İran İslam Cumhuriyeti ABD’in Eliyle mi Yıkılacak? 

İran İslam Cumhuriyeti ABD’in Eliyle mi Yıkılacak?    

Kadir Amac televizyon yayını

İran’da 29 Aralıkta başlayan bu protesto dalgaları Eylül, 2022’de Jîna Mahsa Amini’nin şahadetiyle gerçekleşen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” fay hattını yeniden harekete geçirdiğini söyleyebiliriz. 1979 İran İslam Devrimi’nden bu yana, İran halkı en yüksek düzeyde umutsuzluğu, fakirliği, ve İran rejimi de en üst seviyede rejim kriz ve çaresizliğini bir kez daha yaşamaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Ekonomist uzmanlar İran riyalinin geçen yıl yüzde 50 değer kaybettiğini ve şuan  resmi olarak dünyanın en değersiz para birimi haline geldiğini söylüyorlar. Şu anda İran’da 1 ABD doların karşılığı 1,42 milyon olan İran riyalidir. Bu durum İran’ın ekonomisinin ne kadar gerileme kriziyle karşı karşıya kaldığının en güçlü sinyalini bizlere veriyor.

İran bugün dünyanın en büyük ikinci doğal gaz rezervine sahip bir ülke olmasına rağmen; heyhat! Ne gariptirki kendisini ALLAH’IN DEVLETİ gören şu MOLLALAR,  halkı mutlu edemiyor, şehirlerin kaloriforlerini ısıtamıyor ve İran halkının aç kediler gibi duvarlara tırmanmasına çözüm bulamıyorlar.

Enerji Bakanı Abbas Aliabadi, yukarıda bahs konusu yaptığım hakikati yakıt kıtlığı nedeniyle 13 elektrik santralinin hizmet dışı olduğunu kameralar karşısında çekinmeden dile getirdi. Çok daha TİYATRO olan durum ise, yaşanan bu felaketlerden sonra İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, vatandaşlarına termostatlarını 2 derece düşürmeleri çağrısında bulunarak, AYETULLAH DEVLETİNİN çaresizliğini bir kez daha ortaya seriyordu. Mesud Pezeşkiyan, “Ben evde kalın giysiler giyiyorum, diğerleri de aynısını yapabilir”(!) açıklaması, halkın bu duyarsız ve sevimsiz lidere karşı öfkesini harekete geçirdi.

Bilindiği üzere İran’da ilk öfke patlaması 29 Aralık 2025’de gerçekleşmişti. Özellikle Tahran’daki Büyük Çarşı’nın tüccarları dört gün üst üste dükkânlarını kapatmış, milyonlarca İranlı ise ülke çapında hükümet karşıtı sloganlar atmış, İran Devrim muhafızları göstericilere göz yaşartıcı gazla müdahale etmişti. Yaşanan bu olaylardan hemen sonra, Merkez Bankası Başkanı Mohammad Reza Farzin istifa etmişti. Evet, İran’daki rejim karşıtı protestolar beşinci gününe girerken, özellikle İran’ın Kürdistan şehirlerinde halkın öfkesi dalgalar şeklinde büyüyerek ilerliyor. Tüm bunlar yaşanırken ABD Başkanı Donald Trump, İran’daki başlayan bu protestolara ilişkin şu açıklamada bulundu. “Eğer İran, her zaman yaptığı gibi barışçıl göstericileri vurur ve öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır.”

Sevgili Okurlar, şimdi biraz gerilere giderek İran İslam Devleti’nin anatomik kronolojisini senkronize bir şekilde siz değerli okurlarıma sunmak istiyorum. Bildiğiniz üzere İran, Haziran 2025‘te, İsrail’e yönelik tarihin en kapsamlı füze saldırısını yapmıştı ve bu saldırıdan büyük bir gurur duyduğunu dünya kamuoyuna duyurmaktan imtina etmemişti.

Gecenin geç saatlerinde bu yazıyı kaleme aldığım bir sırada, kim bilebilirki, belki bu gece ve belki başka bir gece ABD veya İsrail ansızın İran’a yönelik çok etkili bir hava operasyonu yaparak, bölgeyide etkisine alacak şekilde, büyük bir savaşın çıkmasına ve İran İslam Cumhuriyetinin çöküşüne sebep olabilir.

Devletin çökmesinden bahs ederken aklıma Harvardlı siyaset bilimci Grane Brinton geldi. Brinton, bütün siyasi devrimleri, insan vücudunun bir hastalığın safhalarından geçmesine benzetiyordu. Bu benzetme safhalardan geçme teorisi’’ni 1640 İngiliz, 1776  Amerikan, 1789 Fransız, 1917 Rus devrimlerini çözümleyerek izah ediyordu.

Grane Brinton, 1979 İran İslam Devrimi gerçekleşmeden önce vefat etmemiş olsaydı şayet, devrimler teorisi listesinin başına İran Devrimini koyacağı kesindi. Çünkü doğrusunu söylemek gerekirse, 1979 tarihinde İran İslam Devrimi, insanlık tarihin en büyük halk devrimi ünvanını çoktan elde etmişti bile.

Çünkü yakın tarihte 1789 Fransız İhtilali ve 1917 Bolşevik İhtilalini İran  İslam Devrimiyle mukayese etmemiz münkün değidir. Çünkü İslam Devrimi 1979’da halk tarafından yapılmış gerçek bir devrimdir. Devrimin lideri 78 yaşında olan ihtiyar bir molla idi. İmam Humeyni, milyonlarca insanın önüne geçerek binlerce yıllık bir monarşiyi üstelik milyonlarca taraftarları tek kurşun sıkmadan gerçekleşmişti.

Humeyni, İran halkını her türlü şiddetten uzak tutmayı ve özellikle halkına şu mesajı veriyordu: “Sizi öldürmeye gelen polis ve askerlerin göğsüne kurşun değil, çiçek atın.” Evet, aynen öyle oldu ve bağımsız kaynakların kabul ettiği üzere 60 bin insanın hayatına mal olan protesto ve direnişler devrimle sonuçlandı; devrimin lideri Humeyni, Paris Havaalanından Tahran havaalanına indiğinde onu tam 12 milyon insan karşılamıştı.

 

Devrimin birinci yıldönüm kutlamalarında hazır bulunanlardan ünlü Türk gazeteci ve şimdiki Diyarbakır Dem Parti milletvekili Cengiz Çandar’ın “Dünden Yarına İran’’ adlı kitabını 1989 yılında okuma imkanım olmuştu. Yazar kitabında İran İslam Devrimini akıcı bir dille anlatıyordu. Kitabın her sayfasını okuyarak çevirdiğimde, adeta kendimi olayların içindeymiş gibi his etmemi sağlıyordu.

Cengiz Candar’in “Devrimler içinde devrim, İslam içinde devrim ve mezhep içinde  devrimdir.’’ tespitleri  adeta altın vuruş niteliğindeydi. Öyleki İslamcı mahalle arasında Cengiz Candar’in namaz kılmaya başladığı ve İmam Humeynibiat ettiği söylentileri kulaktan kulağa yayılıyordu. Çünkü o dönemlerde bu devrimden herkes bir şekil etkilenmişti. Etkilenen isimlerden biri de “İslam Devriminin Kökleri’’ adlı ünlü kitabın yazarı İngiliz akademisyen Hamit Algar´dır.

Devrimin birinci yıl dönümünde  gösterileri izleyemeye giden  Fukuyama’nın arkadaşı kendisine şöyle bir not düşüyordu: “milyonlarca insan Azadi Meydanı’nda “Merg berg Amrika (Amerika’ya ölüm!)” diye bağırıyor.  Dünyaca ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama, arkadaşına şöyle yanıt veriyordu: “Korkma! Shell, Sony, Peugeout vd.’nin tabelaları yerinde duruyor.” sözleriyle İslam devrimin trajikomik boyutuna dikkat çekmeyi başarıyordu.

İslamcılık düşüncemin hatıra ajandasından bir dizi küçük alıntılar yaparak, makaleme farklı bir bakış açısını kazandırmaya gayret göstereceğim. İslamcılık yaptığım (1985-1999) dönemlerinde İran devriminin fikir adamlarından biri olan Asaf Hüseyin’nin, “İran’da Devrim ve Karşı Devrim” adlı eseri, kitap evlerinde o dönemler kapış kapış satılıyordu ve gençler arasında elden ele dolaşıyordu. Asaf Hüseyin, Batı paradigmasına ve kapitalis Amerika devletine karşı “İran İslam Devrimi”ni alternatif gösteriyordu.

Haşimi Rafsancanı ise bu duruma postmodern “İslamın yeni dalgası’’ ismini veriyordu. İslam Devriminin önemli mimarlarından biri olan Ayetullah Haşimi Rafsancani, “İslam’ı Dalga” adlı kitabında, pek yakın bir zamanda İran İslam Devriminin öğretilerinin dalga dalga yayılacağını, “Amerika emperyalizmini” ve “İsrail siyonizmini” bu İslam dalgası karşısında yerle yeksan edeceğini idia ediyordu.

Geçmişte Rafsancani, Cumhurbaşkanlığı görevini yaptığı her iki dönemde, kendisi ve çocuğu devletin parasını çalmakla isimleri anıldı ve ayrıca baba ve oğul yargılandı ve hüküm aldılar. Rafsancani’nin yukarıdaki idialı sözleri 45 yıl içinde hiçbir karşılık bulmamakla birlikte ve öyleki sergiledği  pratikleriyle hem kendisinin, hemde Devrimin itibarına suikast yapıyordu.

İran İslam devrimi’nin bir başka önemli isimlerinden biri de Dr. Mustafa Çamran’dır. Çamran’ı 1994 yılında ‘Kürdistan Hainleri” adlı eseriyle hem kendisinin hem de İran Devletinin Kürtlere karşı  resmi fikirlerini tanıma fırsatı elde ettim. Kendisi Rojhılatlı Bir Kürt olup, siyasal İslam ile ontolojik varlığına savaş açmış ve İslam adına kendi halkını vahşice katl etmeyi cihad saymış ve Humeyni bu vesileyle kendisine “Mustafa Çamran, Kürdistan Demokrat Partisi ne karşı verdiği cihad ile Cennetin Sigortasını Garanti altına almıştır” sözleriyle ödüllendirmekte geri durmuyordu.

Ve gene aynı yılda Ayetullah Humeyni’nin, ‘İmam’dan Mesajlar’ adlı kitabını okumuştum. Kitabın bir bölümünde Humeyni; “Kürdistan Demokrat Partisi” İslam düşmanı ve kafir bir teşkilat”olduğunu ve ayrıca Kürtlerin kurtuluş yolunun sadece “İslam devletine itaat” etmekte geçtiğini idia ediyordu.  

Kısacası İslam Devrimi İran halklarına özgürlüğü, demokrasiyi, ekonomik zenginliği, eşitliği ve adalet mefküresini  vaad etmişti. Ancak aradan  tam 46 yıl geçmesine rağmen halka, kötülükten ve cehaletten başka hiç bir şeyi geride bırakmadığını bugün daha  net olarak görebiliyoruz.

Şeriatçı devletin bu çağ dışı antagonizması dijital gezegenimizi, tedirgin ve  huzursuz ettiğini anlayabiliyorum. Çünkü İran  İslam Cumhuriyeti postmodern medeniyetle diyalog köprülerini kurmak istemiyor; çözüm yerine kaosu, suhulet yerine şakaveti, demokrasi yerine şia şeriatını ikame etmek istiyor. Değişimi, demokratikleşmeyi ve uygarlaşmayı ise kafirlik olarak tasavvur ediyor, agresifleşiyor. İran ayetullah rejimi ülkedeki adaletsizliği, fakirliği, sefaleti, geri kalmışlığı, İran milletinin aç kediler gibi duvarlara tırmayı, Kürt gençlerini vahşice vinçlerde sallandırmayı ve zindanlarda vahşice katl etmenin sebebini; emperyalizim, İsrail, Amerika, Batı Avrupa ülkelerine tahvil ederek ÇÖKÜŞÜN en büyük sebeplerini yarattığını hâlâ fark etmiş değildir.

Oysa ki Batı’da demokrasi, adalet, eşitlik, kadın, emek, özgürlük, etnik ve dini gruplların akültürasyon haklarını parlamenter sistem veriyordu. Örneğin ABD ‘de “Temsilciler Meclisi” (Senato), “İngiltere’de Lodrlar Meclisi”, Fransa’da “Milli Senato” meclisi, Almanya’da “Bundestag” meclisi canla başla kendi milletlerine  hizmet ediyor.

Oysaki Ayetullah Humeyni, Ayetullah Mutahhari, Ayetullah Beheşti, Ayetullah Burucerdi, Ayetullah Muntezeri ve büyük  düşünür Ali Şeriati gibi isimlerin örgütleme kurumu olan “Hüseyniye-i İrşad” da toplumun tüm muhalif kesimlerini ve Kürtleri bir araya getirmeyi başararak, güç birliğini, itifak bloğunu sağlayrak ve onlara liderlik yaparak  Pehlevi  diktatörlüğü alasağı edilmişti. Devrimin lideri İmam Humeyni, Kürt halkına, tüm ittifak güçlerine ve İran halklarına demokrasi, parlamenterizim, huzur, adalet ve özgürlük sözünü vaad etmiştiler. Ancak, Humeyni ve şürekası ilk iş olarak kendisine itaat etmeyen herkesi tasfiye ettiler. Özellikle HALK DEVRİMİNİN ortakları olan Kürtleri, vahşice katl etmeyi cihad gördüler ve solcu fırkalar için idam mangalarını kurdular.

Ayrıca 46 yıldır dış politikasını, Filistin ve İsrail meselesi üzerinde yürüterek ve bu hasas alanı istismar ediyor, Yahudi düşmanlığını körüklüyor ve  İsrail’deki askeri hedeflere misilleme amaçlı saldırıları “stratejik sabır” kavramını kullanarak belki sonunu getiriyor. Bu kavramın bana hiç de yabancı gelmediğini siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim. Çünkü bu kavramı her ne kadar İran Cumhurbaşkanlığı Siyasi İşler İdaresi Başkan Yardımcısı Muhammed Cemşidi tarafından belirtilsede, 1992 yılında Fars’dan Türkçe’ye çevrilen ve benimde dikkatle okuduğum Seyit Ali Hamaney’in “SABIR” adlı kitabında  “stratejik sabır” kavramının aynı şekilde geçtiğini açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Bana göre, İran’ın İsrail’e 13.4.2024 tarihinnde yaptığı İHA saldırısından sonra İran İslam Devrimini adım adım kendisini ÇÖKÜŞE doğru hazırladığını düşünüyorum. Bu yıkım sürecinin etap etap, palet palet nasıl ÇÖKÜŞE doğru gittiğini kavramamızı kolaylaştıracak geçmişe kısa bir yolculuk yapalım:

28 Aralık, 2017 ve 16 Eylül 2022  tarihleri arasında Meşhed, Kum ve Tahran’da  başlayan ve hemen ardından İran’ın diğer şehirlerine dalga dalga yayılan protesto gösterileri, ülke içinde ve dışında büyük bir destek gördüğünü takip edenler hatırlayacaktır. Gösteriler heycanla  tartışılıyordu ve yapılan bu tartışmaların heycanı  hergeçen gün giderek artıyordu ve haber ajansları çıkan olaylarda yüzlerce insanın hayatını kaybettiğini, yüzlerce yaralı ve binlerce tutuklunun olduğunun dünyanın bilgisine sunuyordu.

Yedi yıl önce İran İslam Cumhuriyetinde yaşanan o protesto eylemlerini o dönemin Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhud’un; “Devrim kırk yıldır hiç bir sorunumuzu çözmedi ve ülkemizi her yönüyle geriletti” sözleri Ayetullah rejiminin her geçen gün saldırganlaşarak adım adım kendisini krize sokarak TÜKENİŞE doğru gittiğinin güçlü işaretlerini vermiş  oluyordu.

Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhud, Ali Hamaney’e biatli olduğu halde, haklı ve cesur çıkışlar yaparken; İran Cumhurbakanı Hasan Ruhani, “ABD ve israil halkımızı kışkırtıyor ve fitnecileri sahaya sürüyor”, Tahran Cuma İmamı, “Halkın zihninin zehirli düşünceler, dengesiz sözlerle bulanmaması için sosyal alanı serbest bırakmamalıyız.” Keyhan gazetesi müdürü Hüseyin Şeriatmedari, “Halkın geçim konusundaki rahatsızlığı, fitnecilerin yeni fitnesi.” Devrim Muhafızları Ordusu da olayları, “Birtakım gruplar yeni fitne peşindeler.” sözleriyle  2017’de yaşanan hadiselerinin uygulamalarına sahip çıkıyordu.

Ayrıca Meclis Başkanı Laricani’nin 350 milyar dolar civarına kadar gerileyen milli gelirle ülkenin yönetilmesinin mümkün olmadığı söylüyordu ve keza  dini lider Hamaney ise, protesto olaylarından hükümeti ve resmi kurumların yöneticilerini sorumlu tutarken ve onları hesap vermeye çağırırken; halk, Hamaney’in bu açıkamalarına öfkeyle karşılık veriyor ve sarf ettiği sözleri munafıklık olarak değerlendiriyordu.

Çünkü İran halkı Hamaney’i munafıklıkla itham etmekte haklıydı. Hamaney, 30 yıllık görevi boyunca kimseye hesap vermek bir yana, bir kez dahi basın toplantısı düzenlediğine kimse şahit olmmıştı, gazetecilerin ve televizyonların karşısına çıkıp, halkına ve müslüman dünyasına  hesap vermeyi tek bir kereliğine olsa bile gerekli görmemişti.

Kısaca, 2017 ve 2022’de meydanlara çıkan göstericilerin ana hedefini şöyle özetleyebiliriz: Ülkedeki hayat şartları, yoksulluk, faiz, diş politika, rüşvet, idam, işsizlik, Kürtlere uygulanan zulüm politikaları, yolsuzluk, fuhuş,  kadının kara çarşaba haps edilmesi, sınıf farkına yönelik atılan somut sloganlardan, İslam Devriminin ÇÖKÜŞ temellerinin atıldığı dönem olarak okumak lazım.

Örneğin İran halklarının İran Devleti gibi, İsrail ve Filistin meselesiyle ilgilenmediklerini meydanlarda attıkları şu sloganlardan anlamak mümkündür.  “Ne Gazze ne Lübnan canım feda İran’a”, “İslam’ı basamak yaptınız bizi zelil ettiniz”, ‘Biz devrim yaptık ne büyük hata yaptık.’’,  “Kahrolsun Ruhani”, “Paralarımızı Suriye, Gazze ve Lübnan’da harcamayın”, “Halk dilenecek duruma düştü”, “Kahrolsun Hizbullah”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz”, “İstiklal, özgürlük, İran Demokrasi Cumhuriyeti”, “Halk dilenciliğe başladı”,  “Top Tüfek Fişek MOLALAR Kesinlikle Yok Olacak”, Jin, jiyan, azadi” ve ‘’Merg merg Hamaney’’.

Yukarıda  ayetullah rejimine karşı atılan sloganların anlamı bana göre şudur: İran halkının büyük bir bölümünün “İran Şeriat Devleti”ni istemediğinin mesajını veriyor. İran halkı uyduruk şeriat yasalarıyla, hayatlarını ve ikballerini daha fazla karartmak istemiyor. İkincisi; İran halkları, seküler ve demokratik bir devlete özlem duydukklarını, uygar devletlere ve uygar milletlere  bir kez daha devrim içinde devrim yapmaya hazır olduklarını ve demokratik devletlerin kendilerine yardım etmelerini talep ettiklerini net anlayabiliyoruz.

Şahlık rejimini gene alaşağı eden ve mollaları iktidara taşıyan gene aynı İran halkları değil mi? Peki, İran Şahlık düzeni nasıl yıkıldı ve Şah’ın ülkeyi terk etmesine hangi siyasi ve sosyolojik olaylar neden oldu? sorularına analatik bilgiyle cevap vermeye devam ederek analizimizi daha mahkem bir zemine inşa edelim.

İran Sahı’nın sonunu getiren 1964 yılında başlayan “15 Hordat olayları”dır. İkincisi, 1973’te petrol fiyatlarının üçe katlanmasıyla birlikte İran ekonomisi büyük bir inişe geçti ve halk her geçen gün fakirleşti, bazı imtiyazlı insanlar hızla zenginleşti, kıskançlık, yolsuzluk, rüşvet, eflasyon ve her türlü yozlaşma İran toplumunun tüm katmanlarını Şah Pehleviye karşı harekete geçirdi ve Şah Pehlevi İran’i terk etmek zorunda kaldı.

Peki, 2017 ve 2022 yılları arasında İranlı göstericilerin devrim karşıtı attığı bu sloganlara özellikle, ABD ve İsrail devleti tarafından nasıl karşılık buldu, birde ona bakalım.

O tarihlerde ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından göstericilere anında şu yanıtı: verdi “ABD haklı mücadelenizi destekliyor”.

Hakeza ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “İran halkının bu büyük cesaretini alkışlıyoruz” Beyaz Saray Sözcüsü Sanders, “ABD, İran halkını desteklemektedir; rejime, kendi vatandaşlarının barışçıl yollarla değişim arzusunu dile getirme temel hakkına saygı duyması çağrısında bulunuyoruz”.

Eski bir ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) çalışanı olan Edward Snowden İran’daki gösterileri uzaktan söylemleriyle destekleyen ABD’li politikacılara, “Eğer ciddiyseniz Google’a bir telefon açıp göstericilere gerçekten destek olabilirsiniz”  ABD Başkanı Joe Biden,“İran’ı özgürleştireceğiz”

İsrail Ulaştırma ve İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, “İran halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini” kazanmasını gönülden temenni ediyorum”İsrail’li  Bakan, İran halkının özgürlük ve “demokrasi mücadelesini “kazanması halinde İsrail ve Ortadoğu’da tüm tehditlerin ortadan kalkacağını söylemişti.

“İran İslam Devleti” ve onun siyasal islamci yandaşları, yaşanan bu siyasal ve real olaylar hakikatini, bilimsel argümanlarla ve ilmi basiretle okuma, anlama ve doğru teşhis koyma ve çözüm üretme yöntemi yerine, meydana gelen halk gösterilerini, ABD ve İsrail’in kışkırtması olarak propaganda ederek gerçeğe kurşun sıkıyordu.

Son olarak, sosyolog ve siyaset bilimci  Ibn Haldun, Mukadime” adlı eserinde devletlerin yıkılışını; adaletsizlik, fakirlik ve milletlerin asabiye duygusunun zayıflaması ve halkın yoksulluktan dolayı devlete karşı güçlü bir güvensizliği doğurmasıyla birlikte devletin yıkılmasına vesile olduğunu söyler. Ona göre; insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi devletlerin kurulup, gelişmesi ve yıkılması ve yıkılan devletin yerine başka bir devletin doğması, Tanrı’nın koyduğu sünnetullah yasasıdır diyor.  

Büyük bir ihtimal İran İslam Cumhuriyeti’nin çökmesini sağlayacak en büyük saldırıyı, ABD ve İsrail gerçekleştirecek. ABD’nin İran’a muhtemel bir hava saldırısı ve göstericilere her türlü yardımı yapması durumunda, dünya devletler liginin ve uluslararası kurumların da ezici çoğunluğunun desteğini alacağını düşünüyorum. Son olrak, İran’ı görmüş  ve İran Devrimi üzerine sistematik okumlar yapmış biri olarak şimdilik için ancak şunları söyleyebilirim: İran’daki halklar, akıl dışı ve çağ dışı mola rejiminin hayatlarından çıkıp gitmesi için dışarda bir müdahalenin yardımına ihtiyaç duyduğu bir gerçek.

Kadir Amaç

Brüksel

Ümit Özdağ ve Cuntacı Babasından Kalan Kirli Miras

Kadir Amac televizyon yayını

Sevgili okurlar! Bir dizi şeyler yanlış gittiğinde, alışık olmadığımız o ŞEYLER gerçekleştiğinde feleğimiz şaşar, zelzele geçiririz ve sanki gök kubbe üzerimize çökmüş gibi hissederiz kendimizi. İsmini şu an hatırlamadığım bir ahlak felsefecisi olan bir yazar yaklaşık olarak şöyle diyordu: İnsanların silahlanıp isyan etme nedeninin “ADALETİ” ikame etmekten ziyade “ADALETSİZLİĞİN” hakkından gelmek olduğunu söylüyordu.

Tam da bu zaviyede büyük şair ve filozof  Necip Fazıl Kısakürek hem yukarıda belirtiğim ahvali ve hem de bugünkü yaşadığımız anı şu enfes mısralarıyla tefsir ediyordu:

Durum diye bir laf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!

Sevgili okurlar! Sizin rolünüz, benim gibi yazarların rolü, sanatçıların rolü, siyetçilerin rolü, iş insanların rolü Türkiye’deki iç savaşı sonlandırmak olmalıdır diye düşünüyorum. Bir ülke savaş koşulları içinde kıyameti yaşarken, “savaşa son verilmelidir” demek anlamlıdır; ancak yeterli değildir. Somut adımların etap etap atılması için tarafları sevgi diliyle barışa teşvik etmemiz lazım. Örneğin, sadece saçma sapan analizler yaparak, eleştirmekle savaşı körükleyenler mi, yoksa iki halk arasında bu savaşın sonlandırılması için muazzam çaba sarf eden bizim gibi AHLAK yazarları mı?

Sevgili okurlar! Dünyaca ünlü İngiliz yazar Orwell, “geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder; bugünü kontrol eden de geçmişi kontrol eder.” diyordu. Bir Kürt yazar olarak artık  saçma sapan yıkıcı fikirlerimi kontrol etmek zorundayım. Daha ahlaki, daha vicdani ve daha reel politik düşüncelere kilitlenmeliyim. Bu sebepten dolayı kırmak, yırtmak, yıkmak, yok etmek ve bu saydığım kötü şeylerin her saatini kafamdan silip atmak ve bir daha hatırlamamak istiyorum. Çünkü yukarıda belirttiğim duygular ve düşünceler, beynimizde nefret dalgalarını yarattı. Yüz yıldır Türk ve Kürt beyinler, savaş ve şiddet ortamından beslendiği için kin ve nefret duyguları üzerinde sörf yaptılar. Evet, yukarıda belirttiğim gibi, savaşta yaşadığım bütün aşağılamaları, acıları ve savaş ortamında beynimde dağ gibi birikmiş kötülükleri tiksindirici hatıralar yığınıyla artık yüklemek ve onları taşımak istemiyorum!

Sevgili okurlar! Ben Türk ve Kürt savaşının sona ermesini, savaşın hayatım üzerimde bıraktığı kötü anıları unutmak için muazzam bir çaba içerisindeyken, ansızın ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Ümit Özdağ, şu kansever sözlerle karşıma dikiliyor ve adeta bilinç altında yatan korkunç Kürt düşmanlığını yüzüme çarpıyor gibi. Hayır, Kadir Amaç diyor, ben kan ve ceset kokusunu almadan yaşayamam. Kesinlikle savaşın tüm vahşiliğiyle devam etmesini, barışın bir daha bu ülkede kimsenin ağzına almamasını istiyorum. Yani ey Kadir Amaç! Yaşanan geçmişin her kötü anını, her saatini ve her gününü kafamda hep canlandırmak istiyorum, bu, durum bende muthiş bir KÜRT NEFRETİNİ yaratıyor, bu nefret bana müthiş bir haz sağlıyor, kendi enerjimle ürettiğim bu nefret dalgalarının etkisi kısa bir süre içinde Türk milletinin primitif duygularını da harekete geçirerek yaşadığım zevkin en zirve noktasına ulaşıyorum ve siz çıkmışsınız beni bu zevkten mahrum etmek istiyorsunuz diyor. Ümit Özdağ, 19 Ocak 2025′te partisinin il başkanları toplantısında “Kürt milleti yoktur”, “Kürt vatandaşı yoktur” sözlerinden dolayı Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 216 ilgili maddeye göre, halkı sosyal sınıf, ırk, din veya mezhep farklılıkları üzerinden kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçundan  dolayı tutaklanmış ve 9 ay hapis yattıktan sonra serbest bırakılmıştı.

Evet, sevgili okurlar! Bugün Ümit Özdağ, 1938’den 1950’ye kadar Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevini yapan İsmet İnönü ve Mahmut Esad Bozkurt’un ırkçı rahle-yi tedrisatından geçmiş biri olduğunu fazlasıyla bizlere kanıtlıyor. İsmet İnönü, rahmetli Şeyh Said Efendi yakalandıktan bir kaç gün sonra yaptığı bir konuşmada Kürt düşmanlığını aynen şu sözlerle beyan etmekten bir beyis görmüyordu: “Her ne pahasına olursa olsun,ülkemizde yaşayan herkes TÜRKLEŞTİRİLECEK,Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Devlete hizmet etmek isteyenlerin her şeyden önce TÜRK VE TÜRKÇÜ olmaları şarttır.”  Günümüzün İsmet İnönü ve Mahmut Esad Bozkurt’u hiç şüphesiz ÜMİT ÖZDAĞ’DIR. 1924–1930 yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yapan Mahmut Esad Bozkurt, Kürt halkı için ise aynen şu sözleri sarf ediyordu: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, 13.12.2025’de X hesabında benim için şu çirkin iftirada bulunuyordu:

Ümit Özdağ, attığı bu twitten 13 gün sonra- 26.12.2025’de bu kez İzmir Zafer Partisi İl Başkanlığı’nda yaptığı şu konuşmasıyla bir kez daha şahsıma iftira atmaktan ve beni hedef göstermekten imtina etmeyecekti. “ PKK’nin sözcüsü ve Belçika’daki sözde filozofları Kadir Amaç, Zafer Partisi ve Ümit Özdağ sürece engel oluyor diye açıklamalar yapıyor. Bu doğru değil, süreci Zafer Partisi engellemiyor, süreci Türk milleti engelliyor, Türk milleti hayır diyor, Türk milleti devletimi parçalatmam diyor.” Ümit Özdağ’ın yapmış olduğu bu ırkçı söylemi ve Kürt düşmanlığına dair konuşmaları bana eski İspanya devlet başkanı falanjist Franco’nun generali Millan Astray’ın Salamanca Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmayı hatırlattı. Ölümsever bir karektere sahip olan general Astray, konuşmasının hemen ardından en sevdiği sloganı olan, “Viva la Muerte!” (Yaşasın Ölüm!) dedi. İspanyol ırkçı general konuşmasını bitirince, üniversitenin rektörü olan düşünür Miguel de Unamuno ayağa kalkarak şu tarihi sözleri sarf etti: “Daha  demin, saçma sapan bulduğum “yaşasın ölüm” diye bağıran bir ses duydum! Bu sesin sahibini, tiksindirici ve korkutucu bulduğumu belirtmek istiyorum! Şu an İspanya’da bu general gibi, kafadan sakat olan çok sayıda insan var. Ve Tanrı yardımımıza koşmazsa eğer, kısa süre içinde bu tür yıkıcı insanların sayısı daha fazla artacaktır.”

Bunun üzerine falanjist General Millan Astray oturduğu yerinden fırlayarak, öfke ve nefretle Unamuno’ya şöyle yanıt verdi: “Abajo la inteligencia!” (Kahrolsun zeka!), diye bağırdı. Filozof Miguel de Unamuno konuşmasını şöyle sürdürdü: “Üniversite zekânın tapınağıdır. Ben de onun yüksek papazıyım. Siz İspanya’ya ve bu kutsal bilim tapınağına saygısızlık ediyorsunuz. Ağzınızdan ölüm ve yıkıcılık salyaları akıyor! Bu ırkçı düşüncelerinizle İspanya halkını ikna edemezsiniz. Çünkü inandırmak için inandırıcı olmanız gerekiyor. Ancak sizin niyetinizi biliyoruz, İspanya ve Katalanya halkı arasında fitne çıkarmak ve ülkeyi bir felakete sürüklemektir maksadınız”

Sevgili okurlar, Ümit Özdağ’ın ne kadar hibrit bir ırkçı mutasyon unsuru olduğunu bilimsel yöntemle betimlemeye devam edelim. Siyaset bilimine psikoloji kavramını kazandıran Amerikan Yale Üniversitesi’nden Harold Lasswell’in çalışmalarının ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın yırtıcı milliyetçi psikolojisini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum: Lasswell, ırkçı politikacıların zihinsel olarak “siyasete dengesiz” başladıklarını, “gücü ve egemenliği” hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyler. Platon, “Devlet” adlı eserinde; “Bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar, çılgınlaşmak doğalarında vardır, hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.”  der.

Ümit Özdağ, Hitler’in generali gibi ırkçılığı, yıkıcılığı ve Kürt düşmanlığını yiğitlik olarak överken, ama kendisi korkak ve yüreksizdir. General Himmler, babasına gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “Benim için hiç kaygılanma, çünkü ben TİLKİ KADAR KURNAZIM!” diyordu. Elbette ki Zafer Parti’nin Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın Türkiye’yi ve Türk Halkı’nı düşündüğünü hiç sanmıyorum. Ümit Özdağ ve şürekasının niyetlerinin ülkeyi kaosa sürüklemek, Kürt ve Türk çatışmasını yaratarak Türkiye’yi bölmek, devlet adına  yıkmak, yakmak, yırtmak, hicrete zorlamak ve işkence etmek olduğunu biz Kürtler çok iyi biliyoruz. Çünkü onun içinde faşizm ve Kürt düşmanlığı yatıyor!

Ümit Özdağ, leş gibi üzerinde kokan ırkçı düşüncelerini, vatan ambalajıyla siyasi arenada gündemleştirip sosyal medya aracılığıyla, kin ve nefret dalgalarını köpürtüyor, azgınlaştırıyor ve sokağa sıçratmaya tenezzül ve tevesül ediyor. Oysaki gerçek Türk Anadolu Türkü’dür, Anadolu Türkü ırkçı değildir, Kürtleri kardeşleri görür, her iki kadim kardeş milletin sosyolojileri birbirlerine çok benziyor. Ayrıca Kürt düşmanlığını yapanların Balkan, Kırım ve Kafkasya göçmenleri arasında çok  yaygın olduğunu da Kürt Halkı çok iyi biliyor. Bu bağlamda musbet Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp, bakınız Ümit Özdağ’a nasıl da okkalı bir cevap veriyor: “Kürt milletini sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri de sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir,”

Sevgili okurlar, Kürt düşmanı ve kundakçıların elebaşı Ümit Özdağ yeni ve özgün bir şey söylemiyor. Elbette ki İsmet İnönü, Mahmut Esad Bozkurt ardılı ve 27 Mayıs Cuntası’nın en azgın Kürt düşmanı üyelerinden biri olan babası Yüzbaşı Muzaffer Özdağ’ın mirasçısı olarak 1960’lardan bu yana verdiği kirli ve çirkin mücadeleyi sürdürüyor. Kısacası, Ümit Özdağ’ın ve cuntacı babasının gerçek hikayesi şöyle başlıyor: Muzaffer Özdağ, Dağıstanlı ve ÇEÇEN milletinden olan göçmen bir babanın oğlu olarak 1933 yılında Alaca’da, Çorum iline bağlı bir ilçede dünyaya geldi. Yani etnik köken olarak Muzaffer Özdağ’ın Türk olmadığı apaçık orta. Doğal olarak kendisi gibi, biricik ırkçı olan oğlu Ümit Özdağ da Türk değildir. Ancak Ümit Özdağ, kendisinin ÇEÇEN olduğunu inkâr edip kendisini Türk olarak hissediyorsa itiraz edecek sözümüz olmaz. Muzaffer Özdağ, 27 yaşındayken Türk ordusunda jandarma yüzbaşı olarak Türkçülük ülküsüyle siyaset işine başlıyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin en etkili subayı olarak yargılanır ve Japonya’ya sürgüne gönderilir. Ümit Özdağ, ne gariptir ki 1961 yılında Türkiye’nin Ankara şehrinde değil, Japonya’nın Tokyo şehrinde dünyaya gelecektir.(!)

Sevgili okurlar, tarih hiçbirimizin iyiliğini ve kötülüğünü unutmaz. Baba Muzaffer Özdağ, 27 Mayıs Darbesi’ni yapan 38 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) en genç üyesi ve yırtıcı Kürt düşmanı üyesi olarak bugün Kürt ve Türk halklarının karşısına çıkıyor. Ümit Özdağ’ın babası Muzaffer Özdağ’ın ırkçılık marifeti yanlız bu değildi elbette ki. 27 Mayıs Darbesi’nin elebaşı Orgeneral Cemal Gürsel’i darbeden sonraki gün tatilini geçirdiği İzmir’den Ankara’ya getiren gene yüzbaşı Muzaffer Özdağ olacaktı. Özdağ, darbenin  hemen ardından ziyaret ettiği Öncü Gazetesi’ne ise şu röportajı vererek ününe ün katıyordu: Muzaffer Özdağ’ın Öncü Gazetesini ziyaret ettiği o gün, Brüksel’den benim de tanıdığım, Kürt dostu usta gazeteci sevgili Doğan Özgü’den, 03 Ocak 2025 tarihli Artı Gerçek köşe yazısında o tarihi güne şöyle tanıklık yaptığını bize aktarıyor: “Hiç unutmam… İzmir temsilcisi olduğum Öncü Gazetesi’nin Ankara’da Rüzgârlı Sokak’taki yönetim yerinde bulunduğum bir akşam MBK’nin en genç üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ en mağrur haliyle içeri girmişti. Yanında da emir subayı görünümünde Mikail adlı genç bir teğmen. Özdağ küçük dağları ben yarattım diyen Napolyon havasındaydı. Selam sabahtan sonra elindeki kırbacı koltuğunun altına kıstırmış salonun ortasında sert adımlarla volta atarken bir soru patlatmıştı: “Aydınlar, biz 27 Mayıs’ı neden yaptık biliyor musunuz?”  Yazı işleri müdürümüz Muzaffer Aşkın son derece sakin “Yüzbaşım, bugüne kadar bir sürü neden sayıldı. Acaba hangisi?” diye karşı soruyla yanıtlamıştı. Özdağ’ın buna yanıtı hepimizi şoke etmişti: “Biz 27 Mayıs’ı Doğu Anadolu’da hazırlanan bir Kürt isyanını önlemek için yaptık. Yoksa vatan bölünecekti. Biliyor musunuz ki biz DP liderlerinden önce Kürt ağalarını tutukladık?”

Ey Ümit Özdağ! İşte maskesiz ve makyajsız halin budur. Siz kim Türk olmak kim! Ey ontolojik cahil ve siyasal züppe! Doğrusu şudur ki fitnenin adresi ve kıyametin alâmet-i fârikasısınız.  Ey Ümüt Özdağ! Darbeci babanız gibi, kendinizi Türkçülüğün Kabesi ve devletin hamisi görüyorsunuz (!) Oysaki kendi ontolojik varlığınızı inkâr edecek kadar mezellet derecesine düşmüş zavalının birisin; ruhun kirli, kalbin kara bir küfür, düşüncelerin çöplük, dilin zehir, azığın fitne, ellerin kan! Son olarak, barışın filikaları Demokratik Türkiye limana ulaşacaktır, Kürt ve Türk ittifakı bu limanda nurunu tamamlayacaktır!

Yeni Yılınız Kutlu Olsun!

Kadir Amaç        

Brüksel

 

 

 

 

 

  Kadir Amaç Yazdı: İbrahim Halil Baran Kimdir?

                             İbrahim Halil Baran Kimdir?  Kadir Amac televizyon yayını

                                          Birinci Fasıl

Evet, sevgili okurlar! Eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Elbette ki ölüm gelip hepimizi kuşatacaktır, ölümden geriye kalan, iyilik ve kötük olacaktır. Beni yakından takip eden değerli okurlarım yazılarımın önemli bir bölümünde hep şu hakikati söylediğimi bilirler: Birilerinin düşüncelerini beğenmesem bile, erdem ve asalet sahibi olan kişilerin hak ettiği değeri vermekten asla geri adım atmam.

Sevgili okurlar, iki hırsız insan iyi arkadaş olur. Biri hırsızlık eylemini yapar, ötekisi ona perdeyi tutar. İkincisi, iki erdemli insan iyi dost olur, biri diğerine filozof, ötekisi ona zahit olur. Bir insan da kötülük korkusu, iyilik ve fazilet kaygısı olduğu vakit, akıl ve erdem onun tabiatı olur.

İnsan ontolojisi, iyilik ve kötülük mayasıyla vücut bulmuştur. Dolayısıyla kötülük yapanlar kötülükleriyle, iyilik yapanlar iyilikleriyle anılırlar. Dünya görüşü yamuk ve pratikleri pragmatist olan bir siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve yazarın; adalet, demokrasi, hürriyet, bağımsızlık, erdem, merhamet ve paylaşma duygusu da zayıf olur, gönül dünyası fenalıkla dolar.

Evet, efendim! Görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri istese de kendini gizleyemez. Çünkü ontolojik olarak, ilkel ve vahşidir. Bundan dolayı herkes bu tür bir insandan çekinir. Sanırım tam da bu mahfilde, sinsi bir yumuşaklık ve mülayimlik hiçbir zaman kuşku ve korku uyandırmaz ve böylesi karekterler çok tehlikeli olurlar.

İşte kitap, marifet ve dava ehli olmayan insanlar hep bu noktaya olta gibi takılıp kalırlar. Gözü doymuş, ruhu arınmış ve gönlü genişlemiş bir mevsim olamazlar. Hep başkalarını suçlar, kendilerini suçlamazlar. Hep başkalarına lanet okurlar, kendilerine lanet etmezler. Gözlerinde yalan ve ihtiras vardır! Gözlerinden sevgi ve merhamet yaşları inmez. Kibir ve kıskançlık dalgaları üzerinde sörf yaparlar! İlim, irfan ve şeref rahlesiyle ilgilenmezler, halkın ve mücadelenin değerlerini tüketmeye bayılırlar. Paraya, güce, makama tapacak kadar paganist  ve transparan duygulara teslim olacak kadar ruhsuz ve hedonist olurlar.

Öyle ki bazen kibirlerinden bazen bencilliklerinden geri adım atmazlar. Keennehum mütevazi olmayı kibirlerine yediremezler, hep kendilerinden övgüyle bahsedilmesini arzu ederler ancak başkalarının başarılarını ve iyiliklerini takdtir etmekten asla hoşlanmazlar. HEP: BEN-BEN-BEN! Derler.

 

İkinci Fasıl

Evet, yukarıda saydığım kötü huylardan, alışkanlıklardan bir türlü kendisini ırak ve firak tutmayan içimizdeki Kürt maskeli insanlardan biri de hiç şüphesiz İhrahim Halil Baran isimli sosyal medya züppesidir. Bu şahıs; insanlarla konuşmayı, diyalog kurmayı, helalleşmeyi, kumrular gibi sevişmeyi, nar taneleri gibi insanlarla sevgisini paylaşmayı ve özür dilemesini bilmeyen tam bir ŞEHİR HAYDUTU!  Bu serserinin çok daha kötü olan yönü ise, kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapması, sosyal medya üzerinde Kürt milliyetçiliği maskesiyle, Kürt özgürlük savaşçılarına, Kürt aydınlarına, Kürt siyasetçilerine, Kürt dindarlarına savaş açması ve Bilge Kürt Lider Sayın Abdullah Öcalan’a ve şahsıma ağza alınmayacak, küfürlü sözler ve ithamlara varan KÖTÜ iftiralar atmasıdır!

İranlı filozof Sadî Şîrâzî diyor ki: “Lafta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.”  Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-î Kurdî’nin, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” Yani; dışı “SÜS” içi “PİS!” biçimindeki bu veciz ifadesi adeta bizlere  sosyal medya züppesi İbrahim Halil Baran’ın karekterini özetliyor.  

Kürt özgürlük Hareketi’nin yarım asırlık onurlu mücadelesine ve değerlerine sosyal medya üzerinden her fırsatta zehirli dilini uzatan, YENİ BARIŞ SÜRECİNİ sabote eden, bilge Kürt lidere iftira atan, kin besleyen, nefret kusan, Kürt gençlerini soytarılığa özendiren bu  ESFEL ve SEFİL Kürd’ün ahvalini bakınız Kur’an ne güzel de tasvir ediyor: “Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.

                                                                  

Üçünçü Fasıl

Sevgili okurlarım! İçimizdeki bu ahlaksız ve ahlaksızlar, HÜRRİYET ve İKBAL kapılarımızın önüne belâ ve cehalet direklerini  dikiyorlar, beyin lambalarımızı söndürmek ve bizi millet  olarak karanlıklarla baş başa bırakmak istiyorlar!

Kendisi ilk olarak 2014 yılında Kobanê Olaylarının ardından yardım kampanyasında toplanan yüzlerce milyon TL’yi hesabına geçirmekle suçlanan yukarıda ismini zikrettiğim unsur, Mardinli Kürt Veysi Dağ isimli  MOSSAD ajanı olduğu idia edilen şahısın aracılığıyla bu kez İsrail İstihbaratı’yla ilişkiye geçmekle, Kürtlük davası adına  para yardımı almakla ve İsrail İstihbaratı’yla birlikte toplantılar yapmakla ismi anılan bu sevimsiz yaratık; mana dünyamızı kirletmek, pırlanta düşüncelerimizi kırmak, neşemizi kaçırmak, Kürtlerin uhuvvet ve vahdet bilincine bir dizi suikastler yapmaktan imtina etmeyen KİRLİ bir Kürt olarak karşımıza çıkacaktı.

Sevgili okurlar! İçimizdeki bu mezellet MİKROBUN,  Kürtlük asabiyemizin sağlıklı umranına ve hürriyet mefkuremizin fakültesine farmekolojik birtakım etkiler yaratmak istediği apaçık ortdadadır. Heyhat! Bu unsur ancak, cehaletin ve kötülüğün memuru olabilir!

Şehir kültüründen, filozofik ve entelektüel derinlikten mahrum olan bu sokak züppesi, halktan ve reel politik durumdan kopuktur, hürriyet mücadelesinin hiçbir menzilinde yoktur, zoru ve namusu gördüğünde arkasına bakmadan kaçan bir teres, rahatına düşkün ve pasaklı OBLOMOV karekterli bir Kürt’tür! Kısacası sevgili Goethe’nin buyurduğu gibi: “Korkak, tehlike olmadığı zamanlarda yumruğunu sallar.”

Sevgili okurlarım! Hiçbir bilgi sistematiği, hiçbir bilimsel makelesi ve hiçbir felsefi kitabı olmayan bu hodbin karekterli züppenin her şeyi tuhaf ve her şeyi kaostan ibarettir! Yani bu züppede boyut yok, yön yok, referans yok, bilgi yok, düşünce yok, ahlak yok, sevgi yok, paylaşma yok, asalet yok, amel yok!

Son olarak; ey Halil İbrahim Baran! Ruhun kirli, kalbin mühürlü, düşüncelerin çöplük, amellerin pislik! Plastik kafatasınızın MİMARI ise Ahmet Zeki Okçuoğlu’dur, hain bakışlı  gözlerinizi İbrahim Güçlü ve tilki karekterinizi Selim Çürükkaya ve inanç atlasınızı İbn-i Mülcem gibi enfeksiyonal, MEZBELE ve MEZELLET buluyorum!

Son olarak; ey sokak züppesi! Onurumu Everest kadar GURURLU, cesaretimi bir cehennem kadar KORKUSUZ ve entelektüel seviyemi bir DEVLET kadar GÜÇLÜ gördüğümü ayrıca belirtmek istiyorum. Bir kez daha, lokal ve glikasyon ölçekte karşıma çıkarsan, zehirli dilinle diskriminasyon suçlarını işlersen kalemim zehirli diline Zend Avesta olur!

Kadir Amaç

Brüksel

 

 

Kadir Amaç yazdı: İlber Ortaylı ve Türkiyelilik (milliyetçilik) Meselesi

      Kadir Amac televizyon yayını

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayıp Erdoğan, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin liderliğinde başlatılan “Terörsüz Türkiye” süreciyle yeniden TV ekranlarına taşınan, Türk ve Kürt etnik tartışmaları, toplumsal ve siyasi mahfillerde bir dizi gereksiz münazaraların yapılmasına sebep oldu. “Türk Milleti” kavramı yerine önerilen “Türkiyelilik”tanımlama ölçüsü, özellikle barış süreci karşıtı yayınlar yapan Halk TV, CNN Türk, Sözcü Tv, Atatürk maskeli Kürt düşmanı yazarları, kaostan beslenen menfaat grupları ve tarihçi İlber Ortaylı’yı da son derece rahatsız ettiğini müşahede ediyoruz.

Yukarıda bahis konusu ettiğimiz konuya ilişkin dikkat çeken ilginç açıklamalarıyla Prof. Dr. İlber Ortaylı, 1 Ağostos 2025 tarihinde Sözcü TV ekranlarında katıldığı bir programda, açık yüreklilikle görüşlerini şöyle beyan ediyordu: “Ne diye ben Türkiyeli olacağım? Üstelik ben Türkiyeli değilim. Babam burada gömülü ama ben Türk’üm. Bu çok açık bir şey. Bu topraklarda yaşayan milyonlarca insan da Türk. Siz ne anlatmak istiyorsunuz? Nedir asıl amacınız?”

“Bir insan, çiftçilikten çıkıp Amerika’da gıda sanayisi kurmuş, yoğurt üretmiş olabilir. Bu başarıya saygı duyarım. Ama dönüp kendi milletine ‘Türkiyeli’ dersen, çizgiyi aşmış olursun. Yoğurdu ‘Yunan Yoğurdu’ diye tanıttın, yoğurdun cinsine karar verememişsin ama şimdi kalkıp milletin cinsine karar veriyorsun. Bu kabul edilemez!”

Sevgili okurlar! Şimdi kimin “çizgiyi aşmış” olduğuna birlikte bakalım: Chobani Yoğurtlarının sahibi Hamdi Ulukaya’dır. Ulukaya, 1972’de Erzincan’da doğmuştur,büyümüştür, okumuştur, çalışmıştır, vergisini vermiştir, askerlik görevini yapmıştır, devletin bir kuruşuna tenezzül etmemiştir. 1994’te ABD’ye giderek, çalışarak para kazanmıştır ve Chobani’yi kurmuştur. Aynı biçimde Ulukaya’nın babası ve dedesi de Erzincan’da doğmuşlardır ve sülalesinin de kökleri Kürt Coğrafyası’nın beş bin yıllık hatıralarında bir hazine gibi saklı duruyor.

Evet, İlber Ortaylı ise, 21 Mayıs 1947 tarihinde Avusturya’da doğmuştur ve Kırım Tatarı bir ailenin çocuğudur. Kendisinin de yukarıda ifade ettiği gibi, ailesinde sadece babası Türkiye’de gömülü bulunuyor. Yani İlber Ortaylı, iki yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etmiştir.

Kaleme aldığım bu çalışma ile İlber Ortaylı’nın ne kadar “Türk” ve ne kadar “Türkiyeli” olduğu gerçeğini, kronolojik ve hermeneutik yöntemi takip ederek, bilimsel bir makaleyle durumu ortaya çıkarmayı hedefleyeceğim.

Evet, sevgili okurlar! Sayın İlber Ortaylı’nın bu üstenci, efeci, buyurgan, aşağlayıcı üslubu milyonlarca Kürd’ün primordiyal ruhlarında büyük bir rahatsızlık meydana getirmiştir ve ayrıca yukarıda aktarmış olduğum kötü sözleriyle BARIŞ SÜRECİNE suikast yapmıştır.

Bana göre, konuşmak kadar dinlemek de yazmak dasanattır. Bu konuda İranlı filozof Sadî-i Şirâzî diyor ki:”Lafta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.” Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-î Kurdî, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” Yani; dışı “SÜS” içi “PİS!” insanlar olarak tarif etmiştir.

Şu “süs” ve “pis” meselesine şöyle başlamak istiyorum: Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk genç padişahı olan Genç Osman, 18 yaşında Yeniçeriler tarafından tahttan indirilir, bir eşeğe bindirilir, gözlerden uzak bir yerde kendisine tecavüz edilir!

Bir gün sonra Yedikule Zindanlarında infaz edilir. Türk tarihçi ve Türkçülük fikrinin önemli isimlerinden biri olan Necip Asim, Türkler bu tecavüzü öğrenmesin diye, ”tarih kitabının o sayfasını kendi elleriyle yırttığını” başka bir tarihçi ve aynı zamanda CNN Türk ekranlarının tanınan yüzüve barış süreci karşıtı konuşmalar yapan Erhan Afyoncu dile getirir!

İlber Ortaylı, “Türklerin Tarihi” adlı eserinde eskilerin tabiriyle Türklerin ahval-i şeraitini Karagöz’deki Baba Hikmet’ten şu sözlerle okurlarına aktarır: “Al Türk’ü vur turpa, yine yazık o turpa!” Sonra bu sözlere şu şekilde yanıt verir: “Aslında ülkemizin böyle adlandırılması, tuhaftır ki bizim dedelerimizin değil, bu ülkeyi başlangıçtan beri çok iyi tanıyan İTALYANLARIN işidir. Bizim dedelerimiz buraya “İKLİM-İ RUM” derlerdi.”

İlber Ortaylı kitabının değişik sayfalarında Türkçülüğün izlerini şu sözleriyle sürdürür. “Türkler tarihte her zaman varlar ama tarih yazımındaki yerleri o kadar kesin ve berrak değildir. Tarihimizin tam tespiti için Çin kaynaklarına müracaat etmek gerekiyor ama o dilde bugünkü Çince değil.” (1)

“Türklerin ana yurdu bugün bizim haz etmediğimiz bir bölgedir; Moğalistan’ın kuzey tarafı, Orhun Yazıtları’nın olduğu yer. Karahanlıların, YAĞMACI KÜRTLERİN yaşadığı yerde bugünkü Kırgızistan’la Sincan arasındaki bölgedir.” (2)

Ayrıca “Türklerin Müslüman oluşu topluca olmamıştır, çok uzun bir prosedürdür; ne silah zoruyla ne anlaşmayladır. Belli ki çok uzun bir süre içinde gerçekleşmiş ve dinin misyonerlik formları da değişik olmuş.” (3)

“12. Yüzyıl’ın düşünürü Kadı Ahmet Endülüsi diyor kiTürklerin medeniyete felsefe, matematik, dil, coğrafya, tarih yapma/yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar. Evet; Türkiye bir göçle, bir fetihle, sonradan yerleşmeyle vatanını en geç kuran ülkelerin arasında yer alır.”. (4)

Şimdi İlber Ortaylı’nın yukarıdaki sözlerinden hareketle yaklaşık olarak dünyanın her ülkesinde, milliyetçilik ideolojisi ve milliyetçilik kimliğinin ortaya çıkması ve sosyalleşerek bir ulus devlete evrilmesi kendine özgü alt ve üst koşullarına bağlı gelişmiştir.

Tarihte modern bağımsızlık hareketi ilk olarak 1804’te Sırpların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde ettikleri özerklik hareketidir. Sırp milliyetçilerinin sloganı şuydu: “Biz Türk değiliz, Sırpız!” (5) Örneğin, Fransa Krallığı ve Fransa İhtilali olayları Fransa milliyetçiliğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının yaratığı etkiler TÜRKÇÜLÜK mefkûresini, İtalya ve Almanya’daki milliyetçilik ise parçalanan lehçelerin-bölgelerin irredantizimdediğimiz birleşmeyi ortaya çıkarmıştır.

Bu zaviyeden hareketle dünyanın farklı yerlerinde milliyet kavramına insanlar, ilahiyatçılar, devlet teorisyenleri, yazarlar farklı anlamlar yüklemişlerdir ve farklı ölçüler kullanmışlardır. Yani millet kavramı homejen bir kavram değildir diyebiliriz. Doğu ve Batı medniyetlerine göre, anlam ölçüleri değişebiliyor. Örneğin; din, dil, kültür bölge ifade etmek için de kullanılıyor diyebiliriz.

Şimdi kaldığımız yerden devam edecek olursak millet, bir devlet ya da etnik bir topluluk demek değildir. Milletin devlet olmadığını konusuna “Yeryüzünün Yalınyaklıları” adlı eserimizde geniş yer vermişiz. Evet, dediğimiz gibi; devlet kurumsal veya kamusal bir şeydir. Devlet, vatandaşıyla sözleşmelidir, vatandaşına hizmet ettiği oranda vatandaşın kendisine itaat etmesini sağlar. Öyle ki mükafatlandırma, cezalandırma, vergi toplama, birilerini sınır dışı etme, siyasal egemenlik gibi özellikleriyle toprak parçası üzerinde varlığını ikame eder.

Millet kavramı ise bahsettiğim bu muhtevanın içine girmiyor: Dolayısıyla devlet kavramı ile millet kavramı birbirinden çok farklı iki etimolojik ve epistemolojik kavramdır diyebiliriz. O halde millet nedir? Bana göre, millet bir inanç/dine mensup olan, (Kelime-i Tevhîd’e inanan ve onu söyleyen her insan İslam milletinin üyesidir.) Ya da yerleşik bir anavatanı olan, kültürel köklere dayanan, kültürü paylaşan ve hisseden diğer üyelerle birlikte yaşayan topluluklardır.

Daha ilginç olanı ise, Yahudi din adamları İbn Meymune, İbn Azra, Mandelssohn ve İsrail Devleti’nin kurucusu olan yazar Theoder Herzl, “Yahudi Milleti” ve “Yahudi Devleti”kavramlarını kullanmışlardır. Bugün hem İslam milletleri ve hem de Hristiyan milletleri, İsrail devleti için “Yahudi Devleti” ifadesini kullanıyorlar.

Örneğin Ermeniler, Sırplar, Araplar, Quebec, Katalanlar, Kürtler, İngilizler, Almanlar, Fransızlar MİLLETLERİoluştururken, eski Sovyetler Birliği, eski Yugoslavya, İsviçre, Belçika, Brezilya, Birleşik İngiltere Krallığı ve Kanada ise DEVLETİ ifade eder. Dolayısıyla Türk Devleti, Türklerin ve Kürtlerin birlikte kurduğu bir devlettir demek doğru bir ifadedir. Türk Türk’tür, Kürt Kürttür. Ne Türk Kürt’tür ne de Kürt Türk’tür. O halde etnik olarak, Türkler ve Kürtler tek bir millet değildir, ancak tek bir MÜSLÜMAN MİLLETİNüyeleridirler.

Tam da bu bağlamda İlber Ortaylı’ya şunu sormak istiyorum: Katalonya, İskoçya, Flandre, Kürdistan gibi devletleri olmayan milletleri veya çok etnikli olan devletlerde yaşayan İtalyan Amerikalılar, Alman Türkler ya da her milletin içinde yaşayan Romenler gibi göçmen toplulukları nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin, size göre Kürtler göçmen miya da Kürtlerin durumu Almanya Türklerinin ve İtalyan Amerikalıların durumuna mı benziyor?

Evet, devam edelim: Mustafa Kemal Atatürk, “Lozan Antlaşması”nın ilanıyla birlikte, 1923 Türk-Türkçülük-Türkiye kavramlarını devletin yeni adı olarak koydu. Daha sonra Atatürk’ün kurduğu CHP; Ermeni, Arap ve Kürtleri hedef aldı, asimile etti, asimile olmayanları sergasyonist politikalarla göçe zorladı, farklı yerlere iskan ettirerek TÜRK ulus devletinin resmi antagonizmasını “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” ilkesi üzerine kurdu.

Bu yeni durum elbette ki Anadolu Topraklarının yerli halkı olan başta Kürtlerin ve diğer “halkların” arayışları, korkunç bir “etnik temizliğe” kadar giden etnik farklılıklara yol açmıştır. Örneğin, Fransalı yazar Monique Gendreau, Kürtlerin köklerinden zoraki olarak koparılmaya çalışıldığını şu sözleriyle kitabında bizlere aktarıyor: “Kürtler gibi güçlü tarihsel kimliği ve uzun geçmişi olan halkların uluslararası düzeyde tanınmamış ve varlıkları sürekli reddedilmiştir.”(5)

Söz Fransalı yazardan açılmışken, Fransa’nın modern ulus tarihinde ilk etnik tanımlama şudur: 1792’de Fransızların Prusyalıları-Almanları mağlup ettikleri vakit; “YAŞASIN FRANSA ULUSU” demişlerdir. Karşı tarafın ünlü Alman milliyetçi düşünürü Fichte ise, 1807’de Napolyon ordularına mağlup olan Alman Milleti’nin sönen primordiyal ruhunu yeniden canlandırmak ve harekete geçirmek için kaleme aldığı “Alman Milletine Çağrı” isimli eseriyle “Almanların Alman” olduğunu söylüyordu. Alman filozof Goethe, Fichte’nin bu milliyetçi fikirlerine karşı koyuyordu ve “biz Germanlılarız” diyordu, ancak daha sonraları “Fichte dostum haklıdır” itirafında bulunuyordu. (6)

Polonya’da milliyetçilik ideolojisi “ben Polenim” parolasıyla milli hafızayı ve karekteri inşa eden Josef Pilsudski’ye aittir. Pilsudski, düz bir mantıkla Polonya milliyetçi düşüncenin hükmünü şöyle veriyordu. “Ulusu oluşturan devlettir, yoksa, ulus devleti oluşturamaz.” sözleriyle milliyetçi ideolojinin yazarlarının dikkatini üzerine çekiyordu. (7)

İtalya’daki milliyetçiliğin ülkücü ajandası ise çok daha farklı şeyleri barındırır. İtalya’nın etnik milliyetçiliğininve etnik ulus devletinin yaratıcı mimarı hiç şüphesiz ünlü yazar Mazzini’dir. Mazzini, yazar dostu olan Massimo’ya şöyle sesleniyordu: “Sevgili dostum Massimo! İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”

Tarihte modern bağımsızlık hareketi 1804’te Sırpların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı elde ettikleri özerklik hareketidir. Sırp milliyetçiliği entelektüel düzeyde değil,militanlık düzeyinde başladı, gelişti ve önü alınmaz olayların patlamasına neden oldu. Milliyetçi Sırp militan Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ı öldürdü. Bu suikast, I. Dünya Savaşı’nın başlamasına vesile olmuş ve aynı zamanda bu olay tarihin en önemli olaylar listesine girmeyi başarmıştır. Evet, sayın İlber Ortaylı, Sırpların da sloganı şuydu: “Biz Türk değiliz, Sırpız!”

Son olarak Halifeliğin Türklerden Araplara geçmesini hararetle savunan ve öneren kişinin Arap Milliyetçi ideolojinin yazarı Al-Kavakibi olduğunu görüyoruz. Gene kültürelcilikten Arapçılık ideolojisine geçiş yapan Necip Azuri, “Uyanış” adlı eserinde “Türk Asyası değiliz, Arap Milleti’yiz.” ifadesini kullanmıştır.

Sayın İlber Ortaylı’nın ezberci ve aynı zamanda güçlü tarih sistematiği olan bir tarihçi olduğunu düşünüyorum. Ancak sayın İlber Oltaylı’nın milliyetçilik ideolojisi üzerine okumalarının çok zayıf olduğunu ve bu sebepten dolayı kendilerine Kedourie, Eric Hobsbawm, Benedict Anderson,Gellner, Carl Schmitt, Anthony D. Smith ve Stefanos Yerasimos gibi yazarları okumasını tavsiye ediyorum.

Onun “Türk, Kürt, Farısi, Arap, Ermeni” kelimelerinin etimolojiyi veya primordiyallığı işaret ettiğini bildiğini sanmıyorum. Örneğin, “Türkiyeli-lik” kelimesini ilk olarak 1915 başlarında Tunalı Hilmi kullanmıştır. Hilmi, Jön Türk ve Türkçülük hareketinin önde gelen isimleri arasında yer almıştır ve aynı zamanda milletvekili ve devlet insanıdır.Hilmi, Türklüğün bir etnik gruba delalet ettiğini söylemiş ve Türkiyelilik terimini ise TÜRK kelimesine karşı daha kapsayıcı olması bakımından dolayı öne sürmüş ve savunmuştur.

Mamafif Atatürk, 2 Mart 1922 tarihinde Ankara’da elçilik binasında verilen resmi bir resepsiyonda “Biz Türkiyeliler Asyaî bir milletiz, Asyaî bir devletiz.” demiştir.

Şimdi TV ekranlarındaki ATATÜRK maskeli PARYALI yazarlar ve TATAR olan bir profesör “biz Türkiyeli değiliz, Türk’üz.” diyorlar (!) Tam da bu nokta “Dağdaki gelmiş bağdakini kovuyor” ifadesi gerçekleşmiş oluyor. Evet, sayın İlber Ortaylı! Elbette ki Türk olmanızda bir sıkıntı yoktur! Ama biz Kürtler, tam yüz yıldır, gerici ve ırkçı kemalistideolojiye diyoruz ki Biz Kürtler Türk değiliz, KÜRD’ÜZ!Aynı şekilde Kürtlerin topraklarında yaşayan diğer halklar Kürt değildir. Ancak Kürtlerin ülkesinde yaşadıkları için, biz onları da kapsayacak şekilde Kürdistanlıdırlar kelimesini kullanıyoruz. Örneğin, Siirt’te yaşayan bir Arap, etnik olarak Kürt değildir, Kürdistanlıdır. Amed’de yaşayan bir Ermeni, etnik olarak Kürt değildir, Kürdistanlıdır.

Sonuç olarak; sayın İlber Ortaylı! Kürtler hiçbir milletinparyası değildir, bu toprakların gerçek yerli milletidir ve devletin kuruluşunda aslanlar gibi dört cephede savaşmışlar, şehid olmuşlar, hiçbir zaman ihanet etmemişler, ihanete uğramışlar ve bu devletin gerçek ortağı olmayı fazlasıyla hak etmişlerdir. Filhakika şudur ki Türk ve Kürt milleti! Dokuz yüz yıl bu topraklarda düşmana karşı birlikte at koşturdular ve imparatorluğu birlikte kardeşçe yönettiler.

Ne olduysa, Pantürkizim- Panturanizim ideolojileri her iki halkı İslam maskesiyle aldattılar, 1923 yılında ülkenin yönetimini ele geçirdiler. “Kızıl Elma”yı pusula aldılar. Öyle ki bu Kemalist antagonizma, “Kızıl Elma”nın ‘Kelimetullah’olduğunu iddia edecek kadar ileriye gitti. Kemalist rejim önce Kürtlerin dilini yasakladı, camileri ahıra çevirdi, ezanı şerifi Türkçe okuttu, kılık kıyafet kanununa muhalefet eden yüzlerce insanı idam etti. 1921 Anayasası’nın büyük oy çokluğuyla elde edilen Kürtlerin amansipasyon ve akültürasyon yasal hakları 1923 Anayasası’na icbar edilerek tahvil edildi.

Genç Cumhuriyet rejimin siyasi ayakları yere iyi basınca,Türk milis güçlerini oluşturan ve savaş cephesinde onlara liderlik yapan Çerkez Ethem’i hain ilan etti, Türk milli marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy’u sürgüne yolladı, İskilipli Âtıf Hoca, Şeyh Said, Seyid Rıza ve yüzbinlerce insanı şehid etti!

Sayın İlber Ortaylı ve şürekası Kürtlere tepeden bakma ve onları reayası görme alışkanlıklarını terk etmelidirler, çünkü bu onların son şansı olacaktır. Biz Kürtler artık gam köşesinde oturmak, tefrika dalgalarına kapılmak, acının esiri olmak, başka milletlerin peşine takılmak ve umutları pörsümüş ve perişan bir kader yaşamak istemiyoruz.

Allah’ın izniyle! AKP, MHP ve DEM PARTİ yeniden Türk ve Kürt ittifakını sağlayacaklardır, iki halk olarak eskisinden çok daha iyi ve çok daha güçlü bir şekilde, eşit şekilde paylaşarak kardeş olacağız; huzur, sevgi ve barış içinde yaşayacağız.

Kadir Amaç

Brüksel- İlk Yayınlaşa Tarihi 06.08.2025  

(1) Kadir Amaç (@KadirAmac) / X

Kaynakça:

İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi, Timaş Yayınları, Sayfa 54-115-114-19

Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, İletişim Yayınları, Sayfa 52

Jean Leca, Uluslar ve Milliyetçilikler, Metis Yayınları, Sayfa 132. 45-20

Anthony D.Smith – Milliyetçilik – Atıf Yayınları 

 

Kadir Amaç Yazdı: Hoş Geldin Barış!

          Bu yazıyı barışın üç mimarına ve üç liderine ithaf ediyorum!         Kadir Amac televizyon yayını

 

            Sevgili Barış!

Dünyaca ünlü İngiliz yazar Orwell, “geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder; bugünü kontrol eden de geçmişi kontrol eder.” diyordu. Bir Kürt yazar olarak artık kırmak, yırtmak, yıkmak, yok etmek ve bu saydığım kötü şeylerin her saatini kafamdan silip atmak ve bir daha hatırlamamak istiyorum. Çünkü bu, duygular ve düşünceler beynimizde nefret dalgalarını yarattı. Yüz yıldır Türk ve Kürt beyinler, savaş ve şiddet ortamından beslendiği için, kin ve nefret duyguları üzerinde sörf yaptılar. Evet, yukarıda saydığım nedenlerden ötürü  savaşta yaşadığım bütün aşağılamaları, acıları ve savaş ortamında beynimde dağ gibi birikmiş kötülükleri tiksindirici hatıralar yığınıyla artık yüklemek ve onları taşımak istemiyorum!

            Sevgili Barış! 

Bir dizi şeyler yanlış gittiğinde, alışık olmadığımız o ŞEYLER gerçekleştiğinde feleğimiz şaşar, zelzele geçiririz ve sanki gökkubbe üzerimize çökmüş gibi hissederiz. İsmini şu an hatırlamadığım tarih felsefecisi olan bir yazar yaklaşık olarak şöyle diyordu: İnsanların silahlanıp isyan etme nedeninin “ADALETİ” ikame etmekten ziyade “ADALETSİZLİĞİN” hakkından gelmek olduğunu söylüyordu.

            Sevgili Barış!

            Sen aramıza gelmeden önce evlerimiz terk edilmişti, rüzgârın yaprağı savurduğu gibi, savaş her birimizi bir memlekete savurmuştu, gerçeğin dili lal olmuştu, şehirler korku ve ölümün sesizliğine bürünmüştü ve çocuklarımızın ikbali namluların hedefindeydi. Dağlarda öldürülen, Kürt ve Türk gençlerinin ÇIĞLIKLARI kulak zarlarımızı patlatacak şekilde yankılanıyor. Kaybettiğimiz canlar bir ALEV topuna dönüşüp evlerimizin tam orta yerine düşüyordu ve ANNELER “HAWAR! HAWAR! HAWAR!” ağıtlarını yakıyordu.

Heyhat! Geçmişe sabitlenmiş gözlerimiz, fikirlerimiz, önyargılarımız ve öfkemiz geleceği ayrıntılı ve estetik kavramamızı tarif etmeyi şöyle bir kenarı bırakalım, ne görebiliyorduk ve ne de  savaşın yarattığı korkunç felaketten dolayı zaman bulup  geleceğimizi  hayal edebiliyorduk!  Allah’a hamdüsenalar olsun; Türk ve Kürt ilişkilerinin alabora olduğu öfkeli dalgalar üzerinde boğulmanın çırpınışlarını yaşarken,  zati aliniz bir kandil gibi ortaya çıktı, büyük bir risk aldınız, her iki millete can simitlerini giydirdiniz ve her iki milleti içine alabilecek genişlikte ve mazbut bir FİLİKAYA aldınız. Teşbih edebi bir sanattır ve teşbihte  hata olmaz her iki milletin baş düşmanı olan kör tutkuların önüne büyük AHLAK Peygamberi Muhamed, SEVGİ filozofu Mevlana, AŞK filozofu Ehmedê Xanê ve faziletli toplumun beyin mühendisi Farabi’nin metaforlarını beyninizde canlandırarak savaşın önünde canlı kalkan oldunuz.

            Sevgili Barış!

Ölen vicdanlarımızı ve fedakarlığımızı yeniden dirilttiniz. Bizi felakete götüren ırkçı tutkularımızdan alıp  kopardınız; vicdanlarımızla, uhuvvetimizle ve vahdetimizle birleştirdiniz ve her iki milletin peygamberin ruhunun bulunduğu Ravza-i Mutahhara’da kumrular gibi musafaha etmemizi sağladınız.

 

Brüksel

https://x.com/KadirAmac

 

 

 

Altan Tan’a Açık Mektup!

Sayın Altan Tan!                           

Mektubuma başlamadan önce zat-ı alinize, günah ve suçlarımla ilgili bir kaç paragraf yazmak istiyorum. 1985-1999 yılları arası; İslamcılık yaptığım yıllardır. Bu yıllarda İran, Lübnan- Hizbullah, Filistin-Hamas-Cihad, Mısır-İhvan,Urvet-ül Vuska, Selam, Girişim, Haksöz, Vahdet, Tevhid, Yeryüzü, Ehlibeyt, Zehra, Med Zehra, Nubihar, Milli Görüş, Mealciler, Medrese Meleleri, İslam’i Hareket, Menzil, İlim ve benzeri onlarca İslamcı çevre ile tanışma fırsatım oldu.Daha doğrusu bu çevrelerden insanlarla sohbet ettim, arkadaş oldum. Sabahlara kadar Kuran, Sünnet, İcma, Kıyas, Şura,Tebliğ, Cemaat, Ümmet, İmamet, Velayet, Hilafet, saltanat, devlet, devrim, “dar’ül-harp” ve “dar’ül-İslam” kavramlarınıtartıştık.İbn Kesir – Tefsiru’l-Kur’an, İbn Kayyim el-Cevziyye – Bedai‘u’t-tefsir’i, Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kuran Dili, Mevdudi Tefhimu’l-Kuran, Seyyid Kutup  Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân, Muhammed Abduh  Menar Tefsisi, Allame Muhammed Hüseyin Tabatabai – El Mizan Fi Tefsir-il Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah – Min Vahyi’l Kur’an tefsirlerini okudum, ders aldım ve ders verdim.İslamcılık yaptığım bu süreçlerde hiçbir İslamcı lidere, devlete, gruba, cemaate, herhangi bir siyasi partiye, legal yada illegal düzeyde ne biat ettim ve ne de üye oldum. Tam da bu noktada kendim için şunu söylemek istiyorum.Yaşamım boyunca hatta bugün de, İslam veya Kürtlük adına sevgili ülkeme ve yalın ayaklı milletime bir hardal tanesi kadar zarar verdiğimi gören ve bilen kim varsa lütfen konuşsun, lütfen yazsın beni! Beni böylesi bir durumda yazmalarının hem insani, hem İslami ve hem de Kürdistani bir görev olduğunu düşünüyorum. Beni tanımayan bir dizi cahil ve görgüsüz din adamlarına, yazar, gazeteci ve siyasetçiye de şu söylemek istiyorum: Kalemimi bir devlet kadar güçlü buluyorum.

Sayın Altan Tan!

İslamcılığı bıraktıktan sonra sol, liberal, demokrat

ve anarşist yazarların kitaplarını okudum. Özellikle Karl Marx, E. Durkheim ve Weber sosyolojisini iyi anlamak için sistematik ve karşılaştırmalı okumalar yaptım. Şimdi ise daha çok postmodern yazarlarla ilgileniyorum. Anthony Giddens, Andrew Heywood, Carl Schmitt, Michael Roskin, Zygmunt Bauman, Slavoj Zizek gibi postmodern filozofları okudum, okumaya da devam ediyorum.

Geriye kısa bir yolculuk yaparak bazı şeyleri zat-ı ali-nize hatırlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi, Türk Devletinin resmi antagonizmasını 20 yıldır temsil eden ve yöneten Erdoğan ve İslamcı-Mehmet Akif Ersoy fırkasıdır.

Ersoy ve Mustafa Kemal Atatürk çok samimi iki dosttu. Bu iki mutaassıp isim, Kürt milletini “İslam kardeşliği” mefkûresi adına aldatarak, modern Türk devletini kurdular. Sonunda Şeyh Said efendinin idam kararını Mustafa Kemal Atatürk verecekti. Dostu Mehmet Akif Ersoy’un ise editörlüğünü yaptığı Sebul – ur Reşat’ın, 15. 06. 1925 tarihli sayısında “Vatanımızı Bölen Şakiye İdam!” manşetiyle, Kürdistan ve Şeyh Said meselesini şekavet olarak haber yapmaktan imtina etmeyecekti. Bu nokta üzerinde biraz te- fekkür etmenizi tavsiye ediyorum.

Sayın Altan Tan!

Şimdi bizim döneme gelelim. Seksenli ve doksanlı yıllarda Türk devletine “Tağut” ve “dàr-ül-küfür” diyen İslamcıya da dindar fırkanın neferleri bugün “Uhud Okçuları” gibi mevzilerini terk etmiş durumdalar. “Dàr-ül-küfür” dedikleri T.C’ nın meclisinde ya da devlet bürokrasisinin farklı kademelerinde Milletvekilliği, Bakanlık, Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı, Özel Kalem Müdürlüğü, Mali Danışmanlık, Genel Müdürlük, Bölge Genel Müdürlüğü, Diplomatlık, Büyük Elçilik gibi makamlara gelerek ihale peşinde koşuyorlar.

Evet, dünyevi gaileler peşinde koşan ve itibar dilenciliğine avuç açan Kürt İslamcılardan biri de hiç şüphesiz de zat-ı alinizdir! Ha bu arada Yalçın Akdoğan ile beraber, hayâ ve ar damarları yırtılmış, tam bir ASALET İFLASI yaşayan Mehmet Metiner’i de unutmuyorum. Çok daha önemlisi her üçünüze de çok büyük emekleri olan sevgili İzzettin Yıldırım’a ihanetinizi ayrıca bir köşeye not

ediyorum.

İşte Kürt İslamcı-dindarların, ahval ve şeraitleri kısaca budur. Bunların en büyük alamet-i farikası Kürdistan özgürlük mücadelesine düşman, müstemleke devlete dost olmalarıdır. Bunlar kolonyalist efendilerine saygıda kusur etmezler. Koltuk ve mevki kapma hırsları yüksektir. Yarım asırdır mücadele eden Kürt özgürlük hareketinin ve yurtsever Kürt halkının verdiği ağır kayıplar ve ödediği bedeller onlar için sadece ganimettir. Rahatlarına çok düşkündürler. Mideleri başlarının başları midelerinin üzerinde olur. İblis gibi kibirleri, tilki gibi ahlakları vardır. İslam’i temayülleri ve tasavvurları Kâ’b el-Ahbâr, İslam’i cihad anlayışları İbn-i Mûlcem, hak ve batıl karşısındaki şahitlikleri Musa el-Eş’ari gibidir. İnanç dünyaları yamuk, amel kozaları çürüktür.

Sayın Altan Tan!

Dün TV’lerde ve sosyal medyada eski partiniz HDP ve eski genel başkanınız Demirtaş ile girdiğiniz çirkin polemiği görünce 37 yıllık siyasal geçmişiniz gözümün önünde canlandı bir an. Bu 37 yıllık; düşünce ve siyasi ajandanızın kısa özetini halkıma anlatmak benim için farz oldu.

23 Mart 2023 tarihinde resmi Twitter hesabınızda aşağıdaki şu sözleri sarf ederek ne kadar problemli, HUYSUZ, gerilimi seven ve hodbin bir karakter olduğunuzu fazlasıyla kanıtladınız. “Kobani davasında Selahattin Demirtaş ile birlikte ömür boyu hapisle yargılanıyorum. İki defa gözaltına alındım. Tüm ifadelerimin arkasındayım. Bazı şerefsizler her zaman yaptıkları gibi Demirtaş aleyhinde ifade verdiğimizle ilgili yalanlar uyduruyorlar. Her cümlemiz mahkeme kayıtlarında mevcut. Avukatlar satır satır servis edebilirler. Demirtaş’ın çözüm sürecindeki politikalarına katılmamama rağmen onun hukukunu korumak benim insanlık görevim gereğidir. Ey alçaklar Kürt siyaseti içinde beş tane Altan Tan olsaydı bu durumda olmazdık. Değerlerinizin kıymetini bilmiyorsunuz, bari soytarılık

yapmayın. Tekrarlıyorum: Tüm ifadeleri yayınlayın!”

Sayın Altan Tan!

Şimdi amel defterinizin sayfalarını yavaş yavaş çevirelim ve değerli halkımızla birlikte bakalım; Dediğiniz gibi kim “şerefsiz”, “alçak” ve “soytarı”dır! Biraz onu irdeleyelim. 1984-1985 yılları arasında Ankara Keçiören Belediyesi’nde ırkçı ve Kürt düşmanı Melih Gökçek’in başkan yardımcısı olarak görev yaptınız. 1987 senesinde Refah Partisi’ne girerek partinin “Güneydoğu” müfettişi oldunuz. Daha sonra değerli(siz) kadim dostunuz Mehmet Metiner ile ortaklaşa Ekim 1985 ile Eylül 1990 yılları arasında radikal İslamcı bir çizgiye sahip Girişim dergisini çıkardınız.

Bu dergi ile elde ettiğiniz popülarite ikinizi de 90’lı yılların yükselen iki yıldızı yaptı. 1991 yılında Refah Partisinden istifa ettiniz. 1993 yılında Aydın Menderes tarafından kurulan Büyük Değişim Partisi’nin genel başkan yardımcılığı makamına oturdunuz. Bu parti kendisini feshettikten sonra Menderes ile birlikte Demokrat Parti’ye geçtiniz. Daha sonra siz HADEP’ de PM üyeliğine geçerken, biricik dostunuz Mehmet Metiner ise aynı partide genel başkan yardımcılığına tıpkı bir sırtlan gibi sıçradı. Bu “SIRTLAN MESELESİ”ne de daha sonra değineceğim.

Devam edelim! Siz; HADEP’in devamı olan HDP’de iki dönem vekillik yaparken dostunuz Mehmet Metiner ise AKP’den vekil oldu. Ayrıca Yeni Zemin, Demokrasi, Yeni Gündem, Yeni Şafak, Zaman, Özgür Politika, Star gibi gazetelerde de köşe yazarlığı yaptınız.

Sayın Altan Tan!

Hâsılı kelâm her ikinizin kısaca CV’si kronolojik olarak şöyle: Birlikte Girişim ve Yeni Zemin dergilerini çıkardınız. RP`ye girerek siyaset yaptınız ve RP`den birlikte ayrıldınız. Bu süreç Menderes`in partisi Büyük Değişim Partisine aynı şekilde birlikte girip ayrılmanızla devam etti. Belediyelere girip ayrılmanızda aynı şekilde bir seyir izledi. Sen; Melik Gökçek`in yardımcısı olurken dostun Mehmet Metiner de Erdoğan`ın danışmanı oldu. Bu görevlerinizden de

birlikte ayrıldınız. Sonra birlikte Hadep’e girdiniz ve birlikte Hadep’ten koptunuz. Dostun Metiner Erdoğan’dan özür dileyerek AKP’ye dönüş yaptı sen ise HDP’ye geçtin. Bu kez tek başına HDP’den ayrılıp Saadet Partisine geçtin ve eski dava arkadaşın Metiner’le ipleri tam kopardın. Görüldüğü gibi, dindarlık muhafazakârlık ve Kürtlük maskesiyle kapısını çalmadığınız ve sinsice içine girip yuvalanarak günah işlemediğiniz yer kalmadı. Günahların ve basitliğin gün ışığı gibi ortadayken, Kürt siyasetinin sana verdiği değeri birçok gerçek Kürt yurtseveri ve aydınına vermediği bu süreçlerde sana tanıdığı bunca şansa rağmen; “Ey alçaklar Kürt siyaseti içinde beş tane Altan Tan olsaydı bu durumda olmazdık. Değerlerinizin kıymetini bilmiyorsunuz bari soy- tarılık yapmayın.” sözleriniz milyonlarca yurtsever Kürt’ün gönül dünyasına yöneltilmiş mızraklı bir suikast olmuştur.

 

Tam bu noktada siyasi atraksiyonlarınız Amr ibn al-’As’a, teolojik refleksleriniz Musa el-Eş’ari’ye ve oyalama taktiğiniz Habeş Kralı Necaşi’yi kıvrak zekâsıyla ikna eden Güney Yemen valisi Ebrehe’ye benzetsem de bu örneklerin tam olarak kişiliğinizi tasvir edemeyeceğini düşünüyorum. Daha çok kişiliğinizin testosteron hormonlarını sırtlanın hormonlarına benzetiyorum.

Bana göre bu mektubumun ana konusu, karakter ve asalet meselesidir. Farklı bir ifadeyle de aslan ve sırtlan meselesidir. Bu iki hayvan türü birbirlerinin baş düşmanlarıdırlar. Sırtlanlar gerçekten de “Afrika düzlüklerinin çöp kamyonu gibidirler. Şarbondan delik deşik olmuş, leş gibi kokan bir hayvan ölüsünü midesine indirdiği halde asla hastalanmayan” itici ve tiksindirici bir hayvandır.

Sayın Altan Tan!

Sudanlılar’ın güzel bir atasözü vardır: “Cennete giden tek yol, sırtlanın midesinden geçer.” Romalı doğa bilimci sırtlanın hermafrodit olduğunu, tıpkı sizin gibi, adamına göre, duruma göre, havaya göre, mevsime göre cinsiyet-fikir-inanç değiştirebildiğini söyler. Hermafrodit kişilikler hem doğada ve hem de siyaset arenasında çift cinsiyetli sümüklü böcek, salyangoz veya solucan olabiliyorlarmış! Oxford Üniversitesi’n de zooloji yüksek lisansı yapmış olan “Hayvanlar Âleminden Uygunsuz Gerçekler” adlı kitabın yazarı Lucy Cooke’in büyüleyici kitabında geçen şu sözler aklıma geldi. “Sırtlanlar hem leşleri hem kendini yiyen, yavrulayan ineklerin peşine düşen, arkadan ısırıp sakatlayan, gece uyurken yüzünü ısırıp parçalayabilecek, acı acı uluyan, sürüsüne hizmet eden, pis kokulu iğrenç, çenesiyle aslanın bıraktığı kemikleri kıran, göbeği yerlerde sürünen, kahverengi düzlükte uzun adım koşan, ardına baktığında yüzünden melez bir köpeğin zekâsı okunan çift kişilikli SIRTLAN.”

Tüm araştırmacı yazarlar ve benim gibi deli felsefeciler sırtlanın cesur olmadığı konusunda hemfikirdirler. Öyleki Goethe demiş ki “Korkak insanlar kendilerini güven- de hissedince etrafa tehditler savururlar.” Tıpkı National Geographic belgeselinde izlediğim sahne gibi: Zebra ölüm karşısında şerefini korurken sırtlanlar sinsi, acımasız ve korkak görünüyorlardı.

Sana söylenecek daha çok şeyler var ama ben mektubumu kısa keseceğim. Biliyorum, söyleyeceklerime mustekbirleneceksiniz, yumruğunuzu havaya sallayacaksınız, öfkeniz ve kibriniz zirve yapacak ama olsun. Bu mektup Kürt tarihe not düşücek!

Kadir Amaç

Antikapitalist İhsan Eliaçık!

Antikapitalist İhsan Eliaçık!

Bu yazıy Fidan Güngör’e  adıyorum!

İhsan Eliaçık Twitter resmi hesabında, Hamas ve İsrail ile ilgili attığı aşağdaki  twitlerden dolayı sosyal medya üzerinde gündem konusu olduğu için, 29-11-2013 tarihinde Kürdistan Post internet gazetesinde yayınlanan bu yazımın tek bir harfine   dokunmadan olduğu gibi kendi web sitemde yayınlama gereğini duydum. 

 

 

İnsan Eliaçık acaba Türk ordusuna ve Türk Polis Teşkilatına yazılan Türkleri Twitter sayfasında engelleme ve pratik yaşamında bu insanları siliyor mu?

Aziz milletimize, savaşçılarımıza, siyasetçilerimize, alimlerimize, düşünürlerimize, aydınlarımıza, sanatçılarımıza ve Kürdistan’ın bağımsızlık mefküresine yönelik itibarsızlaştırma muamelesi yapan; onlara İslami ve sosyalist argümanlarla galebe çalanlara karşı kimse kalemimden kibarlık göstermemi beklemesin.

Türk ilahiyatının ve Türk İslamcılığının, Kürt ve Kürdistan düşmanlığı Mehmet Akif Ersoy’la başladığını daha önceki çalşmalarımda ayrıntılarıyla yazmıştım. 1992 yılında Yeryüzü Dergisi ve Burhan Kavuncu’nun gayretleriyle Kürdistan düşmanlığı meşrulaşacak ve Kürdistan düşmanlığı İslam’ın şartlarından biri olarak Kürt haricilerine (Hizbullah-HüdaPar) empoze edilecekti.

(Bakınızhttp://www.kurdistan-post.eu/tr/toplum/burhan-kavuncu-ve-surekasina-kadir-amac)

 

Bugün ise Kürdistan düşmanlığı üç Kayserili; Mustafa İslamoğlu, Mehmet Göktaş ve son yıllarda kamuoyuna adını “Antikapitalist Müslüman”  olarak duyuran İhsan Eliaçık olacaktı. İşgalci ve müşrik Türk devletinin tedrisatı rahlesinde geçen, bu birbirinden uyanık ve sahtekar yukezzibunları otuz yıldır tanıyorum. Ayrıca Türk evangelizmini ve oryantalizmini andıran yazılarını ve kitaplarını doksanlı yıllarda okumuştum.

İşgalci Türk devletinin karanlık güçleri tarafından tebliğ ve irşad adı altında Kürdistan’da oryantalist faaliyetler yürüten  bu üç Kayserili; tıpkı Hasan Sabah, Nizamül–Mülk ve Ömer Hayyam  gibi kendilerine Mehdilik misyonunu biçecektiler.

 

Mustafa İslamoğlu politik ehlisünnet İslamını, Mehmet Göktaş Kürdistan’da ehlisünnet İslam’ın kadısı ve  ehlisünnet kontenjanları dolu olduğu için Ali Şeriati’nin ve anarşist düşünürlerin fikirlerini hırsızlayarak ortama Ebuzer misyonuyla ”Antikapitalist Müslüman” sloganıyla galebe çalacaktı. Bu piyasadan çok daha karlı çıkacağını düşünen İhsan Eliaçık’ın bu hesabını bozacağım.

 

Dolayısıyla daha önce Mustafa İslamoğlu için kaleme aldığım ”Türk Devletinin Bel’am Bin Baurası” ve Mehmet Göktaş için de  kaleme aldığım “Mehmet Göktaş Kimdir Kürdistan’da Ne İş Yapar?”  adlı yazılarıma bakıldığında bu şahısların ne kadar Kürdistan düşmanı, ne kadar İslam’ın hırsızları, ne kadar sahtekar ve günahkar şahıslar olduğu fazlasıyla anlayacaklardır.

(1)- http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/114-kadir-amac-/7543-tuerk-devletinin-belam-bin-bauras

(2)- http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/114-kadir-amac-/7399-mehmet-goekta-kimdir-ve-kuerdistanda-ne–yapar

Bu zaviyeden hareketle  üç uyanık, üç sahtekar ve üç günahkar Kayserili yazı dizimizi İhsan Eliaçık’la sonlandırmış  olacağız.

İhsan Eliaçık 1977-1984 yılına kadar  Türk- İslam menşeeli MTTB,  Akıncılar ve Ülkücü  hareket içinde aktif eylem elemanı olarak çalışmıştır. İhsan Eliaçık, kan ve vahşetle beslenen Türkçü devletinin bekası için ve Türk-İslam ülküsünün tüm milletlere galebesi için, geçmişte başta Kayseri ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde şiddet eylemlerine başvurmuş binlerce ülkücü-akıncı militanlardan biridir.

24.08.1980 tarihli Miliyet Gazetesi Türk Güvenlik güçlerinin İhsan Eliaçık’ın da aralarında bulunduğu Türk-İslamcı kampa yaptığı operasyonu, aşağıda görünen biçimiyle manşetten okuyucularına duyurmuştur.   anlatır. 

Ayrıca Oda TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklanıp serbest bırakılan Soner Yalçın; 02.09.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin köşe yaazısında bu karanlık ve katil Türk İslamcı kampında yakalanan tüm isimler ve  tüm gelişen olaylar hakkında detaylı bilgi verirken İhsan Eliaçık’ın ismini neden ıskaladığı konusu aşağıdaki link okunduğunda pekala anlaşılacaktır. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=7203252

Daha sonra Eliaçık 1980-1981 yıllarında Ankara Mamak Cezaevi’nde tutuklu kaldı. 1984 yılında işgalci Türk devletine gönüllü askerlik yaptı. 1985-1988 yılları arasında Kayseri İlahiyat Fakültesi’ni okurken, siyasal İslamcı hareketlerle ve düşüncelerle tanıştı. 1985-1990 yılının başlarına kadar Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Erbakancı ve Türkçü düşüncelerle beslenip düşünsel bir arayış içindeyken; onun o yıllarda isimlerini bilmediği ve eserlerini okumadığı liberal ve yenilikçi İslam düşünürleri olan Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Seyyid Kutup, Fazlurrahman ve Ali Şeriati’nin düşünce sistematiklerini ben ondan önce okumuş olan biriydim.

1990-1993 yılları arasında İstanbul’da inşaat işçiliği yaptığım dönemde, İhsan Eliaçık’ı Yeryüzü Dergisi’nde yayınlanan yazılarıyla Türkçü bir gelenekten,  devrimci  ve tevhidi bir çizgiye geçiş yaptığını  anlamış oldum. İhsan Eliaçık’la ilk ve son karşılaşmam 1993’ün Mart ayında Beyazıt meydanında “Tevhidi ve Devrimci İslami Hareket Engellenemez!” pangartı altında birlikte slogan atmıştık.

Tam bu yıllarda “Değişim” adlı bir dergiyi, bir grup eski ülkücü ve akıncı arkadaşıyla çıkaracaktı. Bu derginin yayın politikası, Ülkücü ve Türkçü gelenekten devrimci İslami çizgiye  yönelişin macerası, İran Devrimi, Müslüman dünyasında gelişen siyasal  İslami hareketler, düzen partilerine oy verme, Türk devleti darül harp mi  yoksa darül İslam mı, PKK’nin “kominist”, “kafir” bir örgüt olduğu ve  İlimci grubun (hizbulvahşet) ise; Kürt-Müslüman kardeşleri olduğu ekseninde tartışmalar yürütülüyordu.

2000’li yılların başlarında ise kendisi gibi Türk devletinin tedrisatı rahlesinden geçen inancı bozuk, amelleri yamuk, Kürdistan düşmanı Hak Söz, Özgür-Der ve benzeri Türk siyasal İslamcı çevrelerle ilişkisi bozulur.  Bu kirli ve necis politik ortamda, patolojik ve psikolojik nevrozlar geçiren İhsan Eliaçık; Kürt gençlerini “Antikapitalist Müslüman” ayak oyunlarıyla devletleşme ve millileşme ülküsünden uzaklaştırma gayreti içinde olduğunu, 1980-1990 yıllarına tanıklık etmiş Kürdistanlı yurtsever dindarlar pekala bilirler ama Özgür Gündem bilmiyor!

Ayrıca Özgür Gündem Gazetesi’nin imkanı varsa, Kayseri Cumhuriyet  Savcılığı’na başvurarak İhsan Eliaçık’ın, yetmişli ve seksenli yıllarda kaç insan katlettiğini veya kaç mazlum insanı Allahu Ekber sloganıyla recm ettiğini öğrenebilir. Hakeza 13 Nisan 2012 yılında “Kürt Sorunu ve İslami Çözüm” adlı panele konuşmacı olarak katılan  Kürdistan Azadi İnsiyatifi’nin değerli  kurucu üyelerinden Yavuz Delal, Kürdistani düşüncelerini beyan ettiği için aynı panelde konuşmacı olarak bulunan İhsan Eliaçık, birden o eski ülkücü alışkanlığıyla refleks gösterip; değerli Kürt aydını Yavuz Delal’a “faşist” diyerek Kürdistan’ın siyasal egemenliğine ne kadar düşman olduğunu şu sözleriyle beyan etmekten imtina etmeyecekti: “Türk egemenliğinden kurtulalım derken Kürt egemenliğini yaratmayalım. Yeni sınırlar yaratmayalım, yeryüzündeki tüm sınırları kaldıralım.”

Bu sözleriyle Kürtlere, domuz etini deve eti niyetine satacak kadar uyanık bir Kayserili olmaktan imtina etmeyecekti. Sofistike kafalı Türk İslamcı İhsan Eliaçık; Türk devletinin putperest  ve terörist bir devlet olduğunu, Tanrıyı meteoroloji işlerine tahvil ettiğini, bin yıldır Kürdistanı işgal altında tuttuğunu, Kürtlerin ontolojik varlığını inkar ettiğini ve fizyolojik varlığına alçakça tecavüz ettiğini, işgalci Türk generallerin ve sömürgeci Türk valilerin Kürdistanı derhal  terk etmeleri gerektiğini, her millet gibi Kürt halkının da kendi öz toprakları üzerinde devlet olması gerektiğini söylemesi gerekirken; “fukara”, “guraba” ve kurabiye edebiyatıyla Musa El Eşari gibi, sahtekarlık yaptığını pekâlâ biliyorum.

Kürdistanlı fakir  ve  emekçi bir ailenin çocuğu olarak  yıllarca inşaat ustası, şu anda ise  yaşadığım şehirde  yaşlılar evinde çalıştığımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Ayrıyetten yurseverlik kimliğimi ve ilmi çalışmalarımı  bu zor şartlar altında ilmik ilmik örerek bugünlere geldiğimi belirtmek istiyorum.

Şimdi  İhsan Eliaçık’a şunu söylemek istiyorum: “ antikapitalist” oyununu “Shakespeare” gibi sahneye koyabilirsin, Türk gençlerini ve Türk halkını örgütleyip  tam da bu minvalde Türk devletini alaşağı edip, sınırları olmayan “Dünya Adalet Devletini” kurabilirsin!

Eyvallah! Öyleki  bu, onurlu ve soylu eyleminden dolayı bütün dünya halkları seni ayakta alkışlasın! Ama sen gelir dindar  Kürt halkının ve  dindar Kürt gençlerimizi “antikapitalist Müslüman” ayak oyunlarıyla Türk devlet iktidarı için kullanmaya tenezül edersen bende sana böyle haddini bildirmek zorunda kalırım.

Ey İhsan Eliaçık! Sizin ülkesi işgal edilmiş, dili yasaklanmış, ontolojik varlığı inkar edilmiş ve dünyada Müslümanların tanrısına ve emekçi sınıfına en az saygısızlık yapmış bir halka, antikapitalist ayetler ve antikapitalist tefsirler okuman büyük bir saygısızlıktır.

Eğer “antikapitalist “davanda çok samimiysen bundan sonra, Türk devletinin ve Türkçülüğün  kabesi olan Anıtkabir’in karşısına dikilirsin; milletinin abdestlilerine ve abdestsizlerine İbrahim gibi Musa gibi, Muhammed gibi, Ebuzer gibi, Abdullah Bin Mesut gibi şöyle seslenirsin: “Ey milletimin ileri gelen mele ve mutref sınıfı; Türk devletine, Türk ırkçılığına ve Atatürk felsefesine tapmak büyük bir zulüm ve şirktir!”demelisiniz. Hemen ardından da “antikapitalist manifesto”nun ikinci ayetini  Lut,  Eyke, Ad ve Semud kavimleri gibi, yeryüzünde bolluk ve iktidar hırsından  şımarıp ve sapkınlık yapan Türk milletine okuyup, onları işgal edilmiş Kürdistan topraklarının kurtuluşu ve Kürt halkının özgürlüğü için isyana davet etmelisiniz Heyhat! Siz bunların hiçbirini yapmıyorsunuz? Sadece “fukara”, “guraba” ve kurabiye edebiyatıyla midemizi bulandırıyorsunuz!

kadiramac @hotmail.com

26950

Demirtaş’a İkinci Mektup!

 SevgiliDemirtaş kardeşim,

Brüksel’den kucak dolusu selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum. 

Atalarımızın hatıraları, sizi seven milyonlarca Kürt halkının sevgisi, insanlığım, şerefim ve Kürtlüğümün namına bu satırları kaleme alıyorum ve üzerine gönül dünyamdan bir demet gül koparıp  zat-i alinize armağan etmek istiyorum.

                                                      Sevgili Demirtaş Kardeşim,

 “Korkak, tehlike olmadığı zaman yumruğunu havaya sallar” Sevgili  Goethe, doğru söylüyordu. İyi bir siyasetçi ya da iyi bir aydın gerçekleşen bir olay karşısında suskun durmaz, topluma peygamber olur, olayların şahitliğini yapar ve herkesin korktuğu bir anda o şimşek gibi çakar!

Zat-i alinizin bildiği üzre Türk mahkemeleri, aydınları ve siyasetçileri  değerli misyonunuzu hukuki ve entelektüel düzeyde müzakere etmesi gerekirken, diskriminasyon kavramlarla ve ırkçı saldırılarla şeytanlaştırmayı tercih ettiler ve siz bu kötülüklere karşı duygularınızla hareket etmeye tevessül etmediniz.

Türk devletinin ve Türk toplumunun PİM KODUNU DOĞRU GİRDİNİZ ve doğru çözümlemeler yaparak Kürt halkının başkenti oldunuz. Çok daha önemlisi, cesur ve erdemli bir entelektüel Kürt lideri olduğunuzu gösterdiniz.

Yani, Türk devletinin ve  siyasetinin tüm günahlarını ve kötülüklerini büyük bir erdemle ortaya serdiniz, Türkiye’de yaşayan bütün halkların tevecühünü ve güvenini kazandınız ve toplumun tüm katmanları üzerinde glokalizasyon ölçekte bir etki yarattınız.

Bu kötülük fırkasının elebaşı olan ‘’Kasrü’l-beyzâ’’ Saray’ına ve  bu Saray’ın  etrafındaki Osmanlı cülus bahşişleriyle geçimlerini yapan yeşil cübbeli belamlara ve gecekondulu kırmızı papyonlu İslamcı entellere ve ırkçı kemalist antagonizmalara karşı tarihi bir mücadele yürütünüz.

Özellikle savunmalarınızı ve siyasi münazalarınızla Farabi’nin “El-Medinetü’l-Fazıla” sı kadar entelektuel buldum. Rakibiniz Erdoğan ve İslamcı şürekasına H.Z Ali’nin “Nehсü’l Belâga”sı gibi cevaplar verdiniz.  Kobanê Kumpas Davası’nın sonuş kararına  Ehmedê Xanî gibi güçlü düşüncelerle karşılık verdiniz, dedeniz Şeyh Said Palu gibi alimce durdunuz, Seyid Rıza gibi cesaret timsali oldunuz, Qazi Muhammed gibi düşmanın hilesine galebe çaldınız, Leyla Qasım gibi dost-düşmanı büyülediniz,  Osman Sebrî gibi asalet sergilediniz, Şems gibi irfan, Fuzuli gibi dert ve İbn-i Rüşd gibi felsefe yaparak tarihe geçtiniz.

Sevgili Demirtaş Kardeşim,

Son olarak, Kürdistan’ın anlam ve mana iklimini gönüllerimize, zihinlerimize ve ruhlarımıza hulûl etmesini ve bu melekûti iklimde kavileşmesini ve Kürdistanlaşmasını daha çok muhkemleşmesini ve  yeni bir üslup, yeni bir nefes ve  yeni bir siyasi felsefe kozasını oluşturdunuz.

Duruşunuz yurtsever halkımızın zihin kodlarını, gönül deryasını, ruh haritasını yeniden Ehmedê Xanî’nin Kürdistani düşünceleriyle buluşturarak, adeta bizi Ba’sul- Ba’del Mevt  şahikasına yükseltiniz.  Hakkınızı helal edin

Saygılarımla

Kadir Amaç Brüksel.

Kürdistan Nurculuğu ve İslam

Kürdistan Nurculuğu ve İslam

Not: Bu çalışma 2020 yılında ayayınlanan ”Kürdistan’da Hizbullah’ın Anatomisi” adlı eserin yazarı olan Kadir Amaç’a aittir.       

Kadim Kürdistan coğrafyasının yetiştirdiği en büyük Kürt mütefekkirlerinden biri hiç kuşkusuz Said-i Kurdî’dir. Son zamanlarda Fethullah Gülen ve adamlarının, Kürdistan halkının her milletin sahip olduğu özgür vatan sevgisini ve hasretini engellemek için sömürgeci Türk devleti ve uluslararası güç şebekeleriyle ortak hareket ettiklerine şahit olmaktayız.

Gülen Hareketi ve şürekası Kürtlerin özgür vatan ülkülerini, ideallerini boşa çıkarmak ve modern Türk kolonyalizmini Kürdistan coğrafyasında en yüksek düzeyde temsil etmek için Said-i Kurdî’nin eserleri üzerinde en az beş yüz nokta da tahrifat gerçekleştirmişlerdir.

Nurcu cemaatlerin ezici çoğunluğu, Said-i Kurdî’nin eserlerini Türkçü ve Ehl-i sünnet(!) esaslar üzerinden yeniden yorumlayarak ve tahrif ederek, “Dinlerarası hoşgörü” parolasıyla, Türk-İslam evangelizmi ülküsü adına, küresel ölçekte hiçbir Türk devletinin ve hiçbir Türkçü akımın başaramadığını başarmıstır. Kürtlerin özgür vatan sevdasını Said-i Kurdî adına zehirlemeye ve yok etmeye kararlı olan Gülen ve adamlarının, Said-i Kurdî’nin benimseyip, amel ettiği inanç ve düşünce iklimiyle hiçbir biçimde benzeşmediğini bu çalışmada ortaya koymaya çalışacağım. Bu vesileyle Said-i Kurdî’nin Kürt ve Kürdistan meselesi hakkında vaaz ettiği görüşlerini ana hatlarıyla ilmi zaviyede sistematize etmeye çalışacağım.

İbn-u Tufeyl ve Gazali’den etkilenir

Öncelikle Said-i Kurdî’nin özgür vatan bilincini ve bu bilincin yüklediği sorumluluğu kavrayıp çözümleyebilmemiz için; o günün siyasi, sosyal, psikolojik, ekonomik ve uluslararası konjonktürel şartlarına egemen olan faktörleri bütün veçheleriyle bilmemiz gerekmektedir. Kürdistan’ın çeşitli medreselerinde kısa süren bir eğitim hayatı olan Said-i Kurdî, bu kısa süreli medrese eğitiminden sonra kendi imkanlarıyla yoğun bir okuma seferberliğini başlatır.

Kardeşi Abdurrahman Nursi, kitabında yirmi dört saat içinde Cem’ül Cevam-i, Şerhül Mevakıf ve İbni Hacerin kitaplarını okuyup anladığını yazar. İşrakiye felsefesinin kurucusu İbn-u Tufeyl ve Gazali’den etkilenir. Büyük Kürt Şairi ve filozofu Ehmedê Xanî’nin türbesinde ibadete kapanır ve bu sıralar 13-14 yaşlarındadır. Mardin’e gittiğinde o sıralar islam dünyasını baştan aşağıya kuşatan batı emperyalizmine karşı mücadele veren Cemalettin Afgani ve Şeyh Sennüsi hareketinin üyeleriyle yolda karşılaşıp, tanışma fırsatını bulur. (1)

Bundan sonra Said-i Kurdî’nin düşünce ve mücadele kulvarında Van şehri çok önemli bir yer kaplar. Vanlı Hasan Paşa’nın daveti üzerine uzun süre Van’da kalır. Said-i Kurdî, Van ile Kürdistan’ın diğer şehirleri arasında sürekli hareket halinde olur. İnşa ettiği bu hat üzerinde, sömürgeci Osmanlı İstibdadı’nın Valilerine, Paşalarına, işbirlikçileri Hamidiye Alaylarına, Ağalara ve Şeyhlere karşı aktif bir mücadele örneği sergiler.

‘Artık uyanınız, sabahtır’

Said-i Kurdî, Kürt halkının içinde bulunduğu bu menfi koşulları ortadan kaldırmak için beş yüzyıl boyunca, Osmanlı müslümanlığıyla dövülerek sersemleştirilen Kürt milletinin ontolojik hafızasını tekrar ayağı kaldırmak için Kürt halkına şu tarihi çağrıda bulur; “Ey aslan Kürtler! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağmalayacaktır. Hem milliyet denilen Rüstem-i Zâl ve Selahaddin-i Eyyubi gibi Kürt dahi kahramanlarıyla bir çadırda oturan her biriniz milliyet fikriyle umum milletin bir somut örneği olunuz. Varlığınızı birliğinizle gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek, hürriyet diplomasını elinize vermeyecektir.” (2)

“E
y aslan Kürtler! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağmalayacaktır.”

______________________________________________________________

Said-i Kurdî 1893 ile 1908 yıllarını ve Kürt halkının içinde bulunduğu keşmekeşliğin en büyük düşmanını cehalet olarak tespit eder. Dolayısıyla Kürdistan halkına bu rönesansı yaşatmak için Van, Bitlis ve Amed hattında kafasında projelendirdiği “Medresetüzehra” adında bir üniversite kurmak için 1908 yılında İstanbul’a gider. İstanbul’da Abdulhamid’e Kürdistan coğrafyasında Kürtlerin kendi anadillerinde eğitim ve öğretimlerini yapacakları “Medresetüzzehra” adında kurumların açılmasını konu alan bir dilekçeyle isteklerini sunar.

O sıralar Kürt aydınların çıkardığı Şark ve Kürdistan gazetesinin birinci sayfasında bu dilekçe yayınlanır. Yayınlanan dilekçenin bir bölümü şöyledir: “Kürdistan’ın kasaba ve köylerindeki mekteplerin kurulmuş olması memnuniyetle görülmekte ise de bu mekteplerden Türkçeyi az da olsa öğrenmiş olan çocuklar ancak yararlanabilmektedir. Türkçeyi bilmeyen Kürt çocukları ise medreselerde okutulan ilimleri terakki etmenin biricik kaynağı olarak bilmektedirler. Yeni açılan bu mekteplerdeki öğretmenlerin mahalli dili (Kürtçe) bilmemeleri dolayısıyla bu çocukları eğitim ve öğretimden mahrum bırakmaktadır. Bu ise vahşete, karışıklığa, dolayısıyla batının gürültülü ve patırtı çıkarmasına sebep oluyor…” (3)

Devlete eklemleme çabası

Bundan sonra Said-i Kurdî İstanbul’da Kürt ve Kürdistan davasını yürüten Kürt aydınlarını, alimlerini, Kürt siyasetini yürüten örgütleri ve Kürt yayın organları ile yurtseverlik temelinde, hepsiyle eşit mesafede ilişkiler içinde olur. Ve yürütülen bu yurtseverlik faaliyetler içinde yerini alır. Özellikle o dönemlerde Kürt ve Kürdistan davası için mücadele eden, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908), Kürd Teali Cemiyeti (1918), Azadi Cemiyeti (1923) içinde yurtseverlik faaliyetlerini sürdürür.

Aynı şekilde İstanbul’da kaldığı süre içinde o dönemin en büyük Kürt düşünce ve dava adamlarından olan Bedirhaniler ailesi, Cemil Paşa ailesi, Seyyid Abdülkadir, Abdullah Cevdet, Ahmed Arif, Mehmet Sıdık, Babanzade Naim Bey, Cibranlı Halid Bey ve Şeyh Said gibi yüzlerce şahsiyetle Kürdistan davası üzerine münazaralar yapmıştır. Mamafih o dönemlerde Said-i Kurdî Kürt aydınların çıkardığı Şark ve Kürdistan Gazetesi, Kürt Teavün, Terakki Gazetesi ve Volkan Gazetesi gibi yayın organlarında Kürdistan davasıyla ilgili pek çok yazılar kaleme almıştır. (4)

Said-i Kurdî yukarıda anlattığımız ilişkileriyle ve faaliyetleriyle yaşamı boyunca milliyetine, diline ve kültürel değerlerine karşı oldukça güçlü bir bağ içinde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Türk ve Kürdistan halkları arasında Nurcu cemaat olarak bilinen Fethullah Gülen ve benzeri parti, cemaat ve örgütlerin zalim Türk devletine eklemlenerek, Kürt halkını kimliklerinden ve özgür vatan sevdalarından mahrum bırakmak için Said-i Kurdî’yi; ‘ama islam ümmetinin birliği için Kürtlüğünden vazgeçmiştir, o bir islam alimiydi, onu Kürt meselesine bulaştırmayın, asil önemli olan islam davasıdır, islam ümmetidir, kardeşliktir, bugün Kürt kavmiyetçiliği adına ülkemizi ve devletimizi bölmeye çalışan bu zavallı Ermeni uşaklarına karşı kayıtsız kalmayınız… Tabiri caizse haydi bakalım atalarınız gibi siz de Kürt kimliğinizden ve özgür vatan sevgisinden vaaz geçin!’ Biçiminde sömürgeci Türk devleti ile iş birliği yaparak Kürt halkı üzerinde yoğun bir propagandanın yürütüldüğünü görmekteyiz.

‘Ey Kürt halkı!’

Özellikle son dönemlerde Türk devleti ile Fethullah Gülen Cemaati söylediğimiz yöntemlerle Kürt halkını diline, kültürüne ve vatanına karşı aline etmek için dev bütçeleri bu oryantalist faaliyetler uğruna harcadığını tüm ilgili çevreler tarafından bilinmektedir. Ehven-i şer odaklarına karşı Said-i Kurdî, Kürtlere şu tarihi uyarıyı yapmaktadır: Her tarafa şubeler salmış büyük bir çeşme başında bir bozulma olursa bu her tarafa sirayet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tabidir. Ey Kürtler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen taafün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadi görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız, Ta ki bir kemalat pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız ya da susuzluktan öleceksiniz.” (5)

______________________________________________________________

“Ey
Kürt Halkı! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette saadet vardır. İttihat bağını ve muhabbet ipini güçlü tutun. Ta ki sizi beladan kurtarsın.”

______________________________________________________________

Said-i Kurdî, Kürt halkının içinde bulunduğu korkunç köle yaşamı Kürt Teavün ve Terakki gazetesinde yazdığı Kürtçe makalelerle anlatır. Kürt Teavün ve Terakki gazetesinde yayınlanan bu makale şöyledir: Ey Kürt Halkı! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette saadet vardır. İttihat bağını ve muhabbet ipini güçlü tutun. Ta ki sizi beladan kurtarsın. Bana iyi kulak verin, size bir şey söyleyeceğim: Biliniz ki, korumamız gereken üç cevherimiz vardır; Birincisi islamiyettir ki; binlerce şehidimizin kanı pahasına olmuştur. İkincisi insaniyettir ki; halkın nazarında akla uygun hizmetle yiğitliğimizi ve insanlığımızı bütün dünyaya göstermeliyiz. Üçüncüsü milliyetimizdir ki; bize meziyet vermiştir. Bizden öncekiler iyilikleriyle yaşıyorlar. Kendine yetebilen, milliyetini koruyup onların ruhlarını kabirlerinde şad eder… Biz üç elmas kılıcı elimize alalım ve düşmanı üstümüzden kaldıralım. Birincisi: Adalet, maarif ve okuma kılıcıdır. İkincisi: İttifak ve milli muhabbet kılıcıdır. Üçüncüsü: Kendine güven kılıcıdır. (6)

Dolayısıyla Filistin’li islam düşünürü Fehmi Şinnavi “Kürtler islam ümmetinin yetimleridir” sözünden önce Said-i Kurdî’nin Kürt halkının bu perişan ve öksüz halini en yüksek düzeyde kavramış olması çok önemlidir. Bundan dolayı mustazaf Kürdistan halkını yetim ve öksüz bırakan ve islam düşüncesinin nimetlerinden faydalanarak yeryüzünde güçlü devletler kuran Arap, Fars ve Türk miletine, Kürt halkının vatanını ve dilini kardeşlik ve ümmet adına yetim bırakanlara şu tarihi çağrıda bulunuyor: “Ey Türkler ve Araplar! Sizde olan hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürt gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlara bağlıdır… Birbirinizin şahsi kusurlarına bakmamak gerektir.” (7)

‘Kaderin sikkesi anadildir’

Said-i Kurdî İstanbul’da bulunduğu sıralarda, Kürdistan halkının özgürlük davası için mücadele eden dönemin önemli Kürt dava adamları Emin Ali Bedirxan, Seyyid Abdulkadir, Şükrü Mehmet ile birlikte İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’na giderler. Said-i Kurdî, Kürdistan davası için sert tartışmalar içine girer. Said-i Kurdî elinde taşıdığı Kürdistan haritasını Amerikalı Konsolons’a gösterdiği sırada, konsolos ona dönerek: “Bu bölgenin çoğunluğu üzerine Ermenistan devletinin kurulmasına karar verilmiştir” demesi üzerine Said-i Kurdî şöyle cevap verir: “Kürdistan eğer deniz sahilinde olsaydı, Diritnavutlarınız (savaş gemileriniz) ile belki bu kararı uygulayabilirdiniz. Fakat Kürdistan dağlarına Diritnavutlarınız çıkamaz, bu kararınız da uygulanamaz.”(8)

1923 yılına gelindiğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ırkçı ve şovenist paradigması Atatürk, Yusuf Akçura, Ahmet Ağayef, Falih Rıfkı Atay, Dr.Rıza Nur, Nihal Atsız ve Esad Bozkur gibi kişiler tarafından inşa edilecekti. Türk ırkçılığı ve şovenizmi üzerine inşa edilen bu yeni Türkçü paradigma, Kürt coğrafyasını ve insanını hedef alarak, varlığını sonlandırmak için sömürgeciliğin tüm enstrümanlarını kullanmaktan imtina etmeyecekti. Bu yeni Türk devleti etnografik hudutlarını tek millet, tek devlet ve tek bayrak ekseninde amentulaştıracaktı. Kürt halkı için çok zor geçen bu dönemlerde Said-i Kurdî, Kürt dilinden, Kürt milliyetinden ve kültüründen asla taviz vermediğini şu sözleri ile bu tanıklığını ispatlayacaktı:

“İnsanda kaderin sikkesi(damgası) anadilidir.” (9)

Kürt olup, Türkçülüğün amentüsünü yazan Ziya Gökalp ile bir defasında karşılaşırken, onun içinde bulunduğu rezil ve alçak duruma işaret ederek şu tarihi sözü söylemekten geri durmamıştır: “Bir kelle soğanı bin kızılelmaya değişmem.” (10) Said-i Kurdî, sahih Kur’an-ı ve rasyonelliği benimsediği için milliyet, dil ve kültür tanımlamalarını ontoloji, anatomi ve fizyoloji yasaları ekseninde değerlendirmiştir. “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir.” (Araf/-22) (11)

‘Aldanırız fakat aldatmayız’

“Ben Kürdistan’da doğdum ve ben Kürdüm” diyen Said-i Kurdî, Divan-ı Harp’te derki: “Fahr (övünmek) olmasın biz ki Kürdüz, aldanırız fakat aldatmayız.” Ayrıca, İstanbul’da Padişah’ın ve Ankara’da ise Atatürk’ün kendisine rüşvet, maaş ve makam tekliflerine karşı tenezzül ve tevessül etme girişiminde asla bulunmadığını şu sözleri ile kanıtlamıştır: “Sultanın maaş ve ihsan denilen rüşvet ve susma payını kabul etmedim. Reddettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim. Hürriyetimi terk etmedim. Ona boyun eğmedim.” (12)

Said-i Kurdî’nin yurtseverlik mücadelesinde beni en fazla etkileyen şu hadise olmuştur: 1909 yılında İstanbul’da kırk bin Kürt hamalını, Kürt yurtseverliği temelinde örgütlemiş olmasıdır. Araştırmacı Kürt yazar Rohat Alakom, Said-i Kurdî’nin “umum yerleri ve kahvehaneleri” (13) dolaşarak babasının da hamal olduğunu belirtmiş olmasıdır. Bu örgütlenme yöntemiyle Kürdistan tarihinde bir ilke imza atmış oluyordu. Çünkü insanlık tarihinde farklı sınıflardaki insanları zalim otoritelere karşı örgütlenme kategorilerin olduğunu biliyoruz. Fakat hamallar sınıfını, Said-i Kurdî’nin hem ulusal hem de emek temelinde yaptığı bir örgütlenmeyi yapan birinin olduğunu da sanmıyorum.

Türkiye’nin tanınmış en önemli gazetecilerinden biri olan Uğur Mumcu, Said-i Kurdî’nin Türk devletine ve Atatürk’e karşı büyük bir düşmanlık beslediğini şu sözleriyle belirtir: “Said-i Kurdî, Atatürk’ün ve laik devletin amansız düşmanıdır.” “Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Said-i Kurdî hem islamcı hem Kürtçü’dür.” (14)

Nihal Atsız Nurculuğu…

Hayatının büyük bir bölümünü Said-i Kurdî’nin eserlerini ve fikirlerini insanlara tanıtmakla ve anlatmakla geçiren Sıddık Şeyhanzade, Said-i Kurdî yaşamı boyunca sahih Kur’an düşüncesi, batıl inançlara galebe gelsin diye ve mazlum Kürt halkı özgür olsun diye yaşamını vakf ettiği söyler.
Said-i Kurdî’nin eserleri üzerinde yapılan bu tahrifatların gerçeği ortaya çıksın diye başta Fethullah Gülen ve önemli adamlarından olan Hekimoğlu İsmail ile farklı zamanlarda buluşup konuştuğunu söyler. Hekimoğlu İsmail’e Said-i Kurdî’nin eserleri üzerinde beş yüz nokta üzerinde tahribatın yapıldığını kendisine hatırlattığını söyleyince, şu karşılığı aldığını söyler: “Bizim nurculuğumuz Nihal Atsız nurculuğudur.” (15) H.İsmail’in bahsettiği bu şahıs yüz yılın en büyük Türkçü düşüncesini savunan adamdır. Ve Said-i Kurdî’yi Kürdistan devletini kurmakla suçlayıp, şu sözleriyle hedef göstermiştir: “Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası onlara devlet kurdurmaya şu sözüyle gösteriyor”: “Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün.” (16) H.İsmail’in Sıddık Şeyhanzade’ye yaptığı bu itirafı açıkça gösteriyor ki, Fethullah Gülen ve cemaati Nihal Atsız’ın Türkçü fikirlerini tüm dünyaya yaymak için, Nurculuk ve Islamcılık adı altında küresel ölçekte oryantalist faaliyetler yürüttüğünü fazlasıyla kanıtlamaktadır.

‘Zalimler için yaşasın cehennem!’

Son olarak 1990’lı yıllarda, benimde şahit olduğum, politik Türk islamcıların çıkardığı Tevhid ve Yeryüzü dergileri büyük Kürt düşünürü Musa Anter’i kapak konusu yapıp, Kürt halkına bu şahsin islam düşmanı ve Kürtlere Zerdüştlük propagandası yapmakla suçlayıp hedef haline getirmişlerdi. Sözde bu islam düşmanı, bakınız Said-i Kurdî ile olan anısını nasıl anlatıyor: “Şerefli yaşantısı çok renklidir. Öyle ki evlenmeye, bir ev kurmaya bile vakit bulamadı. Hele yüzyılımızın başından 1960 yılına kadar tüm hayatı Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti otoriteleri ile mücadele ederek geçmiştir. Uzun ve değerli hayatının anlatılması hatıralarımın içinde yersizdir. Onun hayatı başlıbaşına ciltler dolusu ibret levhalarıyla dolacak çaptadır.”
Sonuç olarak toparlayacak olursak Said-i Kurdî Lahikalar, Asar-i Bediyyat, Hutbe-i Şamiye gibi eserlerinde Kur’an ve insan merkezli düşünceyi eksen alarak, Kürdistan halkının da diğer halklar gibi özgürce yazgılarını belirleme hakları olduğunu açıkça belirtmiş olmasıdır. Ana hatlarıyla tanıtmaya çalıştığımız Said-i Kurdî’nin yurtseverlik panoraması böyleyken, yeryüzünde üstün ırk tasavvuruna sahip, Türkçü zihniyetin mimarı Fethullah Gülen, bu büyük Kürt düşünürü için şöyle diyor: “Ben bir Kürdün huzurunda diz çöküp elini öpmeyi gururuma yedirmediğim için gitmedim.” Bu zihniyetin temsilcisi olan Sızıntı Dergisi 2011 Haziran tarihli sayısında, Said-i Kurdî’nin bir fotoğrafını kapak yaparak, bu büyük Kürt düşünürün yurtseverlik kimliğine karşı ne kadar tahammülsüz olduğunu göstermiş olacaktı. Dergi kapağında Said-i Kurdî elinde kocaman bir Türk bayrağı ile adeta tüm insanlık ailesinin asabiye şubelerini Türkleştirmek için sefere çıkmış gibi.

Durum tüm çıplaklığıyla ortadayken Türk devleti, Fethullah Gülen ve dostları, Said-i Kurdî’nin Kürt kimliğini ortadan kaldırmak için oryantalist enstrümanlar ve cerrahi yöntemler kullanarak transformasyona uğratmak istemişlerdir. Dolayısıyla Kürt halkının bu düşmanları, büyük Kürt filozofun dehasını gördükleri için tıpkı Mevlâna ve Fuzuli gibi Said-i Kurdî’yi ve düşüncelerini Türkleştirmek istemişlerdir. Dolayısıyla bu büyük yurtsever Kürt filozofu, Türk devletinin her türlü irrasyonalist, geleneğine ve sömürgeciliğe karşı tavrını söyleyeceği şu Kürtçe sloganla net ortaya koymuş olmasıdır: “Ji bo zaliman bijî cehennem” (zalimler için yaşasın cehennem). Bu zaviyede hareketle her bir Kürt bireyin özgür vatan bilincini ve düşüncesini kozalaştırıp tıpkı bir kelebek gibi özgürlüğe kanat çırpması için Said-i Kurdî, gibi Kürt filozoflarını yaşamlarında eksik etmemelidirler.

Kadir Amaç

KAYNAKÇA

(İctimai Receteler 1, s. 60)
2. (İctimai Dersler: Zehra Yayın,s. 94)
3. (Vefatının 50.Yılında Bediüzzaman Said Nursi, s.19)
4. (Kürt Sorunu, Altan Tan, s.162 )
5. (İctimai Receteler 1,s.193)
6. (Kürtler ve Islami kurtuluş, Sait Özbey,s.44)
7. (İctimai Dersler, Zehra Yayıncılık, s.59)
8. (Doza Kürdistan, Zinar Silopi,1969, s.54)
9. (İctimai Reçeteler 1, s.94)
10. (İctimai Reçeteler 1, s.95)
11.( Kur’an Meali, Ali Bulaç, Araf 22, Ankebut)
12. (İçtimai Receteler , s.52)
13. (Eski İstanbul Hamalları, Rohat Alakom)
14. (27 Mart 1990 Cumhuriyet gazetes, Uğur Mumcu)
15. (Gerçek Hayat Dergisi,27.11.2008)
16. (Atsız Mecbua, yıl: 1932.sayı:17)

Kısa Bir Afganistan Analizi   

                                          Kısa Bir Afganistan Analizi   Kadir Amac televizyon yayını

Son bir hafta içinde, Afganistan ülkesi ve Taliban örgütü dünya gündemine damgasını vurdu.  İslam ilimlerini bilmeyen ve  İslami hareketleri sistematik olarak tanımayan bir dizi yazar ve gazeteci  Afganistan ve Taliban’ı analiz ederken kamuoyuna çok sayıda yanlış bilgiler verdiğini özellikle hatırlatarak yazıma başlamak istiyorum.

Taliban denilince hemen, ”Afganlı mücahit”lere sempati duyduğum, seksen ve  doksanlı yllardaki İslamcılık hatıralarım gözlerimde canlanır! O yıllarda Mısır, Suriye ve Filistin İhvan Hareketinin yönetici kadroları görülen Hasan el Benna, Abdullah Azzam, Mustafa Sibaî, Saîd Havvâ, Mervân Hadîd, Saîd Ramazan el Bûtî gibi isimlerin kitaplarını okuyor ve okuduğum o kitaplardaki tarif edilen İslam’a benzemeyen herkesi kafir olarak görüyordum! Yani, şimdi dönüp geçmişime bakıyorum, ey Kadir! Bu felaketin içinden nasıl çıkmayı başarabildin? Doğrusu, ben bile bu durumuma şaşıp kalıyorum!… 

Neyse, asıl konumuz olan Taliban’a geçelim: Evet, Taliban’ın asıl kuruyucusu ve fikir babasının Molla Ömer olmadığını değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.  Taliban’ın asıl kuruyucusu ve teorisyeni hiç şüphesiz Abdullah Azzâm,  Zevâhir ve Usâme bin Lâdin. 

Abdullah Azzam, 1960’lı yıllarda ‘Filistin’deki İhvan Hareketinin önemli isimlerinden biridir. 1967 ‘de Batı Şeria’nın tamamı İsrail tarafından ele geçirilmesiyle, Azzâm ailesiyle birlikte Ürdün’e yerleşir.  Daha sonra Suriye ve Mısır’da İhvan Hareketinin liderleriyle buluşur, bu iki ülkede İslami faliyetler yürütür ve kısa bir sürede içinde cemaat içinde etkili bir isim olur.  

Azzâm, Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgalinin hemen ardından, yani kısa zaman,  Pakistan ve daha sonra Afganistan sınırına çok yakın konumuyla bilinen Peşâver’e yerleşir. 1980’li yılların ilk yarısı boyunca Arap ve İslam dünyasının dört bir yanından cihadistler, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmak üzere Afganistan’a akın ederken, Abdullah  Azzâm Peşâver’de  bu akışın organizatörlüğünü yaptığını o dönemin İslamcıları çok iyi bilirler. 

Şu nokta da oldukça önemlidir: Abdullah Azzâm, Suudi Arabistan’da tanıştığı Usâme bin Lâdin’i ilk olarak Pakistan’a yanına davet eder ve  ekonomik gücünden faydalandığı Usâme ile birlikte El Kaide-TALİBAN İSLAM  ideolojisinin ilk temellerini Peşâver’de atar. 

 Azzâm, 1985’ten 1989’un sonuna kadar  itibaren başta gittiği İslam ülkelerini, Avrupa ve ABD’nin 28 ayrı eyaletinde buluştuğu binlerce Müslüman göçmenle toplantılar yapar,  onları ”İslam Dini İçin” Afganista’a cihad etmeye çağırır ve ayrıca   CIA ile bir dizi gizli görüşmeler yapar. 

1988 yılına gelindiğinde El Kaide’yi birlikte kurduğu Usâme bin Lâdin ve  Zevâhirî’yi ”İslam Cihad”ın sonraki hedefinin Filistin olması gerektiği konusunda iknaya etmeyi başaramayınca, aralarında fikir ayrılığı doğar ve  kurdukları El Kaide örgütü ikiye bölünür. İşte  bugünkü, Taliban lider kadrosu ve savaşçıları Abdullah Azzam’ın ÖĞRENCİLERİ  olduğunu gerçeğini özellikle islamcı yazarlar çok daha iyi bilir…

Şimdiki Afganistan’a bakacak olursak, Taliban’ın başkent Kabil’e girmesi ve 169 milyon doları yanına alarak Afganistan’dan kaçan Devlet Başkanı Eşref Gani’nin zelil durumu bana Afganistan’ın ilk  Devlet Başkanı Emanullah Khan’ın ülkeden kaçış öyküsünü ve o dönemde Osmanlı- Enver Paşa’nın emir eri olan, ayrıca OKUMA VE YAZMASI hiç olmayan  Beççe-i Saka’nın devlet yönetimini ele geçirme biçimini hatırlatıyor! 

 Eşref Ganî’nin, bundan iki hafta önce, ”Ben Emanullah Khan’a çok saygı duyan birisiyim. Ama, onun, Beççe-i Saka karşısında firar etmesini bir türlü kabullenemedim. Ve ben, Taliban veya bir başkası karşısında asla firar etmeyeceğim ve milletin bana teslim ettiği vazifeyi son nefesime kadar yerine getireceğim” demişti; ama dediğini yapmayarak ülkesine, halkına ve insanlığa büyük bir ihanet içine girdiğine tanık olduk. 

Tam bu noktada şu soru akla geliyor: Rejimler çöker mi? Elbette ki çöker! Ancak, çökmenin alt ve üst koşullarının sağlanması gerekiyor. Yani, zalim ve otoriter rejimleri kınamanın bir faydasının olmadığını realistler iyi bilirler! Dolayısıyla güçlü olmayan bir ülke, kaoslu bir dünyada başarılı olmayı bir yana, ÖLÜR! Yani güçlü değilseniz rüzgarın yaprağı savurduğu gibi savrulursunuz! Güç nedir? Askeri, ekonomik, bilgi, siyasi ve psikolojik faktörleri kapsar.

Evet, yukarı bölümde ülkenin nasıl bir ihanet ve cehalet geleneğinden geldiğinden bahs ettim. ”Sahiden bu nasıl bir ülke böyle?” diyen okurlar  için kısaca şu bilgileri vermekte fayda görüyorum:  

 Birincisi: Afganistan’daki sosyoloji dünyanın en karmaşık bir dizi sosyolojiden biridir. İkincisi: Afganistan, dünyanın en fakir ve en geri kalmış ülkesidir! Üçünçüsü: Dünyanın en kurak ve en vahşi doğasına sahip olan ülkelerden biridir. 

Afganistan’da Peştûn milleti ülke nüfusun yüzde   % 40’ını oluştururken; geride kalanlar ise, Özbekler, Türkmenler, Belûçlar, Hezarâ,  Farslar-Tacikler ve Şiî  kesimlerden oluşuyor. Ayriyeten onlarca silahlı islami grup, yüzlerce aşiret, tarikat ve sunni ve Şia mezhepleri arasında yaşanan ihtilaflar ve çatışmalar Afganistan’ı dünya ülkeler sıralamasında en arkaya  yere koymuştur.

  Afganistan’daki en büyük millet grubu olan Peştûn halkı aslında Afganistan’ı temsil eder, yani Afganistan demek Peştûn demektir, peştuk demek Afganistan demektir. Bu ülkedeki etnik müslüman kimlikler 600 küsur yıl Osmanlı müstemlekeciliğine  tahammül etmesini becerebilirken, ancak 100 yıl içinde bu etnik milletlerin birbirlerine tahammül etmediğini  ve 100 yıldır sürekli iktidar için, İslam için, mezhep için, aşiret için ve asabiye duyguları için birbirlerini  vahşice katl ettiklerini biliyoruz.  

Bundan sonra  Afganistan’da Taliban’ın yönetimi elegeçirmesiyle birlikte, ülkedeki etnik ve dini sosyolojinin daha çok birbirlerini vahşice kalt edeceklerini, açlık, sefalet ve cehalet ülkesi olarak anılmaya devam edeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok sanırsam. 

 Çünkü, özelde Afganistan toplumunun ve genelde İslam dünyasının çok ciddi bir dizi düşünce-akide sorunu yaşadığını düşünüyorum. Yani yeniden  yorumlanmayan, yoruma kapalı olan, güncellenmeyen, rasyonelleşmeyen, demokratikleşmeyen, eleştiriye açık olmayan, çağın şartlarına göre modern bir İslam ve modern bir mezhep ortaya çıkarmayan  çağımızın  İslam’ı kendisini kuşatan çağın sorunlarından, Müslüman toplumların ve Afganistan’ın başına bela olan şiddet İslam’ın dan  kurtulması mucize gibi görünüyor.  

Yani, İslam dünyasının sorunu ne siyasal egemenlik sorunu ve ne de ekonomik bir sorundur. Çünkü Siyasal İslam, siyasal egemenliğini İran ve Sudan’da elde etmesine rağmen tek bir konuda ilerleme kaydedemedi. Hakeza ekonomik olarak dünyanın en zengin üç ülkesi olan Katar, Dubai ve Kuveyt uygarlıkta, demokraside, insan haklarında, eğitimde, sağlıkta, teknolojide, üretimde ve  kadın hakları konusunda dünya sıralamasının çok gerilerinde yer aldığını görüyoruz.

 Konumuza tekrar dönecek olursak; Amerika, Taliban’ın Afganistan’daki siyasal egemenliği ele geçirmesinde birinci derecede Afganistanlıların sorumlu olduğunu şu sözlerle ifade ediyordu: “Afgan güvenlik güçlerine en iyi ekipmanı, en iyi eğitimi ve en iyi kapasiteyi vermek için 20 yıl ve on milyarlarca dolar harcamamıza rağmen onlara azim veremedik ve onlar da nihayetinde Kabil’i savunmak,  savaşmak  için ve ülke için savaşmayacaklarına karar verdiler”  

Bu noktada kısaca şunu söylemek istiyorum: İslamcılar ya da Müslüman siyasetçiler ülkelerindeki iç karışıklığı ve ülkelerinin  geri kalma sebeplerini ya Amerika ya da İsrail’e tahvil ederler(!) Elbetteki bu yaklaşım gerçekçi değildir,  kasıtlı bir düşmanlık ve İslamcı düşüncenin başarısız bahanesidir… 

Sahiden, Afgan halkı neden ülkesini Taliban’a teslim etti, silahlanmadı ve savaşmadı? Doğru ya! havadan üstlerine düşen bombalar ve üstlerine açılan bir ateş yoktu! Çok daha önemlisi sosyal medyada yayınlanan yüzlerce video görüntülerinde Taliban cehaletinden kaçan onbinlerce GENÇ Afganlıların içinde tek bir kadın, tek bir yaşlı, tek bir çocuk ve tek bir yaralıya rastlanmaması düşündürücü değil mi?  

 Yaşanan şu gerçek çok daha düşündürücü: 40 milyon insan nüfusu, 300 bin asker ve polis gücü olan bir ülkenin Cumhurbaşkanı, tek bir kurşun sıkmadan ülke yönetimini taş devri yaratıklarını hatırlatan Taliban’a teslim ediyor ve Afganistan’ı terk ederken yanında 169 milyon dolar götürüyor!  Evet, bu durum inanılır gibi değil ama gerçek. 

 Elbette ki bu yaşanan insanlık felaketinden Afganistan halkı kadar,  demokratik devletler, ABD, NATO, BM ve AB’de  sorunludur. İnsanların büyük bir bölümü doyunmsuz,  açgözlü, kibirli, bencil, düzenbaz, kötü niyetli ve hepsinden öte vicdansız, şiddete yatkın ve VAHŞİDİR! Siyaset sosyolojisindeki insan karekteri çok daha kurnaz, acımasız ve manipülasyoncudur. 

 İşte bu aç gözlü ve güç peşinde koşan insanlar devletin yönetimini ele geçirdiklerinde,  sahip olduğu  karekter ve davranış dizisi, devlet davranışını ve karekterini  kaçınılmaz olarak meydana getiriyor!… 

Kadir Amac