dalgalarına kapılmayacak, acının esiri olmayacak, başka milletlerin peşine takılmayacak ve umutları pörsümüş ve perişan bir kaderi de artık  yaşamak istemiyorlar ve şuan hürriyet menziline çok yaklaştılar.

Kadir Amaç- Brüksel

Yararlandığım Kaynaklar:

İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları

Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, İletişim Yayınları

Jean Leca, Uluslar ve Milliyetçilikler, Metis Yayınları

Anthony D.Smith – Milliyetçilik – Atıf Yayınları

Altan Tan- Kürtler- Kürt Sorunu- Timaş Yayınları

Enes Yıldız -Türk’ün Seküler Dini: Kemalizm

Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti-İz Yayınları

Maskeli Kürt Milliyetçileri ve Örgüt Firarileri!

                    Maskeli Kürt Milliyetçileri ve Örgüt Firarileri!

                                                                 Birinci Fasıl                 

Sevgili TWİTTER sakinleri!

40 yıllık fikir yolculuğumda sadece ahlaklı bir insan, müstemleke devletlerle mücadele de milletperver bir Kürt ve dünya yazarlar liginde iyi bir düşünür olmaya çalışıyorum!

Evet, bu gerçeğimizi kabul etmeyen, bizi kendi çirkin emelleri için kullanmaya yeltenen ve fikirlerimize her fırsat bulduklarında bir dizi küfürlerle saldıranlara bu makalenin cevap olacağını düşünüyorum.

Evet, beyler ve hanım efendiler! Su, ekmek, simit, peynir, domates, süpürge makinesi, tarak ve maske değilim ki beni kullanmaya tenezzül ve tevessül ediyorsunuz!

Yani diyorum ki, para ve makam değilim ki beni kullanıyorsunuz?

Doğrudur, para iyidir; kullanmasını bilirseniz zor zamanlarda işinizi görür ve makamı taşımasını bilirseniz size kalıcı bir itibar bırakır. Ancak bu iki şey insanı ahlaklı yapmaz! Çünkü ahlak, markette ve twitter odalarında satılmıyor. Ahlak, hakikatin okuludur. Öğretmeni akıl ve vicdandır! Hakikatin öğrencileri bu okulda uzun ve zahmetli bir eğitim ve terbiyeden geçtikten sonra yaşamları iffete bürünür ve hardal tanesi kadar bir kötülük yaptıklarında yüzlerine utanma perdesi çöker!

Değerli okurlar! düşünce maskesi altında kuluçkaya yatan, düşünce ahlakları çöplük ve yaşamdaki amelleri pislik  olanlar için yazıma şöyle başlamak istiyorum: Bana göre, üç çeşit düşünce vardır:

– Kölelerin düşüncesi

– Tüccarların düşüncesi

– Ariflerin düşüncesi

Evet, biliyorum! Biz Kürtler bir Cervantes, bir Kant, bir Hegel, bir Spinoza, bir İbn Haldun, bir İkbal, bir Şeriati, bir Tolstoy gibi büyük düşünce insanlarından yoksun bir milletiz.

Değerli okurlarım! Sizce milletlerin kaderini liderler mi, örgütlü halk kitleleri mi, yoksa güçlü düşüncelerin mimarı aydınlar mı belirler? Tabii ki her üçü de önemlidir ve etkilidir. Örneğin, bir dizi liberal siyaset felsefecisine göre milletlerin yazgısını liderler belirlerken, bir dizi sosyalist yazara göre ise halk kitleleri belirler. Misal, Tolstoy’a göre olayların niteliğini ve akışını belirleyen “Napolyonlar değil, vatanperver halk kitleleridir!”

Evet, büyük Rus filozof Tolstoy doğru söylüyor; ancak bana göre de liderlerin milletlerin kaderini belirlemede çok daha belirleyici bir rol oynadığını düşünüyorum. Örneğin:

İspanya için Loyola,

Almanya için Bismarck, Wilhelm, Fichte,

İtalya için Mazzini,

Finliler için Snellman,

Yahudiler için Theodor Herzl,

Hintliler için Gandhi,

Güney Afrika için Nelson Mandela

ve Kürtler için de Sayın Abdullah Öcalan o derece önemli bir liderdir.

Tam da bu noktada Sayın Kürt milliyetçi yazarlara, gazetecilere, marjinal Kürt partilerine, profesörlere, din adamlarına, avukatlara, öğretmenlere, mühendislere, mimarlara, doktorlara, ses sanatçılarına, görsel sanatçılara, iş insanlarına şu soruma açık yüreklilikle yanıt vermelerini istirham ediyorum:

Kürtlerin hürriyet mücadelesi yalnızca Sayın Abdullah Öcalan ve onun ÇİLEKEŞ dava arkadaşlarına mı farz oluyor?

Evet, beyler ve bayanlar! “Yalnız onlara farz değil” diyorsanız eğer, o halde halkınızın hürriyeti için Sokrat, İsa, Musa, Muhammed, Ebuzer, Robinson Crusoe, Miguel de Cervantes, Snellman, Theodor Herzl gibi halkın içine karışmayı ve ev ev dolaşarak tebliğ etmeyi ne zaman düşünüyorsunuz?

İkincisi şu ki, üniversitelerde yetişen ve diploma sahibi olanların ezici çoğunluğu Kürtlerin hürriyet mücadelesine bir hardal tanesi kadar katkı sağlamıyor ve Kürt milletinin hayatından kopuk yaşıyor! Bu kimselerin karınları mideleri üstünde, mideleri başları üstünde! Kabadırlar; hayata ve topluma karşı sorumluluk taşımazlar, rahatlarına düşkündürler, hodbindirler, egosantriktirler, görgüsüzdürler, ayyaştırlar, tembeldirler, üretme yetenekleri yoktur, taklitçidirler, her şeye ve herkese kıskançlık ve kin beslerler.

Bunların beyinleri üniversitede ezberledikleri bilgilerle doludur fakat sosyolojiye yabancıdırlar; odalarındaki masalara çakılıp kalmışlar, kravatla dolaşıyorlar. Bunlar paralı memurlardır, aydın değillerdir; aydın taklidi yapıyorlar. Oysaki aydın, halkın içinde dolaşan bir kütüphane, bir rahip, bir âlim, bir öğretmen, bir peygamberdir!

Sevgili okurlarım! Gerçek bir aydın, İsa Peygamber’in havarileri ve Muhammed Peygamber’in ashâb-ı suffe’si gibi halkın beyin lambalarını yakar ve nar taneleri gibi sevgi serpiştirir. Aydın olmak; gösterişli kıyafetler giyinmek, papyon-kravat-şapka takmak, top sakal ve uzun saç bırakmak, kulaklara küpe takmak, alkol içmek, züppece sokakları arşınlamak ve TV ekranlarında bacak üstüne atmak değildir. Aydın, halkın öğretmeni ve ülkesinin beynidir!

Ünlü İskoçyalı tarihçi Thomas Carlyle, “Kahramanlar” adlı eserinde halk kitlelerini cansız bir balçığa benzetir ve o balçığa heykeltıraş eli dokunduğu zaman büyük bir sanat ve büyük bir lider portresinin ortaya çıktığına işaret eder. Örneğin tıpkı Sokrat, Muhammed, Napolyon, Sezar gibi.

Bu anlamda yerküremizde Finlilerin kısmetine bataklıklar, taşlar ve yılın on ayı kar düştü; onlar kaderlerine boyun eğmediler, “şeytan şekerliklerini” park ve bahçelere dönüştürdüler!

Biz Kürtler ise cennet gibi bir ülkeye sahip olduğumuz hâlde kısmetimize şeytan, cehennem, yenilgi, ihanet, acı, tefrika düştü ve bilge bir Kürt lider Abdullah Öcalan ortaya çıktı; kader olarak gördüğümüz bu uçurumun kenarından tutup bizi aldı. 

                                                                 İkinci Fasıl

Evet, konuşmak kadar yazmak da büyük bir sanattır. Bu konuda İranlı filozof Sa’dî-i Şirâzî diyor ki: “Lâfta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.” Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-i Kurdî, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” yani “dışı süs, içi pis” biçiminde tarif etmiştir.

Acaba biz insanlar, bilinçaltımızın gardiyanlarıyla entelektüel zaviyede bir dizi zihinsel egzersiz yapma cesaretini gösterebiliyor muyuz? Sesimizi ve düşüncelerimizi avuçlarımızın içinde tutabiliyor muyuz? Peki ya hayatımızı bir saniye ileri ve bir saniye geri alabiliyor muyuz? İnsan kimi zaman bir hiçten her şeye ulaşabiliyor mu? Ya da kimi zaman her şeyden bir hiçe düşebiliyor mu?

Bu bağlamda kısaca şunları söylemek isterim: İnsanın düşünce hayatı iniş ve çıkışlarla doludur. Yaklaşık olarak, hayata karşı önyargılarımızın ve yanlış kararlarımızın kökeninde deneyimsizliğin yattığını düşünüyorum: Bilgi, insanın düşünce yolculuğunda sürekli değiştiği gibi tecrübe de kendisini sürekli güncelliyor. Örneğin içimden geçenleri yazmasam olmuyor, sessiz kalsam olmuyor, alttan alsam olmuyor ve şu içimizdeki bir grup milliyetçi Kürt maskelilerin maskesini düşürmeden içim rahat etmiyor.

Üzülerek belirtmeliyim ki bugün birlikte yaşadığımız insanların ezici çoğunluğu gerçek yüzlerini bizden maskelerle saklıyorlar. Çünkü bu tür insanlar hayatın tüm adresleriyle sorun yaşıyorlar; her mekân ve zaman için farklı maskelerle hayatın şurasında burasında karşımıza dikiliyorlar, huzurumuzu kaçırıyorlar, hayatın rüzgârları karşısında bir yaprak gibi sürekli savruluyorlar, kendi gölgeleriyle yüzleşmekten korkuyorlar, arketiplerine sığınarak kendilerini avutuyorlar. Örneğin bu tür insanların en fazla çırpındığı, yuvalandığı ve erotize oldukları yer sosyal medyadır. Çünkü sosyal medya onlara inanılmaz hazlar yaşatıyor.

Bilhasa beş-on yıl içinde Kürt milliyetçiliği maskesiyle Facebook, Instagram, TikTok ve son olarak soluğu Twitter sohbet odalarında alan bu sokak insanları ve örgüt firarilerinden kısaca bahsetmek istiyorum. Evet, değerli okurlar, yürekleri nar taneleri gibi topluma sevgi serpiştirmemiş, sevgi ve gülme yeteneklerini kaybetmiş, beyinleri bir hardal tanesi kadar iyilik eyleminde bulunmamış, beyinleri küçük bir kıvılcım kadar ışık üretememiş bu sokak insanları, bu rezil ahvâlleriyle Twitter odalarında Kürt milliyetçiliği maskesi altında kâh devlet kuruyorlar, kâh devlet yıkıyorlar(!)

Ne yazık ki bu insanlar hayatları boyunca bir düzine kitap okumamış, milliyetçilik ideolojisiyle ilgili tek bir bilimsel makale yazmamış, aileden sevgi görmemiş, toplumun hiçbir tabakasından takdir almamışlardır. Hâkezâ şikâyetten başka hiçbir sermayeleri olmayan, ruhları kirlenmiş, mânevî dayanakları zelzele geçirmiş ve bir domuz gibi kendi pisliği içinde devinip duran bu insanlara şunları söylemek artık elzem olmuştur:

Ey maskeli Kürt milliyetçileri! En iyilerinizin beyin korteksine girdim, beyin çekmecelerinize baktım; burada düşünce adına hiçbir şey göremedim, gözüm çöplüğü gördü ve burnum pis kokuyu aldı. Biliyorum sizin derdiniz bağımsız ve milletperverlik ülküsü değildir! Sizler aziz Kürt milletinin en kötü ve en câhil fırkasısınız!

Kürt halkı için iyilik yapan ve Kürt davasına başarılar kazandıran gerçek Kürt vatanperverlerine karşı tahammülünüz yok. Kibir ve kıskançlık yüreğinizi işgal etmiş. Kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapıyorsunuz. Kürdistan âyetine yemin ederim ki müstemleke Türk devleti size dünyevî gâileler teklif etse şerefinizi düşünmeden ve arkanıza bakmadan koşar adımlarla gidersiniz ve önemli bir kısmınızın zaten Kürt milliyetçiliği maskesi altında HAFİYECİLİK yaptığı biliniyor! Tam bu noktada büyük İslam filozofu Sa’dî Şirâzî şöyle der: “Büyük işler, küçük insanlara bırakılmaz.”

Yazar doğru söylüyor; çünkü bana göre Kürt davasında üç çeşit insan vardır:

– Büyük insanlar

– Küçük insanlar

– Çukur insanlar

Üzülerek belirtmeliyim ki sizler ÇUKUR İNSANLAR kategorisinde yer alıyorsunuz. Çünkü şu vasıflardan mahrum olmanız: Gerçek bir Kürt milliyetçisi az konuşur, çok pratik yapar, milletinin millî birliğini savunur, tefrika dalgalarına karşı sevgi ve bilgiyle milletine filika olur, düşmanın hoşlanacağı hiçbir kötü sözü kardeşlerine söylemez ve onların şeref direklerini devirmez.

Keennehum gerçek bir Kürt milliyetçinin zekâsı parlak, hayatı pırıl pırıl temiz ve disiplinli olur. Bununla birlikte yaptığı vatan çalışmasıyla Kürt millî hafızasının şekillenmesinde, kavileşmesinde başat rol oynar ve Kürdistan’ın ekonomik, kültürel, sanatsal, edebî, bilimsel, sportif konularda gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkılar sunar. Kısacası gerçek bir Kürt milliyetçisi şöyle düşünür ve harekete geçer: “Bedenimle, aklımla, ruhumla, yüreğimle, bilgimle, servetimle ve sahip olduğum bütün güçümle vatanım olan Kürdistan’a ve yalınayaklı halkıma kendimi adıyorum!” der.

Peki, Twitter odalarında taşkınlık yapan sahte Kürt milliyetçi züppeler ne yapıyor? Spekülatif, ansiklopedik ve yapay zekâ bilgisiyle Kürdistan âyetinin “mümkünül vücûd” olduğunu iddia ediyorlar; oysaki Kürdistan âyeti, Arabî’nin sistematikleştirdiği “vahdet-i vücûd”un ta kendisidir.

Bu züppeler 7/24 Sayın Abdullah Öcalan’ı, onun çilekeş dava arkadaşlarını ve değerli hareketini hedef almaktan başka bir şey düşünüyorlar mı acaba? Örneğin “Kürt milliyetçiliği” maskeli bu insanlar Kürt halkının eğitim ve kültür seviyesinin yükseltilmesi hususunda kafa yoruyorlar mı, bu alanda somut şeyler yapıyorlar mı? Elbette ki Kürtler arasında bozgunculuktan başka hiçbir şey yapmıyorlar: Bunlar o kimselerdir ki sokak yaşamına teslim olmuşlar, çalışmıyorlar, üretmiyorlar, sadece tüketmek ve yırtmak istiyorlar. Bu kötü Kürtlerin ahvâli Kur’ân’da bahsi geçen Hz. Musa ve kavmine ne kadar da çok benziyor: “Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe artık katlanmayacağız; Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın” demişlerdi.

Ey Kürt maskeli züppeler! Siz yerinizde oturun, çalışmayın, üretmeyin, keyfinize bakın, erotik fanteziler kurun, transparan düşüncelerinizle Kürt mücadelesine suikast yapın, bol bol şikâyet edip durun; Sayın Öcalan ve çilekeş dava arkadaşları da size devlet kursunlar ha(!) Vay ahlâksızlar!

Ey milliyetçi Kürt maskeli züppeler! Bu devleti kurmak ve bu devlete sahip olmak o kadar kolay mı? Yoksa bizim bilmediğimiz bir şey mi var? Örneğin “Kürdistan Devleti” marketlerde eşya, emlakçılarda arazi ve tapu dairesinde belge gibi mi satılıyor?

Son olarak, Twitter odalarında bir araya gelen ve ürettikleri pislik içinde devinip duranlara şunu söylemek istiyorum: Üretemeyenler sürekli tüketir, sürekli şikâyet eder ve şikâyet çöplüğünü oluştururlar! Sokak insanlarının ADINI ANARAK muhatap olmak, tıpkı pisliğin içinde domuzla güreşmeye benzer. Evet, domuzun pislik ürettiği bir yerde onunla güreş tutarsanız domuzun pisliği size bulaşır ve bu durum domuzun hoşuna gider! Bu düzlemde  biz Kürtlere pazuları güçlü Herkül’ler-boksörler, muhendisler, mimarlar, fizikçiler ve beyinleri güçlü olan Sokrates’ler lâzım!

Kadir Amaç-Brüksel

 

Bilge Kürt Lider! 

                                                              Bilge Kürt Lider! 

Kadir Amac televizyon yayını

Değerli okurlar, bana göre aydın yaklaşık olarak toplumun entelektüel fakültesidir: Bilgi, bilinç ve kültürün mühendisi ve toplumsal düşüncenin mimarıdır! Yani gerçek aydın filozofiktir, korkusuzdur, güçlü bir hatip ve ruhani bir ahlaka sahiptir. Öyle ki şeyleri ve olayları sanat ve estetik gözüyle keşfeden kişidir! Kısacası aydın; halkın içinde yaşayan, mücadele kulvarının en ön saflarında duran, mücadele liderine fikirleriyle katkı sunan, liderin yanında yer alan ve milletini doğru yönlendiren bir peygamber olarak yorumluyorum.

Gerçek şudur ki hiçbirimiz büyük devletler ve büyük liderler gibi tutarsız değiliz. Amerikalı filozof ve yazar Ralph Waldo Emerson; “Tutarlı olmak ahmaklara/küçük beyinlilere mahsustur.” demişti. Bu mahfilde bilge Kürt lider Abdullah Öcalan ile ilgili fikirlerimi ve duygularımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Sevgili okurlar! Öcalan’ın kalbinin benim kalbimden ve diğer iyi kalpli insanlarınkinden daha katı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Öcalan büyük bir lider olmakla birlikte büyük bir ahlak yazarı olduğunu şu enfes sözleriyle anlayabiliyorum: “Birbirimizi incitecek kötü bir söz dahi kurmamalıyız.”, “Bir saç teli bile temiz kalmışsa, bataklıktan çıkarmak gerekiyor.”

Öcalan hiçbir zaman slogan ve duygularla hareket eden bir lider olmadı. Çünkü slogan ve duyguların hiçbir işe yaramadığını biliyor; aklını ve zekâsını ahlakla buluşturarak zihinsel pratikler yapıyor, liderliğini dost ve düşmana kanıtlıyor. Dolayısıyla Öcalan, şayet öfkesini kontrol etmemiş olsaydı onca şeyi başarması mümkün olmayacaktı. Yaklaşık olarak her türlü bela ve musibete karşı soğukkanlılığını koruyabiliyor, içindeki coşku dolu primitif duyguların taşkınlık yapmasına izin vermiyor ve sükûnetle hareketini cezaevinde yönetiyor. Öcalan, teşbihte hata olmazsa en çaresiz halinde bile “ah keşke”, “ah ne zaman” ifadelerini kullanmıyor. Artık bugün biz Kürtlere “Yapabilir misiniz?” diye sormuyor, kendisine de “Yapabilir miyim?” demiyor. “Ne zaman yapabilirsiniz?” ve “Ne zaman yapabilirim?” diyor.

Evet sevgili okurlar, her şeyden önce şu gerçeğin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum: Sayın Abdullah Öcalan, 27 yıl boyunca 8 metre zindan duvarları arasında oturup tespih çeken bir tarikat lideri ya da Hıristiyanların papası gibi pazar günleri ayin yapıp diğer vakitlerde kendisi için saltanat süren, para biriktiren sıradan bir lider değildir. Tam aksine Abdullah Öcalan, içinde bulunduğu karanlık zindanın duvarını iğneyle delik açtı ve içeriye ışık girdi!

Gerçek şu ki Öcalan, 27 yıllık cezaevi yaşamında beş bin yıllık Mezopotamya tarihini, modern ulus-devletin antagonizmasını, milliyetçilik ideolojisini, partisinin 50 yıllık silahlı ve siyasal mücadele tarihini kronolojik ve senkronize bir yöntemle okuyor, analiz ediyor ve reel politikaya son derece uygun fikirler üretiyor, çözüm önerilerini ortaya koyuyor. Ayrıca Türk ve Kürt asabiyesinin pin kodunu doğru giriyor, Türk ve Kürtlerin tarihsel ilişkilerine İslami ve sosyolojik zaviyeden ışık tutan sözlerle tasvir ediyor ve yüz yıllık Kürt-Türk savaşını sonlandırmak istiyor.

Veya tüm zamanların en büyük bilge Kürt lideri için şöyle de bir tanımlama yapabilirim: Öcalan, denizin ortasında, iki adımlık, zar zor sığabileceği daracık bir yerde 27 yıldır yaşamaya mahkûm edilmiş olsa da ve bu yerin çevresi azgın dalgalarla, uçurumlarla, zifiri karanlıklarla, hiç dinmek bilmeyen fırtınalarla, yalnızlık ve boşluklarla çepeçevre kuşatılmış olsa bile, yine de o iki adımlık alanda hayatının son nefesine kadar kendi milletine güçlü umut ve hürriyet mesajları sunuyor, düşmanlarına ise barış ve çözüm önerilerini iletiyor.

Aman Allah’ım! Bu ne muazzam bir irade, ne muazzam bir gerçeklik!

Ancak üzülerek belirtmeliyim ki Kürtlerin içinde savaşın bitmesini istemeyen, barış karşıtı olan bir dizi marjinal grup ve örgüt firarisi, Sayın Abdullah Öcalan’ın liderliğine tahammül edemiyor; kıskançlıktan parmaklarını ısırıyor, kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapıyor ve ona karşı en iğrenç iftiralarda bulunmaktan imtina etmiyorlar.

Evet, 7/24 Abdullah Öcalan’ı hedef alan, yıkıcı ve yırtıcı sözde “Kürt milliyetçileri” Kürt halkının elinden alınan hakları, eğitim ve kültür seviyesinin yükseltilmesi hususunda kafa yoruyor mu? Bu alanda somut şeyler yapıyor mu? Bir hardal tanesi kadar Kürt halkı için elde ettikleri bir kazanımları var mı?

Keşke Kürtler için yapmış oldukları bir dizi iyilikleri olsaydı. Heyhat! Beyinleri bir hardal tanesi kadar iyilik eylemi yapmamış ve beyinleri küçük bir kıvılcım kadar ışık üretememiş bu ahmaklar fırkası, kötülüğün ta kendisidir.

Sevgili okurlar! Bilge Kürt lider Öcalan, “Karanlığı karanlıkla, nefreti nefretle, ırkçılığı ırkçılıkla ve şiddeti şiddetle ortadan kaldıramayız.” diyor. “Barışı ancak beyinlere ışık saçarak ve yüreklere nar taneleri gibi sevgi serpiştirerek gerçekleştirebiliriz.” diyor. Tam da bu anlamda Öcalan’ın onurunu Everest Dağı kadar gururlu, cesaretini cehennem kadar korkusuz ve liderlik yeteneğini bir devlet kadar güçlü buluyorum!

Eğer bir gün Sayın Öcalan’ın cezaevi koşullarında yürüttüğü bu barış çabaları başarıyla hedefine ulaşırsa, dünyada bir ilki gerçekleştirmiş olacaktır ve dünya üniversitelerinde siyaset ana bilim dalının ders konusu olacaktır. Son söz: Abdullah Öcalan’ın halkına verdiği “Özgür Kürdistan” sözünü yerine getireceğine olan güvenim tamdır.

Kadir Amaç _ Brüksel

  Rojava ve Kürtlerin Bilimsel Analizi!    

                               Rojava ve Kürtlerin Bilimsel Analizi!    Kadir Amac televizyon yayını

                                  Bu çalışmayı Rojava şehitlerine ithaf ediyorum.

Sevgili okurlar! Makalemin hemen başında, devlet, meşruiyet, egemenlik ve otorite kavramlarının siyaset biliminin temelini meydana getirdiğini ve bu önemli kavramlarla ilgili, dijital çağımızın ruhuna da uygun düşen özgün fikirlerimi Yeryüzünün Yalın Ayaklıları ve Pin Kodu adlı eserlerimizde yaklaşık olarak ana hatlarıyla çözümlediğimi düşünüyorum.

Amerikalı sosyalist ve feminist yazar Barbara Ehrenreich, “Erkekler savaş yapar… çünkü savaş onları erkek yapar.” demişti. Savaşın çıkma olasılığı, güç politikası veya güç dengesini hedeflediği için doğal olarak savaş kaçınılmaz hâle geliyor. Dolayısıyla devletler, siyasal egemenliklerini korumak, genişletmek ve ulusal çıkarlar peşinde koşarken doğal olarak diğerleriyle çatışmaya başlar. Devletin bu savaşçı karakteri, rakibi gördüğü diğer devletle arasındaki güç ilişkisini ortaya koyarak boyun eğdirmek ya da gücü güçle dengelemek arzusunu taşır. Siyaset felsefecileri, devletin karakterindeki bu şiddet semptomunun tek değil, birçok sebepten kaynaklandığını söyler ve örneğin mikro ve makro savaş teorileri hususunda hemfikirdirler.

Dolayısıyla milliyetçi ideolojiyi benimseyen bir lider, vatanın siyasal ve teritoryal egemenliği için milletinden ölmeye ve öldürmeye hazır olmalarını isteyebilmelidir. Bu anlamda “Devlet kötüdür”, “Devlet varsa sen yoksun” ifadeleri, hayata, vatana ve topluma karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyen nihilistlerin, fütüristlerin, anarşistlerin ve gerçek hayatta karşılığı olmayan şeffaf hezeyanlarıdır.

Sevgili okurlar! Elbette bütün devletler aynı şekilde işlemezler. Tıpkı biz insanlar gibi, etkili ve etkisiz karaktere sahiptirler. Siyaset bilimciler bu durumu “Etkili Devlet” (Amerika), “Zayıf Devlet” (Mısır), “Başarısız Devlet” (Afganistan, Sudan, Somali) biçiminde örneklendirirler.

Özellikle Kürt siyasetçilerin beyinlerine zerk edilen şu “Halkların Devrimi” ve “Halkların kardeşliği” klişesi, Kürt gençlerini WELAT ve EGEMENLİK bilincinden uzaklaştırdı ve  yeni Kürt kuşakları üzerinde korkunç bir cehalet fakültesini inşa etti. Tam da bu hususta ahlak filozofu Immanuel Kant öğrencilerine şöyle sesleniyordu: “Kavramsız ilkeler boştur ve ilkesiz kavramlar kördür.”  Bu durumla alakalı farklı olan başka bir şey ise, Yunanistan’ı bağımsızlığa taşıyan Rigas Feraios, “Halkların kardeşliği yoktur ve hiçbir zaman da olmadı,” diyecekti. Rigas Feraios’un bu altın vuruş sözlerine katılmamak mümkün değil diye düşünüyorum.

Ayrıca Kürtler ve onlara kötülük yapanlar Müslüman oldukları için İslam teolojisinden birkaç örnek vermek istiyorum. Çünkü Kabil ile Habil de öz iki kardeştiler. Hem de Âdem Peygamber’in öz iki çocuğuydular. Bu gerçeğe rağmen Kabil bir koyun tüccarıydı; çiftçi olan kardeşi Habil’i sadece nefsi ve egemenliği için öldürdü! Yusuf Peygamber’in 12 kardeşi vardı. 11 kardeşi, onu kıskançlık ve egemenlik arzusuyla derin bir kuyunun içine attılar ve babalarına “Onu bir kurt yedi” dediler! Dolayısıyla insanın ve milletlerin birbirleri üzerindeki egemenlikleri biyolojiktir!

O halde devletlerin ve milletlerin birbirleriyle ilişkilerinde (siyasilerin söylediği anlamda) “kardeş” olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz: Gerçek şu ki; devletler arasındaki ilişkiyi duygular değil, anlaşma maddeleri belirler! Aynı biçimde “halklar” (milletler) arasında yaşanan realite de kardeşlik yoktur ve “hiçbir zaman da olmayacaktır”; ancak halklar (milletler) arasında hukuk ve ahlak yasaları vardır diyebiliriz.

Bir konuyla ilgili aklımda kalan şu iki tarihi olayı da değerli okurlarıma aktarmak istiyorum: Kureyş site-devleti, Arapçılık düşüncesi üzerine siyasal hegemonyasını kurmuştu ve egemenliğini hiçbir kavimle, hiçbir dinle ve hiçbir yalınayaklı insanla paylaşmıyordu. Ancak ahlak filozofu Muhammed, Kureyş hegemonyasına karşı çıkıyordu. Özellikle bir milletin diğer bir milleti aşağılamasını, kötü lakaplarla çağırmasını, küçük görmesini ırkçılık hastalığı olarak görüyor ve bu hastalığın sevgiyi öldürdüğünü, nefreti ise körüklediğini söylüyordu.

Afrika milleti 1960’lı yıllara kadar “siyah deri” olmaktan utanıyordu! Senegal’in kurtuluş mücadelesinin lideri, ilk cumhurbaşkanı ve şair Léopold Sédar Senghor, “Siyah güzeldir” demişti. Mamafih Güney Afrika’nın etkili liderlerinden biri olan ve gözaltında işkenceyle öldürülen Steve Biko ise “Siyah bilinç” kavramını kullanmış ve bu kavramla siyahilerin üzerindeki beyaz psikolojisini yerle yeksan etmiş; onların utangaç, primitif ruhlarını sokaklara bir nehir gibi akıtmayı başarmıştır.

Evet, beyler ve hanımlar! Kendilerini beyaza ve Kürtleri de siyaha tevcih edenlere ancak şu kadarını söyleyebilirim: “ Siyah Kürt olmak, iyi ve güzel olmaktır!”

Birazda Kürdistan’ın Bakur ve Rojava bölgelerinde Kürt siyasetinin dillere pelesenk olan şu arızalı “devrim” kavramına entelektüel bir bakış açısı kazandırmak istiyorum. Evet, formelin dışında kalarak ve daha özgün tanımlarsak, entelektüel ve siyasal devrim; eski sistemi etkisiz hâle getirme ve hızlı bir şekilde gelişen, asla geri alınamayan dramatik rejim değişikliğinin adıdır. Örneğin, 1640’lardaki İngiliz, 1776’daki Amerikan, 1789’daki Fransız, 1917’deki Rus ve 1979’daki İran devrimleri entelektüel ve siyasal değişikliğin adıdır, yani devrimdir!

Bir kez daha, devrim ve devletin birbirinden çok farklı iki kavram olduğunun altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorum. Yukarıda hem devlet hem de devrim kavramının realpolitik durumunu izah ettiğimi düşünüyorum. Şimdi ise ayrılıkçı ve bölücü milletlerin siyasal pratiklerinin devrimle hiçbir rabıtasının olmadığını somut olgularla değerli okurlarımın bilimsel görüşlerine sunmak istiyorum.

Örneğin, emansipasyon ve akültürasyon hakları kazanan Baskların, Quebeclerin,Filamanların, Kürtlerin, Filistinlilerin, Kıbrıslıların, Çeçenlerın, Tamillerin şimdiki hedefi, kendi primordiyal köklerini referans alarak ayrılıkçı bir siyasal hareket yürütmek ve kendi devletlerini arzu etmektir.

Tıpkı Hintlilerin İngilizlerden, Pakistanlıların Hintlilerden, Bengallilerin Pakistanlılardan koparak devrim (rejim değişikliği) yoluyla değil, kopuşu dost-düşman diyalektiği üzerinde savaşarak gerçekleştirmek istemesi gibi.

Şimdi aynı retrospektif yöntemle, İran halkının Humeyni liderliğinde İran rejimini değiştirerek İslam Devrimi’ni nasıl gerçekleştirdiğini ve Boşnak milletinin Aliya İzzetbegoviç’in liderliğinde Sırbistan sömürgeciliğine karşı ayrılıkçı bir savaş yürüterek nasıl devletleştiklerini hatırlayalım.

Bu mahfilde Quebec millî uyanışı ve ayrılıkçı temayülleri okumaları çok zayıf olan Kürt siyasetçilerine bu konuda ilham verebilir. Örneğin Fransızlar Kanada’ya (Kuzey Amerika’ya) aşağı yukarı İngilizlerin vardığı bir zamanda, aynı dilimde varmışlardı. Frankofonlar Kanada’nın dağlık bölgelerinde evler yaptılar, Katolik kilisesine ve yerel siyasetçilere itaat ettiler. Geçimlerini ise hayvancılık ve kerestecilikle sağladılar. Anglofonlar ise Montreal şehrini kurdular, ticaretle uğraştılar, okullar açtılar, Montreal şehrinin dilini İngilizce yaptılar ve böylece Frankofonları marjinalize ettiler.

Evet, 1604 yılında Kanada’ya yerleşen Frankofonlar, yerleştikleri Quebec topraklarında ancak 1960’larda Jean Lesage’ın liderliğinde sessizce uyandılar ve “Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz” dediler. Rojava’daki Kürt  yöneticiler ve siyasetçiler tarihî bir fırsat elde ettiler, artık yeter! “Kendi topraklarımızın efendisi ve kendi yuvamızın ‘büyükbabası’ olmak istiyoruz” diyemediler. Özellikle Öcalan’ın sahada olmadığı, sahada görmediği her konuyu ona icbar ettiler ve başarısızlığın faturasını Abdullah Öcalan’a çıkardılar. Acaba onlar topraklarının efendisi ve evlerinin “büyükbabası” oldular da Öcalan mı engel oldu? Dikkat ederseniz Öcalan her zaman kriz anında olaylara müdahale ediyor!

Milliyetçi ideolojiyi benimseyen birey, grup ve cemaat, “Welat” (vatan) için savaşabilen ve ölümü göze alabilen kimselerdir. Yaklaşık olarak belirttiğim anlamda söyleyecek olursam, zenginler ve “artık hiç kimseye köle olmayacağız” deme cesaretini gösteremeyen hodbin kimseler, sömürgeci devletlerin içinde yuvalanan menfaat grupları ve milletlerin hak arama mücadelesinde segregasyonist politikaları değil, tam karşıtı olan entegrasyonist politikaları benimseyenler kendilerini Welat için kurban etmezler. Dolayısıyla Welat için kurbanı olmayan bir milletin politik egemenliği de sona erer.

Bu zaviyeden bakıldığında milliyetçi ideoloji, dost ve düşman metaforları üzerinde kendisini somutlaştırır diyebiliriz. Carl Schmitt’in dost-düşman kavramsallaştırması öncelikle düşmanlığa yoğunlaşmayı konu alır. Schmitt, “Dost-düşman karşıtlığı bireysel değildir; milletler, devletler ve güçler arası bir karşıtlıktır,” der.

Değerli okurlar! Bu hususla ilgili yeni bir şey söyleyeceğim: Bana göre devlet babadır, anne ise vatandır. Biri olmadan diğeri olmaz. Devlet yoksa vatan da yoktur. O hâlde devlet ontolojik olarak var olduğu için özgürlükler ve haklar vardır. Eğer devlet ve vatan olmazsa, özgürlük ve haklar da olmaz. Dolayısıyla devletin ontolojik felsefesinin hayatımızda somut hâle gelmesi, uğrunda ölmeye ve öldürmeye hazır bir milletin varlığına bağlıdır.

Tam da bu konuda yüzyıldır Türk, Arap, Farîsî devletler ile sol ve İslami hareketler, Kürtlerin iyilikleri ve kötülükleri konusunda büyükbaba (Grootvader) ya da paternalist mirasçı rolünü üstlendiler. Ancak Rojava’daki kazanıma yönelik Türk ve Arap “büyükbabalar”ın saldırısı, Kürt milletini yüz yıllık derin uykusundan uyandırdı, primitif ruhlarını harekete geçirdi, kimsenin onların özgürlükleri üzerine yazı tura oynamasına izin vermeyeceğinin bilinç ışıklarını yaktı, milyonları ala renginin bayrağı altında küresel ölçekte bir araya getirdi ve “Yeke yeke yeke, gelê Kurd yeke.” sloganıyla “(Grootvader)” devletlerine yangın korkusu yaşatırken küresel güçlere de geri adım attırmayı başardı.

Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve dört parça Kürdistan’da meydanlara dökülen bu yeni ruh, Kürtleri WELAT, ALARENGİN ve EGEMENLİK düşüncesinde birleştirdi. Evet, bu yeni ruh ve yeni düşüncenin kozası şu şekilde oluşarak karşımıza çıktı:

Artık biz Kürtler hiç kimsenin kölesi olmayacağız, yeryüzünde yalınayak gezmeyeceğiz, hiç kimse bizim evimizin “büyükbabası” değildir; kendi topraklarımızın efendisi ve kendi evimizin “büyükbabası” olmak istiyoruz. İşte Kürtler bu yeni ruhla, bu yeni bilinçle ve bu yeni eylemle kendi lider ve siyasetçilerine de mesaj vermiş oldular.

Bu konuda yaklaşık olarak şöyle düşünüyorum: Kürt siyasetçileri, gerçek ile hakikat kavramlarını epistemolojik ve ontolojik olarak çözümlemedikleri sürece Kürtlerin hürriyet mücadelesini tedricilik yöntemiyle devletleştiremezler.

Bana göre gerçek, insanın eliyle yaptığı her şeyken; hakikat ise aşkın olan her şey demektir; aynı zamanda değişime kapalı ve dogmatik olan felsefi düşüncenin adıdır.

Rojava’daki siyasetçiler inisiyatif kullanamıyorlar, “her şeyi biz biliriz” havasındalar ve güçlü okumaları ile tecrübeleri olan yazarlarına çevrim dışı kalıyorlar.

Örneğin, 19 Ocak 2026 tarihinde X hesabımda Mazlum Abdi’ye şu düşüncelerimi paylaşmıştım:

“Kürt General Mazlum Abdi, HTŞ’nin elebaşına şunu demelidir: ‘Bir karış bile toprağımızı kimseye vermiyoruz. Hiçbir gücün topraklarımız üzerinde hükümdar olmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Egemenliği ya eşit şekilde paylaşırız ya da 70 milyon Kürt halkı kıyameti koparır.’”

Evet, Kürt halkı gerçekten de kıyameti kopardı. Ancak Mazlum Abdi ve Mesut Barzani, Kürt yazarların ve meydanlara çıkan milyonlarca Kürt milletinin fikirlerine kulak vermediler; düşmanlarıyla  kötü bir anlaşmaya vardılar. Evet, Kürt halkı bu anlaşma karşısında şoke olmuştu ve o yakalanan muhteşem ruh, gene Kürt siyasetçilerin elleriyle söndürülecekti. Rojava’nın federasyon kazanımı elde edememesinin en önemli sebeplerini biraz daha detaylandırmak istiyorum: Rojava de facto yönetiminin lideri ya da tam yetkili yöneticisinin kim olduğu belli olmamasıdır. Tıpkı Kuzey Kürdistan siyasetinde olduğu gibi, her kafadan bir “filozof Beydeba” sesi çıkmasıdır (!) Örneğin Mazlum Abdi, Salih Müslim, İlham Ahmed, Foza Yusif, Aldar Xelîl birbirlerinden çok farklı açıklamalar yapıyorlar. Hiyerarşi yerine ideolojinin “Heval” metaforu tercih ediliyor olması ve herkesin rahat bir şekilde inisiyatif kullanması… İsimlerini saydığım bu siyasilerin arasında tam yetkilerle donatılmış ve tam otorite sahibi olan birinin olmaması, başarısızlığın en büyük sebebidir. Üzülerek belirtmeliyim ki, Kürt siyasetinde herkes her şeyi biliyor, ama ortada bize gösterebilecekleri bilimsel hiçbir şey yok!

Kısacası, yanılmıyorsam ve umarım yanılırım; Kürt lider-yöneticiler bir kez daha büyük bir hata yaptılar. Ancak şunu da unutmamak lazım: Kürtlerin bu hatayı düzeltecek hâlâ şansı var diye düşünüyorum. Çünkü Rojava’da bağımsızlık ve federasyon ilan etmenin ve dünyada karşılık bulmasının hâlâ koşulları mevcuttur. Elbette milyonlarca Kürt halkı, ellerinde taşıdıkları al rengi bayrakla meydanlara akarak bu koşulları yarattı diyebiliriz. Kürt milleti, genel anlamda bağımsızlığa ve Rojava özelinde federasyon kazanımını elde etmeye hiçbir zaman bugünkü ruhla, al rengin etrafında kenetlenmemişti!

Kürtler, bu ruhu ve bilinci korumalıdır, çok daha fazla güçlendirmeli ve Rojava için federasyon düşüncesinden ve mücadelesinden asla geri adım atmamalıdır! Çünkü Kürtler bir millettir ve Kürtler hiçbir devletin vatandaşı olmak istemiyorlar! Yani Kürtler, Kürdistan ülkesinin vatandaşları olmak istiyorlar.

Son olarak, dost-düşman herkes şunu bilsin ki; bir gün mutlaka bu savaş bitecek, topraklarımıza barış gelecek, yüz yıl içinde yaşadığımız tüm acıları unutacağız. Ancak sürekli hatırlayacağımız tek şey, düşmanlarımızın bize yaptığı kötülükler değil; içimizdeki hainler ve dost görünenler olacaktır…

Kadir Amaç Brüksel

İran İslam Cumhuriyeti ABD’in Eliyle mi Yıkılacak? 

İran İslam Cumhuriyeti ABD’in Eliyle mi Yıkılacak?    

Kadir Amac televizyon yayını

İran’da 29 Aralıkta başlayan bu protesto dalgaları Eylül, 2022’de Jîna Mahsa Amini’nin şahadetiyle gerçekleşen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” fay hattını yeniden harekete geçirdiğini söyleyebiliriz. 1979 İran İslam Devrimi’nden bu yana, İran halkı en yüksek düzeyde umutsuzluğu, fakirliği, ve İran rejimi de en üst seviyede rejim kriz ve çaresizliğini bir kez daha yaşamaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Ekonomist uzmanlar İran riyalinin geçen yıl yüzde 50 değer kaybettiğini ve şuan  resmi olarak dünyanın en değersiz para birimi haline geldiğini söylüyorlar. Şu anda İran’da 1 ABD doların karşılığı 1,42 milyon olan İran riyalidir. Bu durum İran’ın ekonomisinin ne kadar gerileme kriziyle karşı karşıya kaldığının en güçlü sinyalini bizlere veriyor.

İran bugün dünyanın en büyük ikinci doğal gaz rezervine sahip bir ülke olmasına rağmen; heyhat! Ne gariptirki kendisini ALLAH’IN DEVLETİ gören şu MOLLALAR,  halkı mutlu edemiyor, şehirlerin kaloriforlerini ısıtamıyor ve İran halkının aç kediler gibi duvarlara tırmanmasına çözüm bulamıyorlar.

Enerji Bakanı Abbas Aliabadi, yukarıda bahs konusu yaptığım hakikati yakıt kıtlığı nedeniyle 13 elektrik santralinin hizmet dışı olduğunu kameralar karşısında çekinmeden dile getirdi. Çok daha TİYATRO olan durum ise, yaşanan bu felaketlerden sonra İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, vatandaşlarına termostatlarını 2 derece düşürmeleri çağrısında bulunarak, AYETULLAH DEVLETİNİN çaresizliğini bir kez daha ortaya seriyordu. Mesud Pezeşkiyan, “Ben evde kalın giysiler giyiyorum, diğerleri de aynısını yapabilir”(!) açıklaması, halkın bu duyarsız ve sevimsiz lidere karşı öfkesini harekete geçirdi.

Bilindiği üzere İran’da ilk öfke patlaması 29 Aralık 2025’de gerçekleşmişti. Özellikle Tahran’daki Büyük Çarşı’nın tüccarları dört gün üst üste dükkânlarını kapatmış, milyonlarca İranlı ise ülke çapında hükümet karşıtı sloganlar atmış, İran Devrim muhafızları göstericilere göz yaşartıcı gazla müdahale etmişti. Yaşanan bu olaylardan hemen sonra, Merkez Bankası Başkanı Mohammad Reza Farzin istifa etmişti. Evet, İran’daki rejim karşıtı protestolar beşinci gününe girerken, özellikle İran’ın Kürdistan şehirlerinde halkın öfkesi dalgalar şeklinde büyüyerek ilerliyor. Tüm bunlar yaşanırken ABD Başkanı Donald Trump, İran’daki başlayan bu protestolara ilişkin şu açıklamada bulundu. “Eğer İran, her zaman yaptığı gibi barışçıl göstericileri vurur ve öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır.”

Sevgili Okurlar, şimdi biraz gerilere giderek İran İslam Devleti’nin anatomik kronolojisini senkronize bir şekilde siz değerli okurlarıma sunmak istiyorum. Bildiğiniz üzere İran, Haziran 2025‘te, İsrail’e yönelik tarihin en kapsamlı füze saldırısını yapmıştı ve bu saldırıdan büyük bir gurur duyduğunu dünya kamuoyuna duyurmaktan imtina etmemişti.

Gecenin geç saatlerinde bu yazıyı kaleme aldığım bir sırada, kim bilebilirki, belki bu gece ve belki başka bir gece ABD veya İsrail ansızın İran’a yönelik çok etkili bir hava operasyonu yaparak, bölgeyide etkisine alacak şekilde, büyük bir savaşın çıkmasına ve İran İslam Cumhuriyetinin çöküşüne sebep olabilir.

Devletin çökmesinden bahs ederken aklıma Harvardlı siyaset bilimci Grane Brinton geldi. Brinton, bütün siyasi devrimleri, insan vücudunun bir hastalığın safhalarından geçmesine benzetiyordu. Bu benzetme safhalardan geçme teorisi’’ni 1640 İngiliz, 1776  Amerikan, 1789 Fransız, 1917 Rus devrimlerini çözümleyerek izah ediyordu.

Grane Brinton, 1979 İran İslam Devrimi gerçekleşmeden önce vefat etmemiş olsaydı şayet, devrimler teorisi listesinin başına İran Devrimini koyacağı kesindi. Çünkü doğrusunu söylemek gerekirse, 1979 tarihinde İran İslam Devrimi, insanlık tarihin en büyük halk devrimi ünvanını çoktan elde etmişti bile.

Çünkü yakın tarihte 1789 Fransız İhtilali ve 1917 Bolşevik İhtilalini İran  İslam Devrimiyle mukayese etmemiz münkün değidir. Çünkü İslam Devrimi 1979’da halk tarafından yapılmış gerçek bir devrimdir. Devrimin lideri 78 yaşında olan ihtiyar bir molla idi. İmam Humeyni, milyonlarca insanın önüne geçerek binlerce yıllık bir monarşiyi üstelik milyonlarca taraftarları tek kurşun sıkmadan gerçekleşmişti.

Humeyni, İran halkını her türlü şiddetten uzak tutmayı ve özellikle halkına şu mesajı veriyordu: “Sizi öldürmeye gelen polis ve askerlerin göğsüne kurşun değil, çiçek atın.” Evet, aynen öyle oldu ve bağımsız kaynakların kabul ettiği üzere 60 bin insanın hayatına mal olan protesto ve direnişler devrimle sonuçlandı; devrimin lideri Humeyni, Paris Havaalanından Tahran havaalanına indiğinde onu tam 12 milyon insan karşılamıştı.

 

Devrimin birinci yıldönüm kutlamalarında hazır bulunanlardan ünlü Türk gazeteci ve şimdiki Diyarbakır Dem Parti milletvekili Cengiz Çandar’ın “Dünden Yarına İran’’ adlı kitabını 1989 yılında okuma imkanım olmuştu. Yazar kitabında İran İslam Devrimini akıcı bir dille anlatıyordu. Kitabın her sayfasını okuyarak çevirdiğimde, adeta kendimi olayların içindeymiş gibi his etmemi sağlıyordu.

Cengiz Candar’in “Devrimler içinde devrim, İslam içinde devrim ve mezhep içinde  devrimdir.’’ tespitleri  adeta altın vuruş niteliğindeydi. Öyleki İslamcı mahalle arasında Cengiz Candar’in namaz kılmaya başladığı ve İmam Humeynibiat ettiği söylentileri kulaktan kulağa yayılıyordu. Çünkü o dönemlerde bu devrimden herkes bir şekil etkilenmişti. Etkilenen isimlerden biri de “İslam Devriminin Kökleri’’ adlı ünlü kitabın yazarı İngiliz akademisyen Hamit Algar´dır.

Devrimin birinci yıl dönümünde  gösterileri izleyemeye giden  Fukuyama’nın arkadaşı kendisine şöyle bir not düşüyordu: “milyonlarca insan Azadi Meydanı’nda “Merg berg Amrika (Amerika’ya ölüm!)” diye bağırıyor.  Dünyaca ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama, arkadaşına şöyle yanıt veriyordu: “Korkma! Shell, Sony, Peugeout vd.’nin tabelaları yerinde duruyor.” sözleriyle İslam devrimin trajikomik boyutuna dikkat çekmeyi başarıyordu.

İslamcılık düşüncemin hatıra ajandasından bir dizi küçük alıntılar yaparak, makaleme farklı bir bakış açısını kazandırmaya gayret göstereceğim. İslamcılık yaptığım (1985-1999) dönemlerinde İran devriminin fikir adamlarından biri olan Asaf Hüseyin’nin, “İran’da Devrim ve Karşı Devrim” adlı eseri, kitap evlerinde o dönemler kapış kapış satılıyordu ve gençler arasında elden ele dolaşıyordu. Asaf Hüseyin, Batı paradigmasına ve kapitalis Amerika devletine karşı “İran İslam Devrimi”ni alternatif gösteriyordu.

Haşimi Rafsancanı ise bu duruma postmodern “İslamın yeni dalgası’’ ismini veriyordu. İslam Devriminin önemli mimarlarından biri olan Ayetullah Haşimi Rafsancani, “İslam’ı Dalga” adlı kitabında, pek yakın bir zamanda İran İslam Devriminin öğretilerinin dalga dalga yayılacağını, “Amerika emperyalizmini” ve “İsrail siyonizmini” bu İslam dalgası karşısında yerle yeksan edeceğini idia ediyordu.

Geçmişte Rafsancani, Cumhurbaşkanlığı görevini yaptığı her iki dönemde, kendisi ve çocuğu devletin parasını çalmakla isimleri anıldı ve ayrıca baba ve oğul yargılandı ve hüküm aldılar. Rafsancani’nin yukarıdaki idialı sözleri 45 yıl içinde hiçbir karşılık bulmamakla birlikte ve öyleki sergiledği  pratikleriyle hem kendisinin, hemde Devrimin itibarına suikast yapıyordu.

İran İslam devrimi’nin bir başka önemli isimlerinden biri de Dr. Mustafa Çamran’dır. Çamran’ı 1994 yılında ‘Kürdistan Hainleri” adlı eseriyle hem kendisinin hem de İran Devletinin Kürtlere karşı  resmi fikirlerini tanıma fırsatı elde ettim. Kendisi Rojhılatlı Bir Kürt olup, siyasal İslam ile ontolojik varlığına savaş açmış ve İslam adına kendi halkını vahşice katl etmeyi cihad saymış ve Humeyni bu vesileyle kendisine “Mustafa Çamran, Kürdistan Demokrat Partisi ne karşı verdiği cihad ile Cennetin Sigortasını Garanti altına almıştır” sözleriyle ödüllendirmekte geri durmuyordu.

Ve gene aynı yılda Ayetullah Humeyni’nin, ‘İmam’dan Mesajlar’ adlı kitabını okumuştum. Kitabın bir bölümünde Humeyni; “Kürdistan Demokrat Partisi” İslam düşmanı ve kafir bir teşkilat”olduğunu ve ayrıca Kürtlerin kurtuluş yolunun sadece “İslam devletine itaat” etmekte geçtiğini idia ediyordu.  

Kısacası İslam Devrimi İran halklarına özgürlüğü, demokrasiyi, ekonomik zenginliği, eşitliği ve adalet mefküresini  vaad etmişti. Ancak aradan  tam 46 yıl geçmesine rağmen halka, kötülükten ve cehaletten başka hiç bir şeyi geride bırakmadığını bugün daha  net olarak görebiliyoruz.

Şeriatçı devletin bu çağ dışı antagonizması dijital gezegenimizi, tedirgin ve  huzursuz ettiğini anlayabiliyorum. Çünkü İran  İslam Cumhuriyeti postmodern medeniyetle diyalog köprülerini kurmak istemiyor; çözüm yerine kaosu, suhulet yerine şakaveti, demokrasi yerine şia şeriatını ikame etmek istiyor. Değişimi, demokratikleşmeyi ve uygarlaşmayı ise kafirlik olarak tasavvur ediyor, agresifleşiyor. İran ayetullah rejimi ülkedeki adaletsizliği, fakirliği, sefaleti, geri kalmışlığı, İran milletinin aç kediler gibi duvarlara tırmayı, Kürt gençlerini vahşice vinçlerde sallandırmayı ve zindanlarda vahşice katl etmenin sebebini; emperyalizim, İsrail, Amerika, Batı Avrupa ülkelerine tahvil ederek ÇÖKÜŞÜN en büyük sebeplerini yarattığını hâlâ fark etmiş değildir.

Oysa ki Batı’da demokrasi, adalet, eşitlik, kadın, emek, özgürlük, etnik ve dini gruplların akültürasyon haklarını parlamenter sistem veriyordu. Örneğin ABD ‘de “Temsilciler Meclisi” (Senato), “İngiltere’de Lodrlar Meclisi”, Fransa’da “Milli Senato” meclisi, Almanya’da “Bundestag” meclisi canla başla kendi milletlerine  hizmet ediyor.

Oysaki Ayetullah Humeyni, Ayetullah Mutahhari, Ayetullah Beheşti, Ayetullah Burucerdi, Ayetullah Muntezeri ve büyük  düşünür Ali Şeriati gibi isimlerin örgütleme kurumu olan “Hüseyniye-i İrşad” da toplumun tüm muhalif kesimlerini ve Kürtleri bir araya getirmeyi başararak, güç birliğini, itifak bloğunu sağlayrak ve onlara liderlik yaparak  Pehlevi  diktatörlüğü alasağı edilmişti. Devrimin lideri İmam Humeyni, Kürt halkına, tüm ittifak güçlerine ve İran halklarına demokrasi, parlamenterizim, huzur, adalet ve özgürlük sözünü vaad etmiştiler. Ancak, Humeyni ve şürekası ilk iş olarak kendisine itaat etmeyen herkesi tasfiye ettiler. Özellikle HALK DEVRİMİNİN ortakları olan Kürtleri, vahşice katl etmeyi cihad gördüler ve solcu fırkalar için idam mangalarını kurdular.

Ayrıca 46 yıldır dış politikasını, Filistin ve İsrail meselesi üzerinde yürüterek ve bu hasas alanı istismar ediyor, Yahudi düşmanlığını körüklüyor ve  İsrail’deki askeri hedeflere misilleme amaçlı saldırıları “stratejik sabır” kavramını kullanarak belki sonunu getiriyor. Bu kavramın bana hiç de yabancı gelmediğini siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim. Çünkü bu kavramı her ne kadar İran Cumhurbaşkanlığı Siyasi İşler İdaresi Başkan Yardımcısı Muhammed Cemşidi tarafından belirtilsede, 1992 yılında Fars’dan Türkçe’ye çevrilen ve benimde dikkatle okuduğum Seyit Ali Hamaney’in “SABIR” adlı kitabında  “stratejik sabır” kavramının aynı şekilde geçtiğini açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Bana göre, İran’ın İsrail’e 13.4.2024 tarihinnde yaptığı İHA saldırısından sonra İran İslam Devrimini adım adım kendisini ÇÖKÜŞE doğru hazırladığını düşünüyorum. Bu yıkım sürecinin etap etap, palet palet nasıl ÇÖKÜŞE doğru gittiğini kavramamızı kolaylaştıracak geçmişe kısa bir yolculuk yapalım:

28 Aralık, 2017 ve 16 Eylül 2022  tarihleri arasında Meşhed, Kum ve Tahran’da  başlayan ve hemen ardından İran’ın diğer şehirlerine dalga dalga yayılan protesto gösterileri, ülke içinde ve dışında büyük bir destek gördüğünü takip edenler hatırlayacaktır. Gösteriler heycanla  tartışılıyordu ve yapılan bu tartışmaların heycanı  hergeçen gün giderek artıyordu ve haber ajansları çıkan olaylarda yüzlerce insanın hayatını kaybettiğini, yüzlerce yaralı ve binlerce tutuklunun olduğunun dünyanın bilgisine sunuyordu.

Yedi yıl önce İran İslam Cumhuriyetinde yaşanan o protesto eylemlerini o dönemin Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhud’un; “Devrim kırk yıldır hiç bir sorunumuzu çözmedi ve ülkemizi her yönüyle geriletti” sözleri Ayetullah rejiminin her geçen gün saldırganlaşarak adım adım kendisini krize sokarak TÜKENİŞE doğru gittiğinin güçlü işaretlerini vermiş  oluyordu.

Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhud, Ali Hamaney’e biatli olduğu halde, haklı ve cesur çıkışlar yaparken; İran Cumhurbakanı Hasan Ruhani, “ABD ve israil halkımızı kışkırtıyor ve fitnecileri sahaya sürüyor”, Tahran Cuma İmamı, “Halkın zihninin zehirli düşünceler, dengesiz sözlerle bulanmaması için sosyal alanı serbest bırakmamalıyız.” Keyhan gazetesi müdürü Hüseyin Şeriatmedari, “Halkın geçim konusundaki rahatsızlığı, fitnecilerin yeni fitnesi.” Devrim Muhafızları Ordusu da olayları, “Birtakım gruplar yeni fitne peşindeler.” sözleriyle  2017’de yaşanan hadiselerinin uygulamalarına sahip çıkıyordu.

Ayrıca Meclis Başkanı Laricani’nin 350 milyar dolar civarına kadar gerileyen milli gelirle ülkenin yönetilmesinin mümkün olmadığı söylüyordu ve keza  dini lider Hamaney ise, protesto olaylarından hükümeti ve resmi kurumların yöneticilerini sorumlu tutarken ve onları hesap vermeye çağırırken; halk, Hamaney’in bu açıkamalarına öfkeyle karşılık veriyor ve sarf ettiği sözleri munafıklık olarak değerlendiriyordu.

Çünkü İran halkı Hamaney’i munafıklıkla itham etmekte haklıydı. Hamaney, 30 yıllık görevi boyunca kimseye hesap vermek bir yana, bir kez dahi basın toplantısı düzenlediğine kimse şahit olmmıştı, gazetecilerin ve televizyonların karşısına çıkıp, halkına ve müslüman dünyasına  hesap vermeyi tek bir kereliğine olsa bile gerekli görmemişti.

Kısaca, 2017 ve 2022’de meydanlara çıkan göstericilerin ana hedefini şöyle özetleyebiliriz: Ülkedeki hayat şartları, yoksulluk, faiz, diş politika, rüşvet, idam, işsizlik, Kürtlere uygulanan zulüm politikaları, yolsuzluk, fuhuş,  kadının kara çarşaba haps edilmesi, sınıf farkına yönelik atılan somut sloganlardan, İslam Devriminin ÇÖKÜŞ temellerinin atıldığı dönem olarak okumak lazım.

Örneğin İran halklarının İran Devleti gibi, İsrail ve Filistin meselesiyle ilgilenmediklerini meydanlarda attıkları şu sloganlardan anlamak mümkündür.  “Ne Gazze ne Lübnan canım feda İran’a”, “İslam’ı basamak yaptınız bizi zelil ettiniz”, ‘Biz devrim yaptık ne büyük hata yaptık.’’,  “Kahrolsun Ruhani”, “Paralarımızı Suriye, Gazze ve Lübnan’da harcamayın”, “Halk dilenecek duruma düştü”, “Kahrolsun Hizbullah”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz”, “İstiklal, özgürlük, İran Demokrasi Cumhuriyeti”, “Halk dilenciliğe başladı”,  “Top Tüfek Fişek MOLALAR Kesinlikle Yok Olacak”, Jin, jiyan, azadi” ve ‘’Merg merg Hamaney’’.

Yukarıda  ayetullah rejimine karşı atılan sloganların anlamı bana göre şudur: İran halkının büyük bir bölümünün “İran Şeriat Devleti”ni istemediğinin mesajını veriyor. İran halkı uyduruk şeriat yasalarıyla, hayatlarını ve ikballerini daha fazla karartmak istemiyor. İkincisi; İran halkları, seküler ve demokratik bir devlete özlem duydukklarını, uygar devletlere ve uygar milletlere  bir kez daha devrim içinde devrim yapmaya hazır olduklarını ve demokratik devletlerin kendilerine yardım etmelerini talep ettiklerini net anlayabiliyoruz.

Şahlık rejimini gene alaşağı eden ve mollaları iktidara taşıyan gene aynı İran halkları değil mi? Peki, İran Şahlık düzeni nasıl yıkıldı ve Şah’ın ülkeyi terk etmesine hangi siyasi ve sosyolojik olaylar neden oldu? sorularına analatik bilgiyle cevap vermeye devam ederek analizimizi daha mahkem bir zemine inşa edelim.

İran Sahı’nın sonunu getiren 1964 yılında başlayan “15 Hordat olayları”dır. İkincisi, 1973’te petrol fiyatlarının üçe katlanmasıyla birlikte İran ekonomisi büyük bir inişe geçti ve halk her geçen gün fakirleşti, bazı imtiyazlı insanlar hızla zenginleşti, kıskançlık, yolsuzluk, rüşvet, eflasyon ve her türlü yozlaşma İran toplumunun tüm katmanlarını Şah Pehleviye karşı harekete geçirdi ve Şah Pehlevi İran’i terk etmek zorunda kaldı.

Peki, 2017 ve 2022 yılları arasında İranlı göstericilerin devrim karşıtı attığı bu sloganlara özellikle, ABD ve İsrail devleti tarafından nasıl karşılık buldu, birde ona bakalım.

O tarihlerde ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından göstericilere anında şu yanıtı: verdi “ABD haklı mücadelenizi destekliyor”.

Hakeza ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “İran halkının bu büyük cesaretini alkışlıyoruz” Beyaz Saray Sözcüsü Sanders, “ABD, İran halkını desteklemektedir; rejime, kendi vatandaşlarının barışçıl yollarla değişim arzusunu dile getirme temel hakkına saygı duyması çağrısında bulunuyoruz”.

Eski bir ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) çalışanı olan Edward Snowden İran’daki gösterileri uzaktan söylemleriyle destekleyen ABD’li politikacılara, “Eğer ciddiyseniz Google’a bir telefon açıp göstericilere gerçekten destek olabilirsiniz”  ABD Başkanı Joe Biden,“İran’ı özgürleştireceğiz”

İsrail Ulaştırma ve İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, “İran halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini” kazanmasını gönülden temenni ediyorum”İsrail’li  Bakan, İran halkının özgürlük ve “demokrasi mücadelesini “kazanması halinde İsrail ve Ortadoğu’da tüm tehditlerin ortadan kalkacağını söylemişti.

“İran İslam Devleti” ve onun siyasal islamci yandaşları, yaşanan bu siyasal ve real olaylar hakikatini, bilimsel argümanlarla ve ilmi basiretle okuma, anlama ve doğru teşhis koyma ve çözüm üretme yöntemi yerine, meydana gelen halk gösterilerini, ABD ve İsrail’in kışkırtması olarak propaganda ederek gerçeğe kurşun sıkıyordu.

Son olarak, sosyolog ve siyaset bilimci  Ibn Haldun, Mukadime” adlı eserinde devletlerin yıkılışını; adaletsizlik, fakirlik ve milletlerin asabiye duygusunun zayıflaması ve halkın yoksulluktan dolayı devlete karşı güçlü bir güvensizliği doğurmasıyla birlikte devletin yıkılmasına vesile olduğunu söyler. Ona göre; insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi devletlerin kurulup, gelişmesi ve yıkılması ve yıkılan devletin yerine başka bir devletin doğması, Tanrı’nın koyduğu sünnetullah yasasıdır diyor.  

Büyük bir ihtimal İran İslam Cumhuriyeti’nin çökmesini sağlayacak en büyük saldırıyı, ABD ve İsrail gerçekleştirecek. ABD’nin İran’a muhtemel bir hava saldırısı ve göstericilere her türlü yardımı yapması durumunda, dünya devletler liginin ve uluslararası kurumların da ezici çoğunluğunun desteğini alacağını düşünüyorum. Son olrak, İran’ı görmüş  ve İran Devrimi üzerine sistematik okumlar yapmış biri olarak şimdilik için ancak şunları söyleyebilirim: İran’daki halklar, akıl dışı ve çağ dışı mola rejiminin hayatlarından çıkıp gitmesi için dışarda bir müdahalenin yardımına ihtiyaç duyduğu bir gerçek.

Kadir Amaç

Brüksel

Ümit Özdağ ve Cuntacı Babasından Kalan Kirli Miras

Kadir Amac televizyon yayını

Sevgili okurlar! Bir dizi şeyler yanlış gittiğinde, alışık olmadığımız o ŞEYLER gerçekleştiğinde feleğimiz şaşar, zelzele geçiririz ve sanki gök kubbe üzerimize çökmüş gibi hissederiz kendimizi. İsmini şu an hatırlamadığım bir ahlak felsefecisi olan bir yazar yaklaşık olarak şöyle diyordu: İnsanların silahlanıp isyan etme nedeninin “ADALETİ” ikame etmekten ziyade “ADALETSİZLİĞİN” hakkından gelmek olduğunu söylüyordu.

Tam da bu zaviyede büyük şair ve filozof  Necip Fazıl Kısakürek hem yukarıda belirtiğim ahvali ve hem de bugünkü yaşadığımız anı şu enfes mısralarıyla tefsir ediyordu:

Durum diye bir laf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!

Sevgili okurlar! Sizin rolünüz, benim gibi yazarların rolü, sanatçıların rolü, siyetçilerin rolü, iş insanların rolü Türkiye’deki iç savaşı sonlandırmak olmalıdır diye düşünüyorum. Bir ülke savaş koşulları içinde kıyameti yaşarken, “savaşa son verilmelidir” demek anlamlıdır; ancak yeterli değildir. Somut adımların etap etap atılması için tarafları sevgi diliyle barışa teşvik etmemiz lazım. Örneğin, sadece saçma sapan analizler yaparak, eleştirmekle savaşı körükleyenler mi, yoksa iki halk arasında bu savaşın sonlandırılması için muazzam çaba sarf eden bizim gibi AHLAK yazarları mı?

Sevgili okurlar! Dünyaca ünlü İngiliz yazar Orwell, “geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder; bugünü kontrol eden de geçmişi kontrol eder.” diyordu. Bir Kürt yazar olarak artık  saçma sapan yıkıcı fikirlerimi kontrol etmek zorundayım. Daha ahlaki, daha vicdani ve daha reel politik düşüncelere kilitlenmeliyim. Bu sebepten dolayı kırmak, yırtmak, yıkmak, yok etmek ve bu saydığım kötü şeylerin her saatini kafamdan silip atmak ve bir daha hatırlamamak istiyorum. Çünkü yukarıda belirttiğim duygular ve düşünceler, beynimizde nefret dalgalarını yarattı. Yüz yıldır Türk ve Kürt beyinler, savaş ve şiddet ortamından beslendiği için kin ve nefret duyguları üzerinde sörf yaptılar. Evet, yukarıda belirttiğim gibi, savaşta yaşadığım bütün aşağılamaları, acıları ve savaş ortamında beynimde dağ gibi birikmiş kötülükleri tiksindirici hatıralar yığınıyla artık yüklemek ve onları taşımak istemiyorum!

Sevgili okurlar! Ben Türk ve Kürt savaşının sona ermesini, savaşın hayatım üzerimde bıraktığı kötü anıları unutmak için muazzam bir çaba içerisindeyken, ansızın ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Ümit Özdağ, şu kansever sözlerle karşıma dikiliyor ve adeta bilinç altında yatan korkunç Kürt düşmanlığını yüzüme çarpıyor gibi. Hayır, Kadir Amaç diyor, ben kan ve ceset kokusunu almadan yaşayamam. Kesinlikle savaşın tüm vahşiliğiyle devam etmesini, barışın bir daha bu ülkede kimsenin ağzına almamasını istiyorum. Yani ey Kadir Amaç! Yaşanan geçmişin her kötü anını, her saatini ve her gününü kafamda hep canlandırmak istiyorum, bu, durum bende muthiş bir KÜRT NEFRETİNİ yaratıyor, bu nefret bana müthiş bir haz sağlıyor, kendi enerjimle ürettiğim bu nefret dalgalarının etkisi kısa bir süre içinde Türk milletinin primitif duygularını da harekete geçirerek yaşadığım zevkin en zirve noktasına ulaşıyorum ve siz çıkmışsınız beni bu zevkten mahrum etmek istiyorsunuz diyor. Ümit Özdağ, 19 Ocak 2025′te partisinin il başkanları toplantısında “Kürt milleti yoktur”, “Kürt vatandaşı yoktur” sözlerinden dolayı Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 216 ilgili maddeye göre, halkı sosyal sınıf, ırk, din veya mezhep farklılıkları üzerinden kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçundan  dolayı tutaklanmış ve 9 ay hapis yattıktan sonra serbest bırakılmıştı.

Evet, sevgili okurlar! Bugün Ümit Özdağ, 1938’den 1950’ye kadar Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevini yapan İsmet İnönü ve Mahmut Esad Bozkurt’un ırkçı rahle-yi tedrisatından geçmiş biri olduğunu fazlasıyla bizlere kanıtlıyor. İsmet İnönü, rahmetli Şeyh Said Efendi yakalandıktan bir kaç gün sonra yaptığı bir konuşmada Kürt düşmanlığını aynen şu sözlerle beyan etmekten bir beyis görmüyordu: “Her ne pahasına olursa olsun,ülkemizde yaşayan herkes TÜRKLEŞTİRİLECEK,Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Devlete hizmet etmek isteyenlerin her şeyden önce TÜRK VE TÜRKÇÜ olmaları şarttır.”  Günümüzün İsmet İnönü ve Mahmut Esad Bozkurt’u hiç şüphesiz ÜMİT ÖZDAĞ’DIR. 1924–1930 yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yapan Mahmut Esad Bozkurt, Kürt halkı için ise aynen şu sözleri sarf ediyordu: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, 13.12.2025’de X hesabında benim için şu çirkin iftirada bulunuyordu:

Ümit Özdağ, attığı bu twitten 13 gün sonra- 26.12.2025’de bu kez İzmir Zafer Partisi İl Başkanlığı’nda yaptığı şu konuşmasıyla bir kez daha şahsıma iftira atmaktan ve beni hedef göstermekten imtina etmeyecekti. “ PKK’nin sözcüsü ve Belçika’daki sözde filozofları Kadir Amaç, Zafer Partisi ve Ümit Özdağ sürece engel oluyor diye açıklamalar yapıyor. Bu doğru değil, süreci Zafer Partisi engellemiyor, süreci Türk milleti engelliyor, Türk milleti hayır diyor, Türk milleti devletimi parçalatmam diyor.” Ümit Özdağ’ın yapmış olduğu bu ırkçı söylemi ve Kürt düşmanlığına dair konuşmaları bana eski İspanya devlet başkanı falanjist Franco’nun generali Millan Astray’ın Salamanca Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmayı hatırlattı. Ölümsever bir karektere sahip olan general Astray, konuşmasının hemen ardından en sevdiği sloganı olan, “Viva la Muerte!” (Yaşasın Ölüm!) dedi. İspanyol ırkçı general konuşmasını bitirince, üniversitenin rektörü olan düşünür Miguel de Unamuno ayağa kalkarak şu tarihi sözleri sarf etti: “Daha  demin, saçma sapan bulduğum “yaşasın ölüm” diye bağıran bir ses duydum! Bu sesin sahibini, tiksindirici ve korkutucu bulduğumu belirtmek istiyorum! Şu an İspanya’da bu general gibi, kafadan sakat olan çok sayıda insan var. Ve Tanrı yardımımıza koşmazsa eğer, kısa süre içinde bu tür yıkıcı insanların sayısı daha fazla artacaktır.”

Bunun üzerine falanjist General Millan Astray oturduğu yerinden fırlayarak, öfke ve nefretle Unamuno’ya şöyle yanıt verdi: “Abajo la inteligencia!” (Kahrolsun zeka!), diye bağırdı. Filozof Miguel de Unamuno konuşmasını şöyle sürdürdü: “Üniversite zekânın tapınağıdır. Ben de onun yüksek papazıyım. Siz İspanya’ya ve bu kutsal bilim tapınağına saygısızlık ediyorsunuz. Ağzınızdan ölüm ve yıkıcılık salyaları akıyor! Bu ırkçı düşüncelerinizle İspanya halkını ikna edemezsiniz. Çünkü inandırmak için inandırıcı olmanız gerekiyor. Ancak sizin niyetinizi biliyoruz, İspanya ve Katalanya halkı arasında fitne çıkarmak ve ülkeyi bir felakete sürüklemektir maksadınız”

Sevgili okurlar, Ümit Özdağ’ın ne kadar hibrit bir ırkçı mutasyon unsuru olduğunu bilimsel yöntemle betimlemeye devam edelim. Siyaset bilimine psikoloji kavramını kazandıran Amerikan Yale Üniversitesi’nden Harold Lasswell’in çalışmalarının ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın yırtıcı milliyetçi psikolojisini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum: Lasswell, ırkçı politikacıların zihinsel olarak “siyasete dengesiz” başladıklarını, “gücü ve egemenliği” hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyler. Platon, “Devlet” adlı eserinde; “Bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar, çılgınlaşmak doğalarında vardır, hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.”  der.

Ümit Özdağ, Hitler’in generali gibi ırkçılığı, yıkıcılığı ve Kürt düşmanlığını yiğitlik olarak överken, ama kendisi korkak ve yüreksizdir. General Himmler, babasına gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “Benim için hiç kaygılanma, çünkü ben TİLKİ KADAR KURNAZIM!” diyordu. Elbette ki Zafer Parti’nin Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın Türkiye’yi ve Türk Halkı’nı düşündüğünü hiç sanmıyorum. Ümit Özdağ ve şürekasının niyetlerinin ülkeyi kaosa sürüklemek, Kürt ve Türk çatışmasını yaratarak Türkiye’yi bölmek, devlet adına  yıkmak, yakmak, yırtmak, hicrete zorlamak ve işkence etmek olduğunu biz Kürtler çok iyi biliyoruz. Çünkü onun içinde faşizm ve Kürt düşmanlığı yatıyor!

Ümit Özdağ, leş gibi üzerinde kokan ırkçı düşüncelerini, vatan ambalajıyla siyasi arenada gündemleştirip sosyal medya aracılığıyla, kin ve nefret dalgalarını köpürtüyor, azgınlaştırıyor ve sokağa sıçratmaya tenezzül ve tevesül ediyor. Oysaki gerçek Türk Anadolu Türkü’dür, Anadolu Türkü ırkçı değildir, Kürtleri kardeşleri görür, her iki kadim kardeş milletin sosyolojileri birbirlerine çok benziyor. Ayrıca Kürt düşmanlığını yapanların Balkan, Kırım ve Kafkasya göçmenleri arasında çok  yaygın olduğunu da Kürt Halkı çok iyi biliyor. Bu bağlamda musbet Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp, bakınız Ümit Özdağ’a nasıl da okkalı bir cevap veriyor: “Kürt milletini sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri de sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir,”

Sevgili okurlar, Kürt düşmanı ve kundakçıların elebaşı Ümit Özdağ yeni ve özgün bir şey söylemiyor. Elbette ki İsmet İnönü, Mahmut Esad Bozkurt ardılı ve 27 Mayıs Cuntası’nın en azgın Kürt düşmanı üyelerinden biri olan babası Yüzbaşı Muzaffer Özdağ’ın mirasçısı olarak 1960’lardan bu yana verdiği kirli ve çirkin mücadeleyi sürdürüyor. Kısacası, Ümit Özdağ’ın ve cuntacı babasının gerçek hikayesi şöyle başlıyor: Muzaffer Özdağ, Dağıstanlı ve ÇEÇEN milletinden olan göçmen bir babanın oğlu olarak 1933 yılında Alaca’da, Çorum iline bağlı bir ilçede dünyaya geldi. Yani etnik köken olarak Muzaffer Özdağ’ın Türk olmadığı apaçık orta. Doğal olarak kendisi gibi, biricik ırkçı olan oğlu Ümit Özdağ da Türk değildir. Ancak Ümit Özdağ, kendisinin ÇEÇEN olduğunu inkâr edip kendisini Türk olarak hissediyorsa itiraz edecek sözümüz olmaz. Muzaffer Özdağ, 27 yaşındayken Türk ordusunda jandarma yüzbaşı olarak Türkçülük ülküsüyle siyaset işine başlıyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin en etkili subayı olarak yargılanır ve Japonya’ya sürgüne gönderilir. Ümit Özdağ, ne gariptir ki 1961 yılında Türkiye’nin Ankara şehrinde değil, Japonya’nın Tokyo şehrinde dünyaya gelecektir.(!)

Sevgili okurlar, tarih hiçbirimizin iyiliğini ve kötülüğünü unutmaz. Baba Muzaffer Özdağ, 27 Mayıs Darbesi’ni yapan 38 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) en genç üyesi ve yırtıcı Kürt düşmanı üyesi olarak bugün Kürt ve Türk halklarının karşısına çıkıyor. Ümit Özdağ’ın babası Muzaffer Özdağ’ın ırkçılık marifeti yanlız bu değildi elbette ki. 27 Mayıs Darbesi’nin elebaşı Orgeneral Cemal Gürsel’i darbeden sonraki gün tatilini geçirdiği İzmir’den Ankara’ya getiren gene yüzbaşı Muzaffer Özdağ olacaktı. Özdağ, darbenin  hemen ardından ziyaret ettiği Öncü Gazetesi’ne ise şu röportajı vererek ününe ün katıyordu: Muzaffer Özdağ’ın Öncü Gazetesini ziyaret ettiği o gün, Brüksel’den benim de tanıdığım, Kürt dostu usta gazeteci sevgili Doğan Özgü’den, 03 Ocak 2025 tarihli Artı Gerçek köşe yazısında o tarihi güne şöyle tanıklık yaptığını bize aktarıyor: “Hiç unutmam… İzmir temsilcisi olduğum Öncü Gazetesi’nin Ankara’da Rüzgârlı Sokak’taki yönetim yerinde bulunduğum bir akşam MBK’nin en genç üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ en mağrur haliyle içeri girmişti. Yanında da emir subayı görünümünde Mikail adlı genç bir teğmen. Özdağ küçük dağları ben yarattım diyen Napolyon havasındaydı. Selam sabahtan sonra elindeki kırbacı koltuğunun altına kıstırmış salonun ortasında sert adımlarla volta atarken bir soru patlatmıştı: “Aydınlar, biz 27 Mayıs’ı neden yaptık biliyor musunuz?”  Yazı işleri müdürümüz Muzaffer Aşkın son derece sakin “Yüzbaşım, bugüne kadar bir sürü neden sayıldı. Acaba hangisi?” diye karşı soruyla yanıtlamıştı. Özdağ’ın buna yanıtı hepimizi şoke etmişti: “Biz 27 Mayıs’ı Doğu Anadolu’da hazırlanan bir Kürt isyanını önlemek için yaptık. Yoksa vatan bölünecekti. Biliyor musunuz ki biz DP liderlerinden önce Kürt ağalarını tutukladık?”

Ey Ümit Özdağ! İşte maskesiz ve makyajsız halin budur. Siz kim Türk olmak kim! Ey ontolojik cahil ve siyasal züppe! Doğrusu şudur ki fitnenin adresi ve kıyametin alâmet-i fârikasısınız.  Ey Ümüt Özdağ! Darbeci babanız gibi, kendinizi Türkçülüğün Kabesi ve devletin hamisi görüyorsunuz (!) Oysaki kendi ontolojik varlığınızı inkâr edecek kadar mezellet derecesine düşmüş zavalının birisin; ruhun kirli, kalbin kara bir küfür, düşüncelerin çöplük, dilin zehir, azığın fitne, ellerin kan! Son olarak, barışın filikaları Demokratik Türkiye limana ulaşacaktır, Kürt ve Türk ittifakı bu limanda nurunu tamamlayacaktır!

Yeni Yılınız Kutlu Olsun!

Kadir Amaç        

Brüksel

 

 

 

 

 

  Kadir Amaç Yazdı: İbrahim Halil Baran Kimdir?

                             İbrahim Halil Baran Kimdir?  Kadir Amac televizyon yayını

                                          Birinci Fasıl

Evet, sevgili okurlar! Eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Elbette ki ölüm gelip hepimizi kuşatacaktır, ölümden geriye kalan, iyilik ve kötük olacaktır. Beni yakından takip eden değerli okurlarım yazılarımın önemli bir bölümünde hep şu hakikati söylediğimi bilirler: Birilerinin düşüncelerini beğenmesem bile, erdem ve asalet sahibi olan kişilerin hak ettiği değeri vermekten asla geri adım atmam.

Sevgili okurlar, iki hırsız insan iyi arkadaş olur. Biri hırsızlık eylemini yapar, ötekisi ona perdeyi tutar. İkincisi, iki erdemli insan iyi dost olur, biri diğerine filozof, ötekisi ona zahit olur. Bir insan da kötülük korkusu, iyilik ve fazilet kaygısı olduğu vakit, akıl ve erdem onun tabiatı olur.

İnsan ontolojisi, iyilik ve kötülük mayasıyla vücut bulmuştur. Dolayısıyla kötülük yapanlar kötülükleriyle, iyilik yapanlar iyilikleriyle anılırlar. Dünya görüşü yamuk ve pratikleri pragmatist olan bir siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve yazarın; adalet, demokrasi, hürriyet, bağımsızlık, erdem, merhamet ve paylaşma duygusu da zayıf olur, gönül dünyası fenalıkla dolar.

Evet, efendim! Görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri istese de kendini gizleyemez. Çünkü ontolojik olarak, ilkel ve vahşidir. Bundan dolayı herkes bu tür bir insandan çekinir. Sanırım tam da bu mahfilde, sinsi bir yumuşaklık ve mülayimlik hiçbir zaman kuşku ve korku uyandırmaz ve böylesi karekterler çok tehlikeli olurlar.

İşte kitap, marifet ve dava ehli olmayan insanlar hep bu noktaya olta gibi takılıp kalırlar. Gözü doymuş, ruhu arınmış ve gönlü genişlemiş bir mevsim olamazlar. Hep başkalarını suçlar, kendilerini suçlamazlar. Hep başkalarına lanet okurlar, kendilerine lanet etmezler. Gözlerinde yalan ve ihtiras vardır! Gözlerinden sevgi ve merhamet yaşları inmez. Kibir ve kıskançlık dalgaları üzerinde sörf yaparlar! İlim, irfan ve şeref rahlesiyle ilgilenmezler, halkın ve mücadelenin değerlerini tüketmeye bayılırlar. Paraya, güce, makama tapacak kadar paganist  ve transparan duygulara teslim olacak kadar ruhsuz ve hedonist olurlar.

Öyle ki bazen kibirlerinden bazen bencilliklerinden geri adım atmazlar. Keennehum mütevazi olmayı kibirlerine yediremezler, hep kendilerinden övgüyle bahsedilmesini arzu ederler ancak başkalarının başarılarını ve iyiliklerini takdtir etmekten asla hoşlanmazlar. HEP: BEN-BEN-BEN! Derler.

 

İkinci Fasıl

Evet, yukarıda saydığım kötü huylardan, alışkanlıklardan bir türlü kendisini ırak ve firak tutmayan içimizdeki Kürt maskeli insanlardan biri de hiç şüphesiz İhrahim Halil Baran isimli sosyal medya züppesidir. Bu şahıs; insanlarla konuşmayı, diyalog kurmayı, helalleşmeyi, kumrular gibi sevişmeyi, nar taneleri gibi insanlarla sevgisini paylaşmayı ve özür dilemesini bilmeyen tam bir ŞEHİR HAYDUTU!  Bu serserinin çok daha kötü olan yönü ise, kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapması, sosyal medya üzerinde Kürt milliyetçiliği maskesiyle, Kürt özgürlük savaşçılarına, Kürt aydınlarına, Kürt siyasetçilerine, Kürt dindarlarına savaş açması ve Bilge Kürt Lider Sayın Abdullah Öcalan’a ve şahsıma ağza alınmayacak, küfürlü sözler ve ithamlara varan KÖTÜ iftiralar atmasıdır!

İranlı filozof Sadî Şîrâzî diyor ki: “Lafta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.”  Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-î Kurdî’nin, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” Yani; dışı “SÜS” içi “PİS!” biçimindeki bu veciz ifadesi adeta bizlere  sosyal medya züppesi İbrahim Halil Baran’ın karekterini özetliyor.  

Kürt özgürlük Hareketi’nin yarım asırlık onurlu mücadelesine ve değerlerine sosyal medya üzerinden her fırsatta zehirli dilini uzatan, YENİ BARIŞ SÜRECİNİ sabote eden, bilge Kürt lidere iftira atan, kin besleyen, nefret kusan, Kürt gençlerini soytarılığa özendiren bu  ESFEL ve SEFİL Kürd’ün ahvalini bakınız Kur’an ne güzel de tasvir ediyor: “Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.

                                                                  

Üçünçü Fasıl

Sevgili okurlarım! İçimizdeki bu ahlaksız ve ahlaksızlar, HÜRRİYET ve İKBAL kapılarımızın önüne belâ ve cehalet direklerini  dikiyorlar, beyin lambalarımızı söndürmek ve bizi millet  olarak karanlıklarla baş başa bırakmak istiyorlar!

Kendisi ilk olarak 2014 yılında Kobanê Olaylarının ardından yardım kampanyasında toplanan yüzlerce milyon TL’yi hesabına geçirmekle suçlanan yukarıda ismini zikrettiğim unsur, Mardinli Kürt Veysi Dağ isimli  MOSSAD ajanı olduğu idia edilen şahısın aracılığıyla bu kez İsrail İstihbaratı’yla ilişkiye geçmekle, Kürtlük davası adına  para yardımı almakla ve İsrail İstihbaratı’yla birlikte toplantılar yapmakla ismi anılan bu sevimsiz yaratık; mana dünyamızı kirletmek, pırlanta düşüncelerimizi kırmak, neşemizi kaçırmak, Kürtlerin uhuvvet ve vahdet bilincine bir dizi suikastler yapmaktan imtina etmeyen KİRLİ bir Kürt olarak karşımıza çıkacaktı.

Sevgili okurlar! İçimizdeki bu mezellet MİKROBUN,  Kürtlük asabiyemizin sağlıklı umranına ve hürriyet mefkuremizin fakültesine farmekolojik birtakım etkiler yaratmak istediği apaçık ortdadadır. Heyhat! Bu unsur ancak, cehaletin ve kötülüğün memuru olabilir!

Şehir kültüründen, filozofik ve entelektüel derinlikten mahrum olan bu sokak züppesi, halktan ve reel politik durumdan kopuktur, hürriyet mücadelesinin hiçbir menzilinde yoktur, zoru ve namusu gördüğünde arkasına bakmadan kaçan bir teres, rahatına düşkün ve pasaklı OBLOMOV karekterli bir Kürt’tür! Kısacası sevgili Goethe’nin buyurduğu gibi: “Korkak, tehlike olmadığı zamanlarda yumruğunu sallar.”

Sevgili okurlarım! Hiçbir bilgi sistematiği, hiçbir bilimsel makelesi ve hiçbir felsefi kitabı olmayan bu hodbin karekterli züppenin her şeyi tuhaf ve her şeyi kaostan ibarettir! Yani bu züppede boyut yok, yön yok, referans yok, bilgi yok, düşünce yok, ahlak yok, sevgi yok, paylaşma yok, asalet yok, amel yok!

Son olarak; ey Halil İbrahim Baran! Ruhun kirli, kalbin mühürlü, düşüncelerin çöplük, amellerin pislik! Plastik kafatasınızın MİMARI ise Ahmet Zeki Okçuoğlu’dur, hain bakışlı  gözlerinizi İbrahim Güçlü ve tilki karekterinizi Selim Çürükkaya ve inanç atlasınızı İbn-i Mülcem gibi enfeksiyonal, MEZBELE ve MEZELLET buluyorum!

Son olarak; ey sokak züppesi! Onurumu Everest kadar GURURLU, cesaretimi bir cehennem kadar KORKUSUZ ve entelektüel seviyemi bir DEVLET kadar GÜÇLÜ gördüğümü ayrıca belirtmek istiyorum. Bir kez daha, lokal ve glikasyon ölçekte karşıma çıkarsan, zehirli dilinle diskriminasyon suçlarını işlersen kalemim zehirli diline Zend Avesta olur!

Kadir Amaç

Brüksel