Maskeli Kürt Milliyetçileri ve Örgüt Firarileri!

                    Maskeli Kürt Milliyetçileri ve Örgüt Firarileri!

                                                                 Birinci Fasıl                 

Sevgili TWİTTER sakinleri!

40 yıllık fikir yolculuğumda sadece ahlaklı bir insan, müstemleke devletlerle mücadele de milletperver bir Kürt ve dünya yazarlar liginde iyi bir düşünür olmaya çalışıyorum!

Evet, bu gerçeğimizi kabul etmeyen, bizi kendi çirkin emelleri için kullanmaya yeltenen ve fikirlerimize her fırsat bulduklarında bir dizi küfürlerle saldıranlara bu makalenin cevap olacağını düşünüyorum.

Evet, beyler ve hanım efendiler! Su, ekmek, simit, peynir, domates, süpürge makinesi, tarak ve maske değilim ki beni kullanmaya tenezzül ve tevessül ediyorsunuz!

Yani diyorum ki, para ve makam değilim ki beni kullanıyorsunuz?

Doğrudur, para iyidir; kullanmasını bilirseniz zor zamanlarda işinizi görür ve makamı taşımasını bilirseniz size kalıcı bir itibar bırakır. Ancak bu iki şey insanı ahlaklı yapmaz! Çünkü ahlak, markette ve twitter odalarında satılmıyor. Ahlak, hakikatin okuludur. Öğretmeni akıl ve vicdandır! Hakikatin öğrencileri bu okulda uzun ve zahmetli bir eğitim ve terbiyeden geçtikten sonra yaşamları iffete bürünür ve hardal tanesi kadar bir kötülük yaptıklarında yüzlerine utanma perdesi çöker!

Değerli okurlar! düşünce maskesi altında kuluçkaya yatan, düşünce ahlakları çöplük ve yaşamdaki amelleri pislik  olanlar için yazıma şöyle başlamak istiyorum: Bana göre, üç çeşit düşünce vardır:

– Kölelerin düşüncesi

– Tüccarların düşüncesi

– Ariflerin düşüncesi

Evet, biliyorum! Biz Kürtler bir Cervantes, bir Kant, bir Hegel, bir Spinoza, bir İbn Haldun, bir İkbal, bir Şeriati, bir Tolstoy gibi büyük düşünce insanlarından yoksun bir milletiz.

Değerli okurlarım! Sizce milletlerin kaderini liderler mi, örgütlü halk kitleleri mi, yoksa güçlü düşüncelerin mimarı aydınlar mı belirler? Tabii ki her üçü de önemlidir ve etkilidir. Örneğin, bir dizi liberal siyaset felsefecisine göre milletlerin yazgısını liderler belirlerken, bir dizi sosyalist yazara göre ise halk kitleleri belirler. Misal, Tolstoy’a göre olayların niteliğini ve akışını belirleyen “Napolyonlar değil, vatanperver halk kitleleridir!”

Evet, büyük Rus filozof Tolstoy doğru söylüyor; ancak bana göre de liderlerin milletlerin kaderini belirlemede çok daha belirleyici bir rol oynadığını düşünüyorum. Örneğin:

İspanya için Loyola,

Almanya için Bismarck, Wilhelm, Fichte,

İtalya için Mazzini,

Finliler için Snellman,

Yahudiler için Theodor Herzl,

Hintliler için Gandhi,

Güney Afrika için Nelson Mandela

ve Kürtler için de Sayın Abdullah Öcalan o derece önemli bir liderdir.

Tam da bu noktada Sayın Kürt milliyetçi yazarlara, gazetecilere, marjinal Kürt partilerine, profesörlere, din adamlarına, avukatlara, öğretmenlere, mühendislere, mimarlara, doktorlara, ses sanatçılarına, görsel sanatçılara, iş insanlarına şu soruma açık yüreklilikle yanıt vermelerini istirham ediyorum:

Kürtlerin hürriyet mücadelesi yalnızca Sayın Abdullah Öcalan ve onun ÇİLEKEŞ dava arkadaşlarına mı farz oluyor?

Evet, beyler ve bayanlar! “Yalnız onlara farz değil” diyorsanız eğer, o halde halkınızın hürriyeti için Sokrat, İsa, Musa, Muhammed, Ebuzer, Robinson Crusoe, Miguel de Cervantes, Snellman, Theodor Herzl gibi halkın içine karışmayı ve ev ev dolaşarak tebliğ etmeyi ne zaman düşünüyorsunuz?

İkincisi şu ki, üniversitelerde yetişen ve diploma sahibi olanların ezici çoğunluğu Kürtlerin hürriyet mücadelesine bir hardal tanesi kadar katkı sağlamıyor ve Kürt milletinin hayatından kopuk yaşıyor! Bu kimselerin karınları mideleri üstünde, mideleri başları üstünde! Kabadırlar; hayata ve topluma karşı sorumluluk taşımazlar, rahatlarına düşkündürler, hodbindirler, egosantriktirler, görgüsüzdürler, ayyaştırlar, tembeldirler, üretme yetenekleri yoktur, taklitçidirler, her şeye ve herkese kıskançlık ve kin beslerler.

Bunların beyinleri üniversitede ezberledikleri bilgilerle doludur fakat sosyolojiye yabancıdırlar; odalarındaki masalara çakılıp kalmışlar, kravatla dolaşıyorlar. Bunlar paralı memurlardır, aydın değillerdir; aydın taklidi yapıyorlar. Oysaki aydın, halkın içinde dolaşan bir kütüphane, bir rahip, bir âlim, bir öğretmen, bir peygamberdir!

Sevgili okurlarım! Gerçek bir aydın, İsa Peygamber’in havarileri ve Muhammed Peygamber’in ashâb-ı suffe’si gibi halkın beyin lambalarını yakar ve nar taneleri gibi sevgi serpiştirir. Aydın olmak; gösterişli kıyafetler giyinmek, papyon-kravat-şapka takmak, top sakal ve uzun saç bırakmak, kulaklara küpe takmak, alkol içmek, züppece sokakları arşınlamak ve TV ekranlarında bacak üstüne atmak değildir. Aydın, halkın öğretmeni ve ülkesinin beynidir!

Ünlü İskoçyalı tarihçi Thomas Carlyle, “Kahramanlar” adlı eserinde halk kitlelerini cansız bir balçığa benzetir ve o balçığa heykeltıraş eli dokunduğu zaman büyük bir sanat ve büyük bir lider portresinin ortaya çıktığına işaret eder. Örneğin tıpkı Sokrat, Muhammed, Napolyon, Sezar gibi.

Bu anlamda yerküremizde Finlilerin kısmetine bataklıklar, taşlar ve yılın on ayı kar düştü; onlar kaderlerine boyun eğmediler, “şeytan şekerliklerini” park ve bahçelere dönüştürdüler!

Biz Kürtler ise cennet gibi bir ülkeye sahip olduğumuz hâlde kısmetimize şeytan, cehennem, yenilgi, ihanet, acı, tefrika düştü ve bilge bir Kürt lider Abdullah Öcalan ortaya çıktı; kader olarak gördüğümüz bu uçurumun kenarından tutup bizi aldı. 

                                                                 İkinci Fasıl

Evet, konuşmak kadar yazmak da büyük bir sanattır. Bu konuda İranlı filozof Sa’dî-i Şirâzî diyor ki: “Lâfta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.” Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-i Kurdî, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” yani “dışı süs, içi pis” biçiminde tarif etmiştir.

Acaba biz insanlar, bilinçaltımızın gardiyanlarıyla entelektüel zaviyede bir dizi zihinsel egzersiz yapma cesaretini gösterebiliyor muyuz? Sesimizi ve düşüncelerimizi avuçlarımızın içinde tutabiliyor muyuz? Peki ya hayatımızı bir saniye ileri ve bir saniye geri alabiliyor muyuz? İnsan kimi zaman bir hiçten her şeye ulaşabiliyor mu? Ya da kimi zaman her şeyden bir hiçe düşebiliyor mu?

Bu bağlamda kısaca şunları söylemek isterim: İnsanın düşünce hayatı iniş ve çıkışlarla doludur. Yaklaşık olarak, hayata karşı önyargılarımızın ve yanlış kararlarımızın kökeninde deneyimsizliğin yattığını düşünüyorum: Bilgi, insanın düşünce yolculuğunda sürekli değiştiği gibi tecrübe de kendisini sürekli güncelliyor. Örneğin içimden geçenleri yazmasam olmuyor, sessiz kalsam olmuyor, alttan alsam olmuyor ve şu içimizdeki bir grup milliyetçi Kürt maskelilerin maskesini düşürmeden içim rahat etmiyor.

Üzülerek belirtmeliyim ki bugün birlikte yaşadığımız insanların ezici çoğunluğu gerçek yüzlerini bizden maskelerle saklıyorlar. Çünkü bu tür insanlar hayatın tüm adresleriyle sorun yaşıyorlar; her mekân ve zaman için farklı maskelerle hayatın şurasında burasında karşımıza dikiliyorlar, huzurumuzu kaçırıyorlar, hayatın rüzgârları karşısında bir yaprak gibi sürekli savruluyorlar, kendi gölgeleriyle yüzleşmekten korkuyorlar, arketiplerine sığınarak kendilerini avutuyorlar. Örneğin bu tür insanların en fazla çırpındığı, yuvalandığı ve erotize oldukları yer sosyal medyadır. Çünkü sosyal medya onlara inanılmaz hazlar yaşatıyor.

Bilhasa beş-on yıl içinde Kürt milliyetçiliği maskesiyle Facebook, Instagram, TikTok ve son olarak soluğu Twitter sohbet odalarında alan bu sokak insanları ve örgüt firarilerinden kısaca bahsetmek istiyorum. Evet, değerli okurlar, yürekleri nar taneleri gibi topluma sevgi serpiştirmemiş, sevgi ve gülme yeteneklerini kaybetmiş, beyinleri bir hardal tanesi kadar iyilik eyleminde bulunmamış, beyinleri küçük bir kıvılcım kadar ışık üretememiş bu sokak insanları, bu rezil ahvâlleriyle Twitter odalarında Kürt milliyetçiliği maskesi altında kâh devlet kuruyorlar, kâh devlet yıkıyorlar(!)

Ne yazık ki bu insanlar hayatları boyunca bir düzine kitap okumamış, milliyetçilik ideolojisiyle ilgili tek bir bilimsel makale yazmamış, aileden sevgi görmemiş, toplumun hiçbir tabakasından takdir almamışlardır. Hâkezâ şikâyetten başka hiçbir sermayeleri olmayan, ruhları kirlenmiş, mânevî dayanakları zelzele geçirmiş ve bir domuz gibi kendi pisliği içinde devinip duran bu insanlara şunları söylemek artık elzem olmuştur:

Ey maskeli Kürt milliyetçileri! En iyilerinizin beyin korteksine girdim, beyin çekmecelerinize baktım; burada düşünce adına hiçbir şey göremedim, gözüm çöplüğü gördü ve burnum pis kokuyu aldı. Biliyorum sizin derdiniz bağımsız ve milletperverlik ülküsü değildir! Sizler aziz Kürt milletinin en kötü ve en câhil fırkasısınız!

Kürt halkı için iyilik yapan ve Kürt davasına başarılar kazandıran gerçek Kürt vatanperverlerine karşı tahammülünüz yok. Kibir ve kıskançlık yüreğinizi işgal etmiş. Kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapıyorsunuz. Kürdistan âyetine yemin ederim ki müstemleke Türk devleti size dünyevî gâileler teklif etse şerefinizi düşünmeden ve arkanıza bakmadan koşar adımlarla gidersiniz ve önemli bir kısmınızın zaten Kürt milliyetçiliği maskesi altında HAFİYECİLİK yaptığı biliniyor! Tam bu noktada büyük İslam filozofu Sa’dî Şirâzî şöyle der: “Büyük işler, küçük insanlara bırakılmaz.”

Yazar doğru söylüyor; çünkü bana göre Kürt davasında üç çeşit insan vardır:

– Büyük insanlar

– Küçük insanlar

– Çukur insanlar

Üzülerek belirtmeliyim ki sizler ÇUKUR İNSANLAR kategorisinde yer alıyorsunuz. Çünkü şu vasıflardan mahrum olmanız: Gerçek bir Kürt milliyetçisi az konuşur, çok pratik yapar, milletinin millî birliğini savunur, tefrika dalgalarına karşı sevgi ve bilgiyle milletine filika olur, düşmanın hoşlanacağı hiçbir kötü sözü kardeşlerine söylemez ve onların şeref direklerini devirmez.

Keennehum gerçek bir Kürt milliyetçinin zekâsı parlak, hayatı pırıl pırıl temiz ve disiplinli olur. Bununla birlikte yaptığı vatan çalışmasıyla Kürt millî hafızasının şekillenmesinde, kavileşmesinde başat rol oynar ve Kürdistan’ın ekonomik, kültürel, sanatsal, edebî, bilimsel, sportif konularda gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkılar sunar. Kısacası gerçek bir Kürt milliyetçisi şöyle düşünür ve harekete geçer: “Bedenimle, aklımla, ruhumla, yüreğimle, bilgimle, servetimle ve sahip olduğum bütün güçümle vatanım olan Kürdistan’a ve yalınayaklı halkıma kendimi adıyorum!” der.

Peki, Twitter odalarında taşkınlık yapan sahte Kürt milliyetçi züppeler ne yapıyor? Spekülatif, ansiklopedik ve yapay zekâ bilgisiyle Kürdistan âyetinin “mümkünül vücûd” olduğunu iddia ediyorlar; oysaki Kürdistan âyeti, Arabî’nin sistematikleştirdiği “vahdet-i vücûd”un ta kendisidir.

Bu züppeler 7/24 Sayın Abdullah Öcalan’ı, onun çilekeş dava arkadaşlarını ve değerli hareketini hedef almaktan başka bir şey düşünüyorlar mı acaba? Örneğin “Kürt milliyetçiliği” maskeli bu insanlar Kürt halkının eğitim ve kültür seviyesinin yükseltilmesi hususunda kafa yoruyorlar mı, bu alanda somut şeyler yapıyorlar mı? Elbette ki Kürtler arasında bozgunculuktan başka hiçbir şey yapmıyorlar: Bunlar o kimselerdir ki sokak yaşamına teslim olmuşlar, çalışmıyorlar, üretmiyorlar, sadece tüketmek ve yırtmak istiyorlar. Bu kötü Kürtlerin ahvâli Kur’ân’da bahsi geçen Hz. Musa ve kavmine ne kadar da çok benziyor: “Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe artık katlanmayacağız; Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın” demişlerdi.

Ey Kürt maskeli züppeler! Siz yerinizde oturun, çalışmayın, üretmeyin, keyfinize bakın, erotik fanteziler kurun, transparan düşüncelerinizle Kürt mücadelesine suikast yapın, bol bol şikâyet edip durun; Sayın Öcalan ve çilekeş dava arkadaşları da size devlet kursunlar ha(!) Vay ahlâksızlar!

Ey milliyetçi Kürt maskeli züppeler! Bu devleti kurmak ve bu devlete sahip olmak o kadar kolay mı? Yoksa bizim bilmediğimiz bir şey mi var? Örneğin “Kürdistan Devleti” marketlerde eşya, emlakçılarda arazi ve tapu dairesinde belge gibi mi satılıyor?

Son olarak, Twitter odalarında bir araya gelen ve ürettikleri pislik içinde devinip duranlara şunu söylemek istiyorum: Üretemeyenler sürekli tüketir, sürekli şikâyet eder ve şikâyet çöplüğünü oluştururlar! Sokak insanlarının ADINI ANARAK muhatap olmak, tıpkı pisliğin içinde domuzla güreşmeye benzer. Evet, domuzun pislik ürettiği bir yerde onunla güreş tutarsanız domuzun pisliği size bulaşır ve bu durum domuzun hoşuna gider! Bu düzlemde  biz Kürtlere pazuları güçlü Herkül’ler-boksörler, muhendisler, mimarlar, fizikçiler ve beyinleri güçlü olan Sokrates’ler lâzım!

Kadir Amaç-Brüksel

 

Bilge Kürt Lider! 

                                                              Bilge Kürt Lider! 

Kadir Amac televizyon yayını

Değerli okurlar, bana göre aydın yaklaşık olarak toplumun entelektüel fakültesidir: Bilgi, bilinç ve kültürün mühendisi ve toplumsal düşüncenin mimarıdır! Yani gerçek aydın filozofiktir, korkusuzdur, güçlü bir hatip ve ruhani bir ahlaka sahiptir. Öyle ki şeyleri ve olayları sanat ve estetik gözüyle keşfeden kişidir! Kısacası aydın; halkın içinde yaşayan, mücadele kulvarının en ön saflarında duran, mücadele liderine fikirleriyle katkı sunan, liderin yanında yer alan ve milletini doğru yönlendiren bir peygamber olarak yorumluyorum.

Gerçek şudur ki hiçbirimiz büyük devletler ve büyük liderler gibi tutarsız değiliz. Amerikalı filozof ve yazar Ralph Waldo Emerson; “Tutarlı olmak ahmaklara/küçük beyinlilere mahsustur.” demişti. Bu mahfilde bilge Kürt lider Abdullah Öcalan ile ilgili fikirlerimi ve duygularımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.

Sevgili okurlar! Öcalan’ın kalbinin benim kalbimden ve diğer iyi kalpli insanlarınkinden daha katı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Öcalan büyük bir lider olmakla birlikte büyük bir ahlak yazarı olduğunu şu enfes sözleriyle anlayabiliyorum: “Birbirimizi incitecek kötü bir söz dahi kurmamalıyız.”, “Bir saç teli bile temiz kalmışsa, bataklıktan çıkarmak gerekiyor.”

Öcalan hiçbir zaman slogan ve duygularla hareket eden bir lider olmadı. Çünkü slogan ve duyguların hiçbir işe yaramadığını biliyor; aklını ve zekâsını ahlakla buluşturarak zihinsel pratikler yapıyor, liderliğini dost ve düşmana kanıtlıyor. Dolayısıyla Öcalan, şayet öfkesini kontrol etmemiş olsaydı onca şeyi başarması mümkün olmayacaktı. Yaklaşık olarak her türlü bela ve musibete karşı soğukkanlılığını koruyabiliyor, içindeki coşku dolu primitif duyguların taşkınlık yapmasına izin vermiyor ve sükûnetle hareketini cezaevinde yönetiyor. Öcalan, teşbihte hata olmazsa en çaresiz halinde bile “ah keşke”, “ah ne zaman” ifadelerini kullanmıyor. Artık bugün biz Kürtlere “Yapabilir misiniz?” diye sormuyor, kendisine de “Yapabilir miyim?” demiyor. “Ne zaman yapabilirsiniz?” ve “Ne zaman yapabilirim?” diyor.

Evet sevgili okurlar, her şeyden önce şu gerçeğin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum: Sayın Abdullah Öcalan, 27 yıl boyunca 8 metre zindan duvarları arasında oturup tespih çeken bir tarikat lideri ya da Hıristiyanların papası gibi pazar günleri ayin yapıp diğer vakitlerde kendisi için saltanat süren, para biriktiren sıradan bir lider değildir. Tam aksine Abdullah Öcalan, içinde bulunduğu karanlık zindanın duvarını iğneyle delik açtı ve içeriye ışık girdi!

Gerçek şu ki Öcalan, 27 yıllık cezaevi yaşamında beş bin yıllık Mezopotamya tarihini, modern ulus-devletin antagonizmasını, milliyetçilik ideolojisini, partisinin 50 yıllık silahlı ve siyasal mücadele tarihini kronolojik ve senkronize bir yöntemle okuyor, analiz ediyor ve reel politikaya son derece uygun fikirler üretiyor, çözüm önerilerini ortaya koyuyor. Ayrıca Türk ve Kürt asabiyesinin pin kodunu doğru giriyor, Türk ve Kürtlerin tarihsel ilişkilerine İslami ve sosyolojik zaviyeden ışık tutan sözlerle tasvir ediyor ve yüz yıllık Kürt-Türk savaşını sonlandırmak istiyor.

Veya tüm zamanların en büyük bilge Kürt lideri için şöyle de bir tanımlama yapabilirim: Öcalan, denizin ortasında, iki adımlık, zar zor sığabileceği daracık bir yerde 27 yıldır yaşamaya mahkûm edilmiş olsa da ve bu yerin çevresi azgın dalgalarla, uçurumlarla, zifiri karanlıklarla, hiç dinmek bilmeyen fırtınalarla, yalnızlık ve boşluklarla çepeçevre kuşatılmış olsa bile, yine de o iki adımlık alanda hayatının son nefesine kadar kendi milletine güçlü umut ve hürriyet mesajları sunuyor, düşmanlarına ise barış ve çözüm önerilerini iletiyor.

Aman Allah’ım! Bu ne muazzam bir irade, ne muazzam bir gerçeklik!

Ancak üzülerek belirtmeliyim ki Kürtlerin içinde savaşın bitmesini istemeyen, barış karşıtı olan bir dizi marjinal grup ve örgüt firarisi, Sayın Abdullah Öcalan’ın liderliğine tahammül edemiyor; kıskançlıktan parmaklarını ısırıyor, kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapıyor ve ona karşı en iğrenç iftiralarda bulunmaktan imtina etmiyorlar.

Evet, 7/24 Abdullah Öcalan’ı hedef alan, yıkıcı ve yırtıcı sözde “Kürt milliyetçileri” Kürt halkının elinden alınan hakları, eğitim ve kültür seviyesinin yükseltilmesi hususunda kafa yoruyor mu? Bu alanda somut şeyler yapıyor mu? Bir hardal tanesi kadar Kürt halkı için elde ettikleri bir kazanımları var mı?

Keşke Kürtler için yapmış oldukları bir dizi iyilikleri olsaydı. Heyhat! Beyinleri bir hardal tanesi kadar iyilik eylemi yapmamış ve beyinleri küçük bir kıvılcım kadar ışık üretememiş bu ahmaklar fırkası, kötülüğün ta kendisidir.

Sevgili okurlar! Bilge Kürt lider Öcalan, “Karanlığı karanlıkla, nefreti nefretle, ırkçılığı ırkçılıkla ve şiddeti şiddetle ortadan kaldıramayız.” diyor. “Barışı ancak beyinlere ışık saçarak ve yüreklere nar taneleri gibi sevgi serpiştirerek gerçekleştirebiliriz.” diyor. Tam da bu anlamda Öcalan’ın onurunu Everest Dağı kadar gururlu, cesaretini cehennem kadar korkusuz ve liderlik yeteneğini bir devlet kadar güçlü buluyorum!

Eğer bir gün Sayın Öcalan’ın cezaevi koşullarında yürüttüğü bu barış çabaları başarıyla hedefine ulaşırsa, dünyada bir ilki gerçekleştirmiş olacaktır ve dünya üniversitelerinde siyaset ana bilim dalının ders konusu olacaktır. Son söz: Abdullah Öcalan’ın halkına verdiği “Özgür Kürdistan” sözünü yerine getireceğine olan güvenim tamdır.

Kadir Amaç _ Brüksel

  Rojava ve Kürtlerin Bilimsel Analizi!    

                               Rojava ve Kürtlerin Bilimsel Analizi!    Kadir Amac televizyon yayını

                                  Bu çalışmayı Rojava şehitlerine ithaf ediyorum.

Sevgili okurlar! Makalemin hemen başında, devlet, meşruiyet, egemenlik ve otorite kavramlarının siyaset biliminin temelini meydana getirdiğini ve bu önemli kavramlarla ilgili, dijital çağımızın ruhuna da uygun düşen özgün fikirlerimi Yeryüzünün Yalın Ayaklıları ve Pin Kodu adlı eserlerimizde yaklaşık olarak ana hatlarıyla çözümlediğimi düşünüyorum.

Amerikalı sosyalist ve feminist yazar Barbara Ehrenreich, “Erkekler savaş yapar… çünkü savaş onları erkek yapar.” demişti. Savaşın çıkma olasılığı, güç politikası veya güç dengesini hedeflediği için doğal olarak savaş kaçınılmaz hâle geliyor. Dolayısıyla devletler, siyasal egemenliklerini korumak, genişletmek ve ulusal çıkarlar peşinde koşarken doğal olarak diğerleriyle çatışmaya başlar. Devletin bu savaşçı karakteri, rakibi gördüğü diğer devletle arasındaki güç ilişkisini ortaya koyarak boyun eğdirmek ya da gücü güçle dengelemek arzusunu taşır. Siyaset felsefecileri, devletin karakterindeki bu şiddet semptomunun tek değil, birçok sebepten kaynaklandığını söyler ve örneğin mikro ve makro savaş teorileri hususunda hemfikirdirler.

Dolayısıyla milliyetçi ideolojiyi benimseyen bir lider, vatanın siyasal ve teritoryal egemenliği için milletinden ölmeye ve öldürmeye hazır olmalarını isteyebilmelidir. Bu anlamda “Devlet kötüdür”, “Devlet varsa sen yoksun” ifadeleri, hayata, vatana ve topluma karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyen nihilistlerin, fütüristlerin, anarşistlerin ve gerçek hayatta karşılığı olmayan şeffaf hezeyanlarıdır.

Sevgili okurlar! Elbette bütün devletler aynı şekilde işlemezler. Tıpkı biz insanlar gibi, etkili ve etkisiz karaktere sahiptirler. Siyaset bilimciler bu durumu “Etkili Devlet” (Amerika), “Zayıf Devlet” (Mısır), “Başarısız Devlet” (Afganistan, Sudan, Somali) biçiminde örneklendirirler.

Özellikle Kürt siyasetçilerin beyinlerine zerk edilen şu “Halkların Devrimi” ve “Halkların kardeşliği” klişesi, Kürt gençlerini WELAT ve EGEMENLİK bilincinden uzaklaştırdı ve  yeni Kürt kuşakları üzerinde korkunç bir cehalet fakültesini inşa etti. Tam da bu hususta ahlak filozofu Immanuel Kant öğrencilerine şöyle sesleniyordu: “Kavramsız ilkeler boştur ve ilkesiz kavramlar kördür.”  Bu durumla alakalı farklı olan başka bir şey ise, Yunanistan’ı bağımsızlığa taşıyan Rigas Feraios, “Halkların kardeşliği yoktur ve hiçbir zaman da olmadı,” diyecekti. Rigas Feraios’un bu altın vuruş sözlerine katılmamak mümkün değil diye düşünüyorum.

Ayrıca Kürtler ve onlara kötülük yapanlar Müslüman oldukları için İslam teolojisinden birkaç örnek vermek istiyorum. Çünkü Kabil ile Habil de öz iki kardeştiler. Hem de Âdem Peygamber’in öz iki çocuğuydular. Bu gerçeğe rağmen Kabil bir koyun tüccarıydı; çiftçi olan kardeşi Habil’i sadece nefsi ve egemenliği için öldürdü! Yusuf Peygamber’in 12 kardeşi vardı. 11 kardeşi, onu kıskançlık ve egemenlik arzusuyla derin bir kuyunun içine attılar ve babalarına “Onu bir kurt yedi” dediler! Dolayısıyla insanın ve milletlerin birbirleri üzerindeki egemenlikleri biyolojiktir!

O halde devletlerin ve milletlerin birbirleriyle ilişkilerinde (siyasilerin söylediği anlamda) “kardeş” olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz: Gerçek şu ki; devletler arasındaki ilişkiyi duygular değil, anlaşma maddeleri belirler! Aynı biçimde “halklar” (milletler) arasında yaşanan realite de kardeşlik yoktur ve “hiçbir zaman da olmayacaktır”; ancak halklar (milletler) arasında hukuk ve ahlak yasaları vardır diyebiliriz.

Bir konuyla ilgili aklımda kalan şu iki tarihi olayı da değerli okurlarıma aktarmak istiyorum: Kureyş site-devleti, Arapçılık düşüncesi üzerine siyasal hegemonyasını kurmuştu ve egemenliğini hiçbir kavimle, hiçbir dinle ve hiçbir yalınayaklı insanla paylaşmıyordu. Ancak ahlak filozofu Muhammed, Kureyş hegemonyasına karşı çıkıyordu. Özellikle bir milletin diğer bir milleti aşağılamasını, kötü lakaplarla çağırmasını, küçük görmesini ırkçılık hastalığı olarak görüyor ve bu hastalığın sevgiyi öldürdüğünü, nefreti ise körüklediğini söylüyordu.

Afrika milleti 1960’lı yıllara kadar “siyah deri” olmaktan utanıyordu! Senegal’in kurtuluş mücadelesinin lideri, ilk cumhurbaşkanı ve şair Léopold Sédar Senghor, “Siyah güzeldir” demişti. Mamafih Güney Afrika’nın etkili liderlerinden biri olan ve gözaltında işkenceyle öldürülen Steve Biko ise “Siyah bilinç” kavramını kullanmış ve bu kavramla siyahilerin üzerindeki beyaz psikolojisini yerle yeksan etmiş; onların utangaç, primitif ruhlarını sokaklara bir nehir gibi akıtmayı başarmıştır.

Evet, beyler ve hanımlar! Kendilerini beyaza ve Kürtleri de siyaha tevcih edenlere ancak şu kadarını söyleyebilirim: “ Siyah Kürt olmak, iyi ve güzel olmaktır!”

Birazda Kürdistan’ın Bakur ve Rojava bölgelerinde Kürt siyasetinin dillere pelesenk olan şu arızalı “devrim” kavramına entelektüel bir bakış açısı kazandırmak istiyorum. Evet, formelin dışında kalarak ve daha özgün tanımlarsak, entelektüel ve siyasal devrim; eski sistemi etkisiz hâle getirme ve hızlı bir şekilde gelişen, asla geri alınamayan dramatik rejim değişikliğinin adıdır. Örneğin, 1640’lardaki İngiliz, 1776’daki Amerikan, 1789’daki Fransız, 1917’deki Rus ve 1979’daki İran devrimleri entelektüel ve siyasal değişikliğin adıdır, yani devrimdir!

Bir kez daha, devrim ve devletin birbirinden çok farklı iki kavram olduğunun altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorum. Yukarıda hem devlet hem de devrim kavramının realpolitik durumunu izah ettiğimi düşünüyorum. Şimdi ise ayrılıkçı ve bölücü milletlerin siyasal pratiklerinin devrimle hiçbir rabıtasının olmadığını somut olgularla değerli okurlarımın bilimsel görüşlerine sunmak istiyorum.

Örneğin, emansipasyon ve akültürasyon hakları kazanan Baskların, Quebeclerin,Filamanların, Kürtlerin, Filistinlilerin, Kıbrıslıların, Çeçenlerın, Tamillerin şimdiki hedefi, kendi primordiyal köklerini referans alarak ayrılıkçı bir siyasal hareket yürütmek ve kendi devletlerini arzu etmektir.

Tıpkı Hintlilerin İngilizlerden, Pakistanlıların Hintlilerden, Bengallilerin Pakistanlılardan koparak devrim (rejim değişikliği) yoluyla değil, kopuşu dost-düşman diyalektiği üzerinde savaşarak gerçekleştirmek istemesi gibi.

Şimdi aynı retrospektif yöntemle, İran halkının Humeyni liderliğinde İran rejimini değiştirerek İslam Devrimi’ni nasıl gerçekleştirdiğini ve Boşnak milletinin Aliya İzzetbegoviç’in liderliğinde Sırbistan sömürgeciliğine karşı ayrılıkçı bir savaş yürüterek nasıl devletleştiklerini hatırlayalım.

Bu mahfilde Quebec millî uyanışı ve ayrılıkçı temayülleri okumaları çok zayıf olan Kürt siyasetçilerine bu konuda ilham verebilir. Örneğin Fransızlar Kanada’ya (Kuzey Amerika’ya) aşağı yukarı İngilizlerin vardığı bir zamanda, aynı dilimde varmışlardı. Frankofonlar Kanada’nın dağlık bölgelerinde evler yaptılar, Katolik kilisesine ve yerel siyasetçilere itaat ettiler. Geçimlerini ise hayvancılık ve kerestecilikle sağladılar. Anglofonlar ise Montreal şehrini kurdular, ticaretle uğraştılar, okullar açtılar, Montreal şehrinin dilini İngilizce yaptılar ve böylece Frankofonları marjinalize ettiler.

Evet, 1604 yılında Kanada’ya yerleşen Frankofonlar, yerleştikleri Quebec topraklarında ancak 1960’larda Jean Lesage’ın liderliğinde sessizce uyandılar ve “Kendi evimizin efendileri olmak istiyoruz” dediler. Rojava’daki Kürt  yöneticiler ve siyasetçiler tarihî bir fırsat elde ettiler, artık yeter! “Kendi topraklarımızın efendisi ve kendi yuvamızın ‘büyükbabası’ olmak istiyoruz” diyemediler. Özellikle Öcalan’ın sahada olmadığı, sahada görmediği her konuyu ona icbar ettiler ve başarısızlığın faturasını Abdullah Öcalan’a çıkardılar. Acaba onlar topraklarının efendisi ve evlerinin “büyükbabası” oldular da Öcalan mı engel oldu? Dikkat ederseniz Öcalan her zaman kriz anında olaylara müdahale ediyor!

Milliyetçi ideolojiyi benimseyen birey, grup ve cemaat, “Welat” (vatan) için savaşabilen ve ölümü göze alabilen kimselerdir. Yaklaşık olarak belirttiğim anlamda söyleyecek olursam, zenginler ve “artık hiç kimseye köle olmayacağız” deme cesaretini gösteremeyen hodbin kimseler, sömürgeci devletlerin içinde yuvalanan menfaat grupları ve milletlerin hak arama mücadelesinde segregasyonist politikaları değil, tam karşıtı olan entegrasyonist politikaları benimseyenler kendilerini Welat için kurban etmezler. Dolayısıyla Welat için kurbanı olmayan bir milletin politik egemenliği de sona erer.

Bu zaviyeden bakıldığında milliyetçi ideoloji, dost ve düşman metaforları üzerinde kendisini somutlaştırır diyebiliriz. Carl Schmitt’in dost-düşman kavramsallaştırması öncelikle düşmanlığa yoğunlaşmayı konu alır. Schmitt, “Dost-düşman karşıtlığı bireysel değildir; milletler, devletler ve güçler arası bir karşıtlıktır,” der.

Değerli okurlar! Bu hususla ilgili yeni bir şey söyleyeceğim: Bana göre devlet babadır, anne ise vatandır. Biri olmadan diğeri olmaz. Devlet yoksa vatan da yoktur. O hâlde devlet ontolojik olarak var olduğu için özgürlükler ve haklar vardır. Eğer devlet ve vatan olmazsa, özgürlük ve haklar da olmaz. Dolayısıyla devletin ontolojik felsefesinin hayatımızda somut hâle gelmesi, uğrunda ölmeye ve öldürmeye hazır bir milletin varlığına bağlıdır.

Tam da bu konuda yüzyıldır Türk, Arap, Farîsî devletler ile sol ve İslami hareketler, Kürtlerin iyilikleri ve kötülükleri konusunda büyükbaba (Grootvader) ya da paternalist mirasçı rolünü üstlendiler. Ancak Rojava’daki kazanıma yönelik Türk ve Arap “büyükbabalar”ın saldırısı, Kürt milletini yüz yıllık derin uykusundan uyandırdı, primitif ruhlarını harekete geçirdi, kimsenin onların özgürlükleri üzerine yazı tura oynamasına izin vermeyeceğinin bilinç ışıklarını yaktı, milyonları ala renginin bayrağı altında küresel ölçekte bir araya getirdi ve “Yeke yeke yeke, gelê Kurd yeke.” sloganıyla “(Grootvader)” devletlerine yangın korkusu yaşatırken küresel güçlere de geri adım attırmayı başardı.

Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve dört parça Kürdistan’da meydanlara dökülen bu yeni ruh, Kürtleri WELAT, ALARENGİN ve EGEMENLİK düşüncesinde birleştirdi. Evet, bu yeni ruh ve yeni düşüncenin kozası şu şekilde oluşarak karşımıza çıktı:

Artık biz Kürtler hiç kimsenin kölesi olmayacağız, yeryüzünde yalınayak gezmeyeceğiz, hiç kimse bizim evimizin “büyükbabası” değildir; kendi topraklarımızın efendisi ve kendi evimizin “büyükbabası” olmak istiyoruz. İşte Kürtler bu yeni ruhla, bu yeni bilinçle ve bu yeni eylemle kendi lider ve siyasetçilerine de mesaj vermiş oldular.

Bu konuda yaklaşık olarak şöyle düşünüyorum: Kürt siyasetçileri, gerçek ile hakikat kavramlarını epistemolojik ve ontolojik olarak çözümlemedikleri sürece Kürtlerin hürriyet mücadelesini tedricilik yöntemiyle devletleştiremezler.

Bana göre gerçek, insanın eliyle yaptığı her şeyken; hakikat ise aşkın olan her şey demektir; aynı zamanda değişime kapalı ve dogmatik olan felsefi düşüncenin adıdır.

Rojava’daki siyasetçiler inisiyatif kullanamıyorlar, “her şeyi biz biliriz” havasındalar ve güçlü okumaları ile tecrübeleri olan yazarlarına çevrim dışı kalıyorlar.

Örneğin, 19 Ocak 2026 tarihinde X hesabımda Mazlum Abdi’ye şu düşüncelerimi paylaşmıştım:

“Kürt General Mazlum Abdi, HTŞ’nin elebaşına şunu demelidir: ‘Bir karış bile toprağımızı kimseye vermiyoruz. Hiçbir gücün topraklarımız üzerinde hükümdar olmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Egemenliği ya eşit şekilde paylaşırız ya da 70 milyon Kürt halkı kıyameti koparır.’”

Evet, Kürt halkı gerçekten de kıyameti kopardı. Ancak Mazlum Abdi ve Mesut Barzani, Kürt yazarların ve meydanlara çıkan milyonlarca Kürt milletinin fikirlerine kulak vermediler; düşmanlarıyla  kötü bir anlaşmaya vardılar. Evet, Kürt halkı bu anlaşma karşısında şoke olmuştu ve o yakalanan muhteşem ruh, gene Kürt siyasetçilerin elleriyle söndürülecekti. Rojava’nın federasyon kazanımı elde edememesinin en önemli sebeplerini biraz daha detaylandırmak istiyorum: Rojava de facto yönetiminin lideri ya da tam yetkili yöneticisinin kim olduğu belli olmamasıdır. Tıpkı Kuzey Kürdistan siyasetinde olduğu gibi, her kafadan bir “filozof Beydeba” sesi çıkmasıdır (!) Örneğin Mazlum Abdi, Salih Müslim, İlham Ahmed, Foza Yusif, Aldar Xelîl birbirlerinden çok farklı açıklamalar yapıyorlar. Hiyerarşi yerine ideolojinin “Heval” metaforu tercih ediliyor olması ve herkesin rahat bir şekilde inisiyatif kullanması… İsimlerini saydığım bu siyasilerin arasında tam yetkilerle donatılmış ve tam otorite sahibi olan birinin olmaması, başarısızlığın en büyük sebebidir. Üzülerek belirtmeliyim ki, Kürt siyasetinde herkes her şeyi biliyor, ama ortada bize gösterebilecekleri bilimsel hiçbir şey yok!

Kısacası, yanılmıyorsam ve umarım yanılırım; Kürt lider-yöneticiler bir kez daha büyük bir hata yaptılar. Ancak şunu da unutmamak lazım: Kürtlerin bu hatayı düzeltecek hâlâ şansı var diye düşünüyorum. Çünkü Rojava’da bağımsızlık ve federasyon ilan etmenin ve dünyada karşılık bulmasının hâlâ koşulları mevcuttur. Elbette milyonlarca Kürt halkı, ellerinde taşıdıkları al rengi bayrakla meydanlara akarak bu koşulları yarattı diyebiliriz. Kürt milleti, genel anlamda bağımsızlığa ve Rojava özelinde federasyon kazanımını elde etmeye hiçbir zaman bugünkü ruhla, al rengin etrafında kenetlenmemişti!

Kürtler, bu ruhu ve bilinci korumalıdır, çok daha fazla güçlendirmeli ve Rojava için federasyon düşüncesinden ve mücadelesinden asla geri adım atmamalıdır! Çünkü Kürtler bir millettir ve Kürtler hiçbir devletin vatandaşı olmak istemiyorlar! Yani Kürtler, Kürdistan ülkesinin vatandaşları olmak istiyorlar.

Son olarak, dost-düşman herkes şunu bilsin ki; bir gün mutlaka bu savaş bitecek, topraklarımıza barış gelecek, yüz yıl içinde yaşadığımız tüm acıları unutacağız. Ancak sürekli hatırlayacağımız tek şey, düşmanlarımızın bize yaptığı kötülükler değil; içimizdeki hainler ve dost görünenler olacaktır…

Kadir Amaç Brüksel

İran İslam Cumhuriyeti ABD’in Eliyle mi Yıkılacak? 

İran İslam Cumhuriyeti ABD’in Eliyle mi Yıkılacak?    

Kadir Amac televizyon yayını

İran’da 29 Aralıkta başlayan bu protesto dalgaları Eylül, 2022’de Jîna Mahsa Amini’nin şahadetiyle gerçekleşen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” fay hattını yeniden harekete geçirdiğini söyleyebiliriz. 1979 İran İslam Devrimi’nden bu yana, İran halkı en yüksek düzeyde umutsuzluğu, fakirliği, ve İran rejimi de en üst seviyede rejim kriz ve çaresizliğini bir kez daha yaşamaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Ekonomist uzmanlar İran riyalinin geçen yıl yüzde 50 değer kaybettiğini ve şuan  resmi olarak dünyanın en değersiz para birimi haline geldiğini söylüyorlar. Şu anda İran’da 1 ABD doların karşılığı 1,42 milyon olan İran riyalidir. Bu durum İran’ın ekonomisinin ne kadar gerileme kriziyle karşı karşıya kaldığının en güçlü sinyalini bizlere veriyor.

İran bugün dünyanın en büyük ikinci doğal gaz rezervine sahip bir ülke olmasına rağmen; heyhat! Ne gariptirki kendisini ALLAH’IN DEVLETİ gören şu MOLLALAR,  halkı mutlu edemiyor, şehirlerin kaloriforlerini ısıtamıyor ve İran halkının aç kediler gibi duvarlara tırmanmasına çözüm bulamıyorlar.

Enerji Bakanı Abbas Aliabadi, yukarıda bahs konusu yaptığım hakikati yakıt kıtlığı nedeniyle 13 elektrik santralinin hizmet dışı olduğunu kameralar karşısında çekinmeden dile getirdi. Çok daha TİYATRO olan durum ise, yaşanan bu felaketlerden sonra İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, vatandaşlarına termostatlarını 2 derece düşürmeleri çağrısında bulunarak, AYETULLAH DEVLETİNİN çaresizliğini bir kez daha ortaya seriyordu. Mesud Pezeşkiyan, “Ben evde kalın giysiler giyiyorum, diğerleri de aynısını yapabilir”(!) açıklaması, halkın bu duyarsız ve sevimsiz lidere karşı öfkesini harekete geçirdi.

Bilindiği üzere İran’da ilk öfke patlaması 29 Aralık 2025’de gerçekleşmişti. Özellikle Tahran’daki Büyük Çarşı’nın tüccarları dört gün üst üste dükkânlarını kapatmış, milyonlarca İranlı ise ülke çapında hükümet karşıtı sloganlar atmış, İran Devrim muhafızları göstericilere göz yaşartıcı gazla müdahale etmişti. Yaşanan bu olaylardan hemen sonra, Merkez Bankası Başkanı Mohammad Reza Farzin istifa etmişti. Evet, İran’daki rejim karşıtı protestolar beşinci gününe girerken, özellikle İran’ın Kürdistan şehirlerinde halkın öfkesi dalgalar şeklinde büyüyerek ilerliyor. Tüm bunlar yaşanırken ABD Başkanı Donald Trump, İran’daki başlayan bu protestolara ilişkin şu açıklamada bulundu. “Eğer İran, her zaman yaptığı gibi barışçıl göstericileri vurur ve öldürürse, ABD onların yardımına koşacaktır.”

Sevgili Okurlar, şimdi biraz gerilere giderek İran İslam Devleti’nin anatomik kronolojisini senkronize bir şekilde siz değerli okurlarıma sunmak istiyorum. Bildiğiniz üzere İran, Haziran 2025‘te, İsrail’e yönelik tarihin en kapsamlı füze saldırısını yapmıştı ve bu saldırıdan büyük bir gurur duyduğunu dünya kamuoyuna duyurmaktan imtina etmemişti.

Gecenin geç saatlerinde bu yazıyı kaleme aldığım bir sırada, kim bilebilirki, belki bu gece ve belki başka bir gece ABD veya İsrail ansızın İran’a yönelik çok etkili bir hava operasyonu yaparak, bölgeyide etkisine alacak şekilde, büyük bir savaşın çıkmasına ve İran İslam Cumhuriyetinin çöküşüne sebep olabilir.

Devletin çökmesinden bahs ederken aklıma Harvardlı siyaset bilimci Grane Brinton geldi. Brinton, bütün siyasi devrimleri, insan vücudunun bir hastalığın safhalarından geçmesine benzetiyordu. Bu benzetme safhalardan geçme teorisi’’ni 1640 İngiliz, 1776  Amerikan, 1789 Fransız, 1917 Rus devrimlerini çözümleyerek izah ediyordu.

Grane Brinton, 1979 İran İslam Devrimi gerçekleşmeden önce vefat etmemiş olsaydı şayet, devrimler teorisi listesinin başına İran Devrimini koyacağı kesindi. Çünkü doğrusunu söylemek gerekirse, 1979 tarihinde İran İslam Devrimi, insanlık tarihin en büyük halk devrimi ünvanını çoktan elde etmişti bile.

Çünkü yakın tarihte 1789 Fransız İhtilali ve 1917 Bolşevik İhtilalini İran  İslam Devrimiyle mukayese etmemiz münkün değidir. Çünkü İslam Devrimi 1979’da halk tarafından yapılmış gerçek bir devrimdir. Devrimin lideri 78 yaşında olan ihtiyar bir molla idi. İmam Humeyni, milyonlarca insanın önüne geçerek binlerce yıllık bir monarşiyi üstelik milyonlarca taraftarları tek kurşun sıkmadan gerçekleşmişti.

Humeyni, İran halkını her türlü şiddetten uzak tutmayı ve özellikle halkına şu mesajı veriyordu: “Sizi öldürmeye gelen polis ve askerlerin göğsüne kurşun değil, çiçek atın.” Evet, aynen öyle oldu ve bağımsız kaynakların kabul ettiği üzere 60 bin insanın hayatına mal olan protesto ve direnişler devrimle sonuçlandı; devrimin lideri Humeyni, Paris Havaalanından Tahran havaalanına indiğinde onu tam 12 milyon insan karşılamıştı.

 

Devrimin birinci yıldönüm kutlamalarında hazır bulunanlardan ünlü Türk gazeteci ve şimdiki Diyarbakır Dem Parti milletvekili Cengiz Çandar’ın “Dünden Yarına İran’’ adlı kitabını 1989 yılında okuma imkanım olmuştu. Yazar kitabında İran İslam Devrimini akıcı bir dille anlatıyordu. Kitabın her sayfasını okuyarak çevirdiğimde, adeta kendimi olayların içindeymiş gibi his etmemi sağlıyordu.

Cengiz Candar’in “Devrimler içinde devrim, İslam içinde devrim ve mezhep içinde  devrimdir.’’ tespitleri  adeta altın vuruş niteliğindeydi. Öyleki İslamcı mahalle arasında Cengiz Candar’in namaz kılmaya başladığı ve İmam Humeynibiat ettiği söylentileri kulaktan kulağa yayılıyordu. Çünkü o dönemlerde bu devrimden herkes bir şekil etkilenmişti. Etkilenen isimlerden biri de “İslam Devriminin Kökleri’’ adlı ünlü kitabın yazarı İngiliz akademisyen Hamit Algar´dır.

Devrimin birinci yıl dönümünde  gösterileri izleyemeye giden  Fukuyama’nın arkadaşı kendisine şöyle bir not düşüyordu: “milyonlarca insan Azadi Meydanı’nda “Merg berg Amrika (Amerika’ya ölüm!)” diye bağırıyor.  Dünyaca ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama, arkadaşına şöyle yanıt veriyordu: “Korkma! Shell, Sony, Peugeout vd.’nin tabelaları yerinde duruyor.” sözleriyle İslam devrimin trajikomik boyutuna dikkat çekmeyi başarıyordu.

İslamcılık düşüncemin hatıra ajandasından bir dizi küçük alıntılar yaparak, makaleme farklı bir bakış açısını kazandırmaya gayret göstereceğim. İslamcılık yaptığım (1985-1999) dönemlerinde İran devriminin fikir adamlarından biri olan Asaf Hüseyin’nin, “İran’da Devrim ve Karşı Devrim” adlı eseri, kitap evlerinde o dönemler kapış kapış satılıyordu ve gençler arasında elden ele dolaşıyordu. Asaf Hüseyin, Batı paradigmasına ve kapitalis Amerika devletine karşı “İran İslam Devrimi”ni alternatif gösteriyordu.

Haşimi Rafsancanı ise bu duruma postmodern “İslamın yeni dalgası’’ ismini veriyordu. İslam Devriminin önemli mimarlarından biri olan Ayetullah Haşimi Rafsancani, “İslam’ı Dalga” adlı kitabında, pek yakın bir zamanda İran İslam Devriminin öğretilerinin dalga dalga yayılacağını, “Amerika emperyalizmini” ve “İsrail siyonizmini” bu İslam dalgası karşısında yerle yeksan edeceğini idia ediyordu.

Geçmişte Rafsancani, Cumhurbaşkanlığı görevini yaptığı her iki dönemde, kendisi ve çocuğu devletin parasını çalmakla isimleri anıldı ve ayrıca baba ve oğul yargılandı ve hüküm aldılar. Rafsancani’nin yukarıdaki idialı sözleri 45 yıl içinde hiçbir karşılık bulmamakla birlikte ve öyleki sergiledği  pratikleriyle hem kendisinin, hemde Devrimin itibarına suikast yapıyordu.

İran İslam devrimi’nin bir başka önemli isimlerinden biri de Dr. Mustafa Çamran’dır. Çamran’ı 1994 yılında ‘Kürdistan Hainleri” adlı eseriyle hem kendisinin hem de İran Devletinin Kürtlere karşı  resmi fikirlerini tanıma fırsatı elde ettim. Kendisi Rojhılatlı Bir Kürt olup, siyasal İslam ile ontolojik varlığına savaş açmış ve İslam adına kendi halkını vahşice katl etmeyi cihad saymış ve Humeyni bu vesileyle kendisine “Mustafa Çamran, Kürdistan Demokrat Partisi ne karşı verdiği cihad ile Cennetin Sigortasını Garanti altına almıştır” sözleriyle ödüllendirmekte geri durmuyordu.

Ve gene aynı yılda Ayetullah Humeyni’nin, ‘İmam’dan Mesajlar’ adlı kitabını okumuştum. Kitabın bir bölümünde Humeyni; “Kürdistan Demokrat Partisi” İslam düşmanı ve kafir bir teşkilat”olduğunu ve ayrıca Kürtlerin kurtuluş yolunun sadece “İslam devletine itaat” etmekte geçtiğini idia ediyordu.  

Kısacası İslam Devrimi İran halklarına özgürlüğü, demokrasiyi, ekonomik zenginliği, eşitliği ve adalet mefküresini  vaad etmişti. Ancak aradan  tam 46 yıl geçmesine rağmen halka, kötülükten ve cehaletten başka hiç bir şeyi geride bırakmadığını bugün daha  net olarak görebiliyoruz.

Şeriatçı devletin bu çağ dışı antagonizması dijital gezegenimizi, tedirgin ve  huzursuz ettiğini anlayabiliyorum. Çünkü İran  İslam Cumhuriyeti postmodern medeniyetle diyalog köprülerini kurmak istemiyor; çözüm yerine kaosu, suhulet yerine şakaveti, demokrasi yerine şia şeriatını ikame etmek istiyor. Değişimi, demokratikleşmeyi ve uygarlaşmayı ise kafirlik olarak tasavvur ediyor, agresifleşiyor. İran ayetullah rejimi ülkedeki adaletsizliği, fakirliği, sefaleti, geri kalmışlığı, İran milletinin aç kediler gibi duvarlara tırmayı, Kürt gençlerini vahşice vinçlerde sallandırmayı ve zindanlarda vahşice katl etmenin sebebini; emperyalizim, İsrail, Amerika, Batı Avrupa ülkelerine tahvil ederek ÇÖKÜŞÜN en büyük sebeplerini yarattığını hâlâ fark etmiş değildir.

Oysa ki Batı’da demokrasi, adalet, eşitlik, kadın, emek, özgürlük, etnik ve dini gruplların akültürasyon haklarını parlamenter sistem veriyordu. Örneğin ABD ‘de “Temsilciler Meclisi” (Senato), “İngiltere’de Lodrlar Meclisi”, Fransa’da “Milli Senato” meclisi, Almanya’da “Bundestag” meclisi canla başla kendi milletlerine  hizmet ediyor.

Oysaki Ayetullah Humeyni, Ayetullah Mutahhari, Ayetullah Beheşti, Ayetullah Burucerdi, Ayetullah Muntezeri ve büyük  düşünür Ali Şeriati gibi isimlerin örgütleme kurumu olan “Hüseyniye-i İrşad” da toplumun tüm muhalif kesimlerini ve Kürtleri bir araya getirmeyi başararak, güç birliğini, itifak bloğunu sağlayrak ve onlara liderlik yaparak  Pehlevi  diktatörlüğü alasağı edilmişti. Devrimin lideri İmam Humeyni, Kürt halkına, tüm ittifak güçlerine ve İran halklarına demokrasi, parlamenterizim, huzur, adalet ve özgürlük sözünü vaad etmiştiler. Ancak, Humeyni ve şürekası ilk iş olarak kendisine itaat etmeyen herkesi tasfiye ettiler. Özellikle HALK DEVRİMİNİN ortakları olan Kürtleri, vahşice katl etmeyi cihad gördüler ve solcu fırkalar için idam mangalarını kurdular.

Ayrıca 46 yıldır dış politikasını, Filistin ve İsrail meselesi üzerinde yürüterek ve bu hasas alanı istismar ediyor, Yahudi düşmanlığını körüklüyor ve  İsrail’deki askeri hedeflere misilleme amaçlı saldırıları “stratejik sabır” kavramını kullanarak belki sonunu getiriyor. Bu kavramın bana hiç de yabancı gelmediğini siz değerli okurlarımla paylaşmak isterim. Çünkü bu kavramı her ne kadar İran Cumhurbaşkanlığı Siyasi İşler İdaresi Başkan Yardımcısı Muhammed Cemşidi tarafından belirtilsede, 1992 yılında Fars’dan Türkçe’ye çevrilen ve benimde dikkatle okuduğum Seyit Ali Hamaney’in “SABIR” adlı kitabında  “stratejik sabır” kavramının aynı şekilde geçtiğini açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Bana göre, İran’ın İsrail’e 13.4.2024 tarihinnde yaptığı İHA saldırısından sonra İran İslam Devrimini adım adım kendisini ÇÖKÜŞE doğru hazırladığını düşünüyorum. Bu yıkım sürecinin etap etap, palet palet nasıl ÇÖKÜŞE doğru gittiğini kavramamızı kolaylaştıracak geçmişe kısa bir yolculuk yapalım:

28 Aralık, 2017 ve 16 Eylül 2022  tarihleri arasında Meşhed, Kum ve Tahran’da  başlayan ve hemen ardından İran’ın diğer şehirlerine dalga dalga yayılan protesto gösterileri, ülke içinde ve dışında büyük bir destek gördüğünü takip edenler hatırlayacaktır. Gösteriler heycanla  tartışılıyordu ve yapılan bu tartışmaların heycanı  hergeçen gün giderek artıyordu ve haber ajansları çıkan olaylarda yüzlerce insanın hayatını kaybettiğini, yüzlerce yaralı ve binlerce tutuklunun olduğunun dünyanın bilgisine sunuyordu.

Yedi yıl önce İran İslam Cumhuriyetinde yaşanan o protesto eylemlerini o dönemin Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhud’un; “Devrim kırk yıldır hiç bir sorunumuzu çözmedi ve ülkemizi her yönüyle geriletti” sözleri Ayetullah rejiminin her geçen gün saldırganlaşarak adım adım kendisini krize sokarak TÜKENİŞE doğru gittiğinin güçlü işaretlerini vermiş  oluyordu.

Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhud, Ali Hamaney’e biatli olduğu halde, haklı ve cesur çıkışlar yaparken; İran Cumhurbakanı Hasan Ruhani, “ABD ve israil halkımızı kışkırtıyor ve fitnecileri sahaya sürüyor”, Tahran Cuma İmamı, “Halkın zihninin zehirli düşünceler, dengesiz sözlerle bulanmaması için sosyal alanı serbest bırakmamalıyız.” Keyhan gazetesi müdürü Hüseyin Şeriatmedari, “Halkın geçim konusundaki rahatsızlığı, fitnecilerin yeni fitnesi.” Devrim Muhafızları Ordusu da olayları, “Birtakım gruplar yeni fitne peşindeler.” sözleriyle  2017’de yaşanan hadiselerinin uygulamalarına sahip çıkıyordu.

Ayrıca Meclis Başkanı Laricani’nin 350 milyar dolar civarına kadar gerileyen milli gelirle ülkenin yönetilmesinin mümkün olmadığı söylüyordu ve keza  dini lider Hamaney ise, protesto olaylarından hükümeti ve resmi kurumların yöneticilerini sorumlu tutarken ve onları hesap vermeye çağırırken; halk, Hamaney’in bu açıkamalarına öfkeyle karşılık veriyor ve sarf ettiği sözleri munafıklık olarak değerlendiriyordu.

Çünkü İran halkı Hamaney’i munafıklıkla itham etmekte haklıydı. Hamaney, 30 yıllık görevi boyunca kimseye hesap vermek bir yana, bir kez dahi basın toplantısı düzenlediğine kimse şahit olmmıştı, gazetecilerin ve televizyonların karşısına çıkıp, halkına ve müslüman dünyasına  hesap vermeyi tek bir kereliğine olsa bile gerekli görmemişti.

Kısaca, 2017 ve 2022’de meydanlara çıkan göstericilerin ana hedefini şöyle özetleyebiliriz: Ülkedeki hayat şartları, yoksulluk, faiz, diş politika, rüşvet, idam, işsizlik, Kürtlere uygulanan zulüm politikaları, yolsuzluk, fuhuş,  kadının kara çarşaba haps edilmesi, sınıf farkına yönelik atılan somut sloganlardan, İslam Devriminin ÇÖKÜŞ temellerinin atıldığı dönem olarak okumak lazım.

Örneğin İran halklarının İran Devleti gibi, İsrail ve Filistin meselesiyle ilgilenmediklerini meydanlarda attıkları şu sloganlardan anlamak mümkündür.  “Ne Gazze ne Lübnan canım feda İran’a”, “İslam’ı basamak yaptınız bizi zelil ettiniz”, ‘Biz devrim yaptık ne büyük hata yaptık.’’,  “Kahrolsun Ruhani”, “Paralarımızı Suriye, Gazze ve Lübnan’da harcamayın”, “Halk dilenecek duruma düştü”, “Kahrolsun Hizbullah”, “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz”, “İstiklal, özgürlük, İran Demokrasi Cumhuriyeti”, “Halk dilenciliğe başladı”,  “Top Tüfek Fişek MOLALAR Kesinlikle Yok Olacak”, Jin, jiyan, azadi” ve ‘’Merg merg Hamaney’’.

Yukarıda  ayetullah rejimine karşı atılan sloganların anlamı bana göre şudur: İran halkının büyük bir bölümünün “İran Şeriat Devleti”ni istemediğinin mesajını veriyor. İran halkı uyduruk şeriat yasalarıyla, hayatlarını ve ikballerini daha fazla karartmak istemiyor. İkincisi; İran halkları, seküler ve demokratik bir devlete özlem duydukklarını, uygar devletlere ve uygar milletlere  bir kez daha devrim içinde devrim yapmaya hazır olduklarını ve demokratik devletlerin kendilerine yardım etmelerini talep ettiklerini net anlayabiliyoruz.

Şahlık rejimini gene alaşağı eden ve mollaları iktidara taşıyan gene aynı İran halkları değil mi? Peki, İran Şahlık düzeni nasıl yıkıldı ve Şah’ın ülkeyi terk etmesine hangi siyasi ve sosyolojik olaylar neden oldu? sorularına analatik bilgiyle cevap vermeye devam ederek analizimizi daha mahkem bir zemine inşa edelim.

İran Sahı’nın sonunu getiren 1964 yılında başlayan “15 Hordat olayları”dır. İkincisi, 1973’te petrol fiyatlarının üçe katlanmasıyla birlikte İran ekonomisi büyük bir inişe geçti ve halk her geçen gün fakirleşti, bazı imtiyazlı insanlar hızla zenginleşti, kıskançlık, yolsuzluk, rüşvet, eflasyon ve her türlü yozlaşma İran toplumunun tüm katmanlarını Şah Pehleviye karşı harekete geçirdi ve Şah Pehlevi İran’i terk etmek zorunda kaldı.

Peki, 2017 ve 2022 yılları arasında İranlı göstericilerin devrim karşıtı attığı bu sloganlara özellikle, ABD ve İsrail devleti tarafından nasıl karşılık buldu, birde ona bakalım.

O tarihlerde ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından göstericilere anında şu yanıtı: verdi “ABD haklı mücadelenizi destekliyor”.

Hakeza ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley, “İran halkının bu büyük cesaretini alkışlıyoruz” Beyaz Saray Sözcüsü Sanders, “ABD, İran halkını desteklemektedir; rejime, kendi vatandaşlarının barışçıl yollarla değişim arzusunu dile getirme temel hakkına saygı duyması çağrısında bulunuyoruz”.

Eski bir ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Dairesi (NSA) çalışanı olan Edward Snowden İran’daki gösterileri uzaktan söylemleriyle destekleyen ABD’li politikacılara, “Eğer ciddiyseniz Google’a bir telefon açıp göstericilere gerçekten destek olabilirsiniz”  ABD Başkanı Joe Biden,“İran’ı özgürleştireceğiz”

İsrail Ulaştırma ve İstihbarat Bakanı Yisrael Katz, “İran halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini” kazanmasını gönülden temenni ediyorum”İsrail’li  Bakan, İran halkının özgürlük ve “demokrasi mücadelesini “kazanması halinde İsrail ve Ortadoğu’da tüm tehditlerin ortadan kalkacağını söylemişti.

“İran İslam Devleti” ve onun siyasal islamci yandaşları, yaşanan bu siyasal ve real olaylar hakikatini, bilimsel argümanlarla ve ilmi basiretle okuma, anlama ve doğru teşhis koyma ve çözüm üretme yöntemi yerine, meydana gelen halk gösterilerini, ABD ve İsrail’in kışkırtması olarak propaganda ederek gerçeğe kurşun sıkıyordu.

Son olarak, sosyolog ve siyaset bilimci  Ibn Haldun, Mukadime” adlı eserinde devletlerin yıkılışını; adaletsizlik, fakirlik ve milletlerin asabiye duygusunun zayıflaması ve halkın yoksulluktan dolayı devlete karşı güçlü bir güvensizliği doğurmasıyla birlikte devletin yıkılmasına vesile olduğunu söyler. Ona göre; insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi devletlerin kurulup, gelişmesi ve yıkılması ve yıkılan devletin yerine başka bir devletin doğması, Tanrı’nın koyduğu sünnetullah yasasıdır diyor.  

Büyük bir ihtimal İran İslam Cumhuriyeti’nin çökmesini sağlayacak en büyük saldırıyı, ABD ve İsrail gerçekleştirecek. ABD’nin İran’a muhtemel bir hava saldırısı ve göstericilere her türlü yardımı yapması durumunda, dünya devletler liginin ve uluslararası kurumların da ezici çoğunluğunun desteğini alacağını düşünüyorum. Son olrak, İran’ı görmüş  ve İran Devrimi üzerine sistematik okumlar yapmış biri olarak şimdilik için ancak şunları söyleyebilirim: İran’daki halklar, akıl dışı ve çağ dışı mola rejiminin hayatlarından çıkıp gitmesi için dışarda bir müdahalenin yardımına ihtiyaç duyduğu bir gerçek.

Kadir Amaç

Brüksel

Ümit Özdağ ve Cuntacı Babasından Kalan Kirli Miras

Kadir Amac televizyon yayını

Sevgili okurlar! Bir dizi şeyler yanlış gittiğinde, alışık olmadığımız o ŞEYLER gerçekleştiğinde feleğimiz şaşar, zelzele geçiririz ve sanki gök kubbe üzerimize çökmüş gibi hissederiz kendimizi. İsmini şu an hatırlamadığım bir ahlak felsefecisi olan bir yazar yaklaşık olarak şöyle diyordu: İnsanların silahlanıp isyan etme nedeninin “ADALETİ” ikame etmekten ziyade “ADALETSİZLİĞİN” hakkından gelmek olduğunu söylüyordu.

Tam da bu zaviyede büyük şair ve filozof  Necip Fazıl Kısakürek hem yukarıda belirtiğim ahvali ve hem de bugünkü yaşadığımız anı şu enfes mısralarıyla tefsir ediyordu:

Durum diye bir laf var, buyurun size durum;

Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah! küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;

Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!

Sevgili okurlar! Sizin rolünüz, benim gibi yazarların rolü, sanatçıların rolü, siyetçilerin rolü, iş insanların rolü Türkiye’deki iç savaşı sonlandırmak olmalıdır diye düşünüyorum. Bir ülke savaş koşulları içinde kıyameti yaşarken, “savaşa son verilmelidir” demek anlamlıdır; ancak yeterli değildir. Somut adımların etap etap atılması için tarafları sevgi diliyle barışa teşvik etmemiz lazım. Örneğin, sadece saçma sapan analizler yaparak, eleştirmekle savaşı körükleyenler mi, yoksa iki halk arasında bu savaşın sonlandırılması için muazzam çaba sarf eden bizim gibi AHLAK yazarları mı?

Sevgili okurlar! Dünyaca ünlü İngiliz yazar Orwell, “geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder; bugünü kontrol eden de geçmişi kontrol eder.” diyordu. Bir Kürt yazar olarak artık  saçma sapan yıkıcı fikirlerimi kontrol etmek zorundayım. Daha ahlaki, daha vicdani ve daha reel politik düşüncelere kilitlenmeliyim. Bu sebepten dolayı kırmak, yırtmak, yıkmak, yok etmek ve bu saydığım kötü şeylerin her saatini kafamdan silip atmak ve bir daha hatırlamamak istiyorum. Çünkü yukarıda belirttiğim duygular ve düşünceler, beynimizde nefret dalgalarını yarattı. Yüz yıldır Türk ve Kürt beyinler, savaş ve şiddet ortamından beslendiği için kin ve nefret duyguları üzerinde sörf yaptılar. Evet, yukarıda belirttiğim gibi, savaşta yaşadığım bütün aşağılamaları, acıları ve savaş ortamında beynimde dağ gibi birikmiş kötülükleri tiksindirici hatıralar yığınıyla artık yüklemek ve onları taşımak istemiyorum!

Sevgili okurlar! Ben Türk ve Kürt savaşının sona ermesini, savaşın hayatım üzerimde bıraktığı kötü anıları unutmak için muazzam bir çaba içerisindeyken, ansızın ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Ümit Özdağ, şu kansever sözlerle karşıma dikiliyor ve adeta bilinç altında yatan korkunç Kürt düşmanlığını yüzüme çarpıyor gibi. Hayır, Kadir Amaç diyor, ben kan ve ceset kokusunu almadan yaşayamam. Kesinlikle savaşın tüm vahşiliğiyle devam etmesini, barışın bir daha bu ülkede kimsenin ağzına almamasını istiyorum. Yani ey Kadir Amaç! Yaşanan geçmişin her kötü anını, her saatini ve her gününü kafamda hep canlandırmak istiyorum, bu, durum bende muthiş bir KÜRT NEFRETİNİ yaratıyor, bu nefret bana müthiş bir haz sağlıyor, kendi enerjimle ürettiğim bu nefret dalgalarının etkisi kısa bir süre içinde Türk milletinin primitif duygularını da harekete geçirerek yaşadığım zevkin en zirve noktasına ulaşıyorum ve siz çıkmışsınız beni bu zevkten mahrum etmek istiyorsunuz diyor. Ümit Özdağ, 19 Ocak 2025′te partisinin il başkanları toplantısında “Kürt milleti yoktur”, “Kürt vatandaşı yoktur” sözlerinden dolayı Türk Ceza Kanunu (TCK) Madde 216 ilgili maddeye göre, halkı sosyal sınıf, ırk, din veya mezhep farklılıkları üzerinden kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçundan  dolayı tutaklanmış ve 9 ay hapis yattıktan sonra serbest bırakılmıştı.

Evet, sevgili okurlar! Bugün Ümit Özdağ, 1938’den 1950’ye kadar Türkiye Cumhurbaşkanlığı görevini yapan İsmet İnönü ve Mahmut Esad Bozkurt’un ırkçı rahle-yi tedrisatından geçmiş biri olduğunu fazlasıyla bizlere kanıtlıyor. İsmet İnönü, rahmetli Şeyh Said Efendi yakalandıktan bir kaç gün sonra yaptığı bir konuşmada Kürt düşmanlığını aynen şu sözlerle beyan etmekten bir beyis görmüyordu: “Her ne pahasına olursa olsun,ülkemizde yaşayan herkes TÜRKLEŞTİRİLECEK,Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz. Devlete hizmet etmek isteyenlerin her şeyden önce TÜRK VE TÜRKÇÜ olmaları şarttır.”  Günümüzün İsmet İnönü ve Mahmut Esad Bozkurt’u hiç şüphesiz ÜMİT ÖZDAĞ’DIR. 1924–1930 yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yapan Mahmut Esad Bozkurt, Kürt halkı için ise aynen şu sözleri sarf ediyordu: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, 13.12.2025’de X hesabında benim için şu çirkin iftirada bulunuyordu:

Ümit Özdağ, attığı bu twitten 13 gün sonra- 26.12.2025’de bu kez İzmir Zafer Partisi İl Başkanlığı’nda yaptığı şu konuşmasıyla bir kez daha şahsıma iftira atmaktan ve beni hedef göstermekten imtina etmeyecekti. “ PKK’nin sözcüsü ve Belçika’daki sözde filozofları Kadir Amaç, Zafer Partisi ve Ümit Özdağ sürece engel oluyor diye açıklamalar yapıyor. Bu doğru değil, süreci Zafer Partisi engellemiyor, süreci Türk milleti engelliyor, Türk milleti hayır diyor, Türk milleti devletimi parçalatmam diyor.” Ümit Özdağ’ın yapmış olduğu bu ırkçı söylemi ve Kürt düşmanlığına dair konuşmaları bana eski İspanya devlet başkanı falanjist Franco’nun generali Millan Astray’ın Salamanca Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmayı hatırlattı. Ölümsever bir karektere sahip olan general Astray, konuşmasının hemen ardından en sevdiği sloganı olan, “Viva la Muerte!” (Yaşasın Ölüm!) dedi. İspanyol ırkçı general konuşmasını bitirince, üniversitenin rektörü olan düşünür Miguel de Unamuno ayağa kalkarak şu tarihi sözleri sarf etti: “Daha  demin, saçma sapan bulduğum “yaşasın ölüm” diye bağıran bir ses duydum! Bu sesin sahibini, tiksindirici ve korkutucu bulduğumu belirtmek istiyorum! Şu an İspanya’da bu general gibi, kafadan sakat olan çok sayıda insan var. Ve Tanrı yardımımıza koşmazsa eğer, kısa süre içinde bu tür yıkıcı insanların sayısı daha fazla artacaktır.”

Bunun üzerine falanjist General Millan Astray oturduğu yerinden fırlayarak, öfke ve nefretle Unamuno’ya şöyle yanıt verdi: “Abajo la inteligencia!” (Kahrolsun zeka!), diye bağırdı. Filozof Miguel de Unamuno konuşmasını şöyle sürdürdü: “Üniversite zekânın tapınağıdır. Ben de onun yüksek papazıyım. Siz İspanya’ya ve bu kutsal bilim tapınağına saygısızlık ediyorsunuz. Ağzınızdan ölüm ve yıkıcılık salyaları akıyor! Bu ırkçı düşüncelerinizle İspanya halkını ikna edemezsiniz. Çünkü inandırmak için inandırıcı olmanız gerekiyor. Ancak sizin niyetinizi biliyoruz, İspanya ve Katalanya halkı arasında fitne çıkarmak ve ülkeyi bir felakete sürüklemektir maksadınız”

Sevgili okurlar, Ümit Özdağ’ın ne kadar hibrit bir ırkçı mutasyon unsuru olduğunu bilimsel yöntemle betimlemeye devam edelim. Siyaset bilimine psikoloji kavramını kazandıran Amerikan Yale Üniversitesi’nden Harold Lasswell’in çalışmalarının ZAFER PARTİSİ Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın yırtıcı milliyetçi psikolojisini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum: Lasswell, ırkçı politikacıların zihinsel olarak “siyasete dengesiz” başladıklarını, “gücü ve egemenliği” hiçbir millet ve hiçbir devletle paylaşmamak için bu amaçla siyasete atıldıklarını söyler. Platon, “Devlet” adlı eserinde; “Bu tür siyasi insanlar çılgınlaşmak zorundadırlar, çılgınlaşmak doğalarında vardır, hiçbir kimseye güvenmezler, hayali düşman üretirler, bütün devletleri ve milletleri düşman görürler ve bu psikolojiyle daha çok güç toplarlar.”  der.

Ümit Özdağ, Hitler’in generali gibi ırkçılığı, yıkıcılığı ve Kürt düşmanlığını yiğitlik olarak överken, ama kendisi korkak ve yüreksizdir. General Himmler, babasına gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “Benim için hiç kaygılanma, çünkü ben TİLKİ KADAR KURNAZIM!” diyordu. Elbette ki Zafer Parti’nin Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın Türkiye’yi ve Türk Halkı’nı düşündüğünü hiç sanmıyorum. Ümit Özdağ ve şürekasının niyetlerinin ülkeyi kaosa sürüklemek, Kürt ve Türk çatışmasını yaratarak Türkiye’yi bölmek, devlet adına  yıkmak, yakmak, yırtmak, hicrete zorlamak ve işkence etmek olduğunu biz Kürtler çok iyi biliyoruz. Çünkü onun içinde faşizm ve Kürt düşmanlığı yatıyor!

Ümit Özdağ, leş gibi üzerinde kokan ırkçı düşüncelerini, vatan ambalajıyla siyasi arenada gündemleştirip sosyal medya aracılığıyla, kin ve nefret dalgalarını köpürtüyor, azgınlaştırıyor ve sokağa sıçratmaya tenezzül ve tevesül ediyor. Oysaki gerçek Türk Anadolu Türkü’dür, Anadolu Türkü ırkçı değildir, Kürtleri kardeşleri görür, her iki kadim kardeş milletin sosyolojileri birbirlerine çok benziyor. Ayrıca Kürt düşmanlığını yapanların Balkan, Kırım ve Kafkasya göçmenleri arasında çok  yaygın olduğunu da Kürt Halkı çok iyi biliyor. Bu bağlamda musbet Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp, bakınız Ümit Özdağ’a nasıl da okkalı bir cevap veriyor: “Kürt milletini sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri de sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir,”

Sevgili okurlar, Kürt düşmanı ve kundakçıların elebaşı Ümit Özdağ yeni ve özgün bir şey söylemiyor. Elbette ki İsmet İnönü, Mahmut Esad Bozkurt ardılı ve 27 Mayıs Cuntası’nın en azgın Kürt düşmanı üyelerinden biri olan babası Yüzbaşı Muzaffer Özdağ’ın mirasçısı olarak 1960’lardan bu yana verdiği kirli ve çirkin mücadeleyi sürdürüyor. Kısacası, Ümit Özdağ’ın ve cuntacı babasının gerçek hikayesi şöyle başlıyor: Muzaffer Özdağ, Dağıstanlı ve ÇEÇEN milletinden olan göçmen bir babanın oğlu olarak 1933 yılında Alaca’da, Çorum iline bağlı bir ilçede dünyaya geldi. Yani etnik köken olarak Muzaffer Özdağ’ın Türk olmadığı apaçık orta. Doğal olarak kendisi gibi, biricik ırkçı olan oğlu Ümit Özdağ da Türk değildir. Ancak Ümit Özdağ, kendisinin ÇEÇEN olduğunu inkâr edip kendisini Türk olarak hissediyorsa itiraz edecek sözümüz olmaz. Muzaffer Özdağ, 27 yaşındayken Türk ordusunda jandarma yüzbaşı olarak Türkçülük ülküsüyle siyaset işine başlıyordu. 27 Mayıs 1960 darbesinin en etkili subayı olarak yargılanır ve Japonya’ya sürgüne gönderilir. Ümit Özdağ, ne gariptir ki 1961 yılında Türkiye’nin Ankara şehrinde değil, Japonya’nın Tokyo şehrinde dünyaya gelecektir.(!)

Sevgili okurlar, tarih hiçbirimizin iyiliğini ve kötülüğünü unutmaz. Baba Muzaffer Özdağ, 27 Mayıs Darbesi’ni yapan 38 kişilik Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) en genç üyesi ve yırtıcı Kürt düşmanı üyesi olarak bugün Kürt ve Türk halklarının karşısına çıkıyor. Ümit Özdağ’ın babası Muzaffer Özdağ’ın ırkçılık marifeti yanlız bu değildi elbette ki. 27 Mayıs Darbesi’nin elebaşı Orgeneral Cemal Gürsel’i darbeden sonraki gün tatilini geçirdiği İzmir’den Ankara’ya getiren gene yüzbaşı Muzaffer Özdağ olacaktı. Özdağ, darbenin  hemen ardından ziyaret ettiği Öncü Gazetesi’ne ise şu röportajı vererek ününe ün katıyordu: Muzaffer Özdağ’ın Öncü Gazetesini ziyaret ettiği o gün, Brüksel’den benim de tanıdığım, Kürt dostu usta gazeteci sevgili Doğan Özgü’den, 03 Ocak 2025 tarihli Artı Gerçek köşe yazısında o tarihi güne şöyle tanıklık yaptığını bize aktarıyor: “Hiç unutmam… İzmir temsilcisi olduğum Öncü Gazetesi’nin Ankara’da Rüzgârlı Sokak’taki yönetim yerinde bulunduğum bir akşam MBK’nin en genç üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ en mağrur haliyle içeri girmişti. Yanında da emir subayı görünümünde Mikail adlı genç bir teğmen. Özdağ küçük dağları ben yarattım diyen Napolyon havasındaydı. Selam sabahtan sonra elindeki kırbacı koltuğunun altına kıstırmış salonun ortasında sert adımlarla volta atarken bir soru patlatmıştı: “Aydınlar, biz 27 Mayıs’ı neden yaptık biliyor musunuz?”  Yazı işleri müdürümüz Muzaffer Aşkın son derece sakin “Yüzbaşım, bugüne kadar bir sürü neden sayıldı. Acaba hangisi?” diye karşı soruyla yanıtlamıştı. Özdağ’ın buna yanıtı hepimizi şoke etmişti: “Biz 27 Mayıs’ı Doğu Anadolu’da hazırlanan bir Kürt isyanını önlemek için yaptık. Yoksa vatan bölünecekti. Biliyor musunuz ki biz DP liderlerinden önce Kürt ağalarını tutukladık?”

Ey Ümit Özdağ! İşte maskesiz ve makyajsız halin budur. Siz kim Türk olmak kim! Ey ontolojik cahil ve siyasal züppe! Doğrusu şudur ki fitnenin adresi ve kıyametin alâmet-i fârikasısınız.  Ey Ümüt Özdağ! Darbeci babanız gibi, kendinizi Türkçülüğün Kabesi ve devletin hamisi görüyorsunuz (!) Oysaki kendi ontolojik varlığınızı inkâr edecek kadar mezellet derecesine düşmüş zavalının birisin; ruhun kirli, kalbin kara bir küfür, düşüncelerin çöplük, dilin zehir, azığın fitne, ellerin kan! Son olarak, barışın filikaları Demokratik Türkiye limana ulaşacaktır, Kürt ve Türk ittifakı bu limanda nurunu tamamlayacaktır!

Yeni Yılınız Kutlu Olsun!

Kadir Amaç        

Brüksel

 

 

 

 

 

  Kadir Amaç Yazdı: İbrahim Halil Baran Kimdir?

                             İbrahim Halil Baran Kimdir?  Kadir Amac televizyon yayını

                                          Birinci Fasıl

Evet, sevgili okurlar! Eskilerin tabiriyle hiçbir şey ”hüda-i nabi” değildir. Elbette ki ölüm gelip hepimizi kuşatacaktır, ölümden geriye kalan, iyilik ve kötük olacaktır. Beni yakından takip eden değerli okurlarım yazılarımın önemli bir bölümünde hep şu hakikati söylediğimi bilirler: Birilerinin düşüncelerini beğenmesem bile, erdem ve asalet sahibi olan kişilerin hak ettiği değeri vermekten asla geri adım atmam.

Sevgili okurlar, iki hırsız insan iyi arkadaş olur. Biri hırsızlık eylemini yapar, ötekisi ona perdeyi tutar. İkincisi, iki erdemli insan iyi dost olur, biri diğerine filozof, ötekisi ona zahit olur. Bir insan da kötülük korkusu, iyilik ve fazilet kaygısı olduğu vakit, akıl ve erdem onun tabiatı olur.

İnsan ontolojisi, iyilik ve kötülük mayasıyla vücut bulmuştur. Dolayısıyla kötülük yapanlar kötülükleriyle, iyilik yapanlar iyilikleriyle anılırlar. Dünya görüşü yamuk ve pratikleri pragmatist olan bir siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve yazarın; adalet, demokrasi, hürriyet, bağımsızlık, erdem, merhamet ve paylaşma duygusu da zayıf olur, gönül dünyası fenalıkla dolar.

Evet, efendim! Görgüsüz, kaba ve güçlü olan biri istese de kendini gizleyemez. Çünkü ontolojik olarak, ilkel ve vahşidir. Bundan dolayı herkes bu tür bir insandan çekinir. Sanırım tam da bu mahfilde, sinsi bir yumuşaklık ve mülayimlik hiçbir zaman kuşku ve korku uyandırmaz ve böylesi karekterler çok tehlikeli olurlar.

İşte kitap, marifet ve dava ehli olmayan insanlar hep bu noktaya olta gibi takılıp kalırlar. Gözü doymuş, ruhu arınmış ve gönlü genişlemiş bir mevsim olamazlar. Hep başkalarını suçlar, kendilerini suçlamazlar. Hep başkalarına lanet okurlar, kendilerine lanet etmezler. Gözlerinde yalan ve ihtiras vardır! Gözlerinden sevgi ve merhamet yaşları inmez. Kibir ve kıskançlık dalgaları üzerinde sörf yaparlar! İlim, irfan ve şeref rahlesiyle ilgilenmezler, halkın ve mücadelenin değerlerini tüketmeye bayılırlar. Paraya, güce, makama tapacak kadar paganist  ve transparan duygulara teslim olacak kadar ruhsuz ve hedonist olurlar.

Öyle ki bazen kibirlerinden bazen bencilliklerinden geri adım atmazlar. Keennehum mütevazi olmayı kibirlerine yediremezler, hep kendilerinden övgüyle bahsedilmesini arzu ederler ancak başkalarının başarılarını ve iyiliklerini takdtir etmekten asla hoşlanmazlar. HEP: BEN-BEN-BEN! Derler.

 

İkinci Fasıl

Evet, yukarıda saydığım kötü huylardan, alışkanlıklardan bir türlü kendisini ırak ve firak tutmayan içimizdeki Kürt maskeli insanlardan biri de hiç şüphesiz İhrahim Halil Baran isimli sosyal medya züppesidir. Bu şahıs; insanlarla konuşmayı, diyalog kurmayı, helalleşmeyi, kumrular gibi sevişmeyi, nar taneleri gibi insanlarla sevgisini paylaşmayı ve özür dilemesini bilmeyen tam bir ŞEHİR HAYDUTU!  Bu serserinin çok daha kötü olan yönü ise, kin ve nefret dalgaları üzerinde sörf yapması, sosyal medya üzerinde Kürt milliyetçiliği maskesiyle, Kürt özgürlük savaşçılarına, Kürt aydınlarına, Kürt siyasetçilerine, Kürt dindarlarına savaş açması ve Bilge Kürt Lider Sayın Abdullah Öcalan’a ve şahsıma ağza alınmayacak, küfürlü sözler ve ithamlara varan KÖTÜ iftiralar atmasıdır!

İranlı filozof Sadî Şîrâzî diyor ki: “Lafta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.”  Aynı hususla ilgili sevgili Kürt filozofu Said-î Kurdî’nin, insanların ezici çoğunluğunu “sûreti me’nûs, sîreti ma’kûs” Yani; dışı “SÜS” içi “PİS!” biçimindeki bu veciz ifadesi adeta bizlere  sosyal medya züppesi İbrahim Halil Baran’ın karekterini özetliyor.  

Kürt özgürlük Hareketi’nin yarım asırlık onurlu mücadelesine ve değerlerine sosyal medya üzerinden her fırsatta zehirli dilini uzatan, YENİ BARIŞ SÜRECİNİ sabote eden, bilge Kürt lidere iftira atan, kin besleyen, nefret kusan, Kürt gençlerini soytarılığa özendiren bu  ESFEL ve SEFİL Kürd’ün ahvalini bakınız Kur’an ne güzel de tasvir ediyor: “Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir.

                                                                  

Üçünçü Fasıl

Sevgili okurlarım! İçimizdeki bu ahlaksız ve ahlaksızlar, HÜRRİYET ve İKBAL kapılarımızın önüne belâ ve cehalet direklerini  dikiyorlar, beyin lambalarımızı söndürmek ve bizi millet  olarak karanlıklarla baş başa bırakmak istiyorlar!

Kendisi ilk olarak 2014 yılında Kobanê Olaylarının ardından yardım kampanyasında toplanan yüzlerce milyon TL’yi hesabına geçirmekle suçlanan yukarıda ismini zikrettiğim unsur, Mardinli Kürt Veysi Dağ isimli  MOSSAD ajanı olduğu idia edilen şahısın aracılığıyla bu kez İsrail İstihbaratı’yla ilişkiye geçmekle, Kürtlük davası adına  para yardımı almakla ve İsrail İstihbaratı’yla birlikte toplantılar yapmakla ismi anılan bu sevimsiz yaratık; mana dünyamızı kirletmek, pırlanta düşüncelerimizi kırmak, neşemizi kaçırmak, Kürtlerin uhuvvet ve vahdet bilincine bir dizi suikastler yapmaktan imtina etmeyen KİRLİ bir Kürt olarak karşımıza çıkacaktı.

Sevgili okurlar! İçimizdeki bu mezellet MİKROBUN,  Kürtlük asabiyemizin sağlıklı umranına ve hürriyet mefkuremizin fakültesine farmekolojik birtakım etkiler yaratmak istediği apaçık ortdadadır. Heyhat! Bu unsur ancak, cehaletin ve kötülüğün memuru olabilir!

Şehir kültüründen, filozofik ve entelektüel derinlikten mahrum olan bu sokak züppesi, halktan ve reel politik durumdan kopuktur, hürriyet mücadelesinin hiçbir menzilinde yoktur, zoru ve namusu gördüğünde arkasına bakmadan kaçan bir teres, rahatına düşkün ve pasaklı OBLOMOV karekterli bir Kürt’tür! Kısacası sevgili Goethe’nin buyurduğu gibi: “Korkak, tehlike olmadığı zamanlarda yumruğunu sallar.”

Sevgili okurlarım! Hiçbir bilgi sistematiği, hiçbir bilimsel makelesi ve hiçbir felsefi kitabı olmayan bu hodbin karekterli züppenin her şeyi tuhaf ve her şeyi kaostan ibarettir! Yani bu züppede boyut yok, yön yok, referans yok, bilgi yok, düşünce yok, ahlak yok, sevgi yok, paylaşma yok, asalet yok, amel yok!

Son olarak; ey Halil İbrahim Baran! Ruhun kirli, kalbin mühürlü, düşüncelerin çöplük, amellerin pislik! Plastik kafatasınızın MİMARI ise Ahmet Zeki Okçuoğlu’dur, hain bakışlı  gözlerinizi İbrahim Güçlü ve tilki karekterinizi Selim Çürükkaya ve inanç atlasınızı İbn-i Mülcem gibi enfeksiyonal, MEZBELE ve MEZELLET buluyorum!

Son olarak; ey sokak züppesi! Onurumu Everest kadar GURURLU, cesaretimi bir cehennem kadar KORKUSUZ ve entelektüel seviyemi bir DEVLET kadar GÜÇLÜ gördüğümü ayrıca belirtmek istiyorum. Bir kez daha, lokal ve glikasyon ölçekte karşıma çıkarsan, zehirli dilinle diskriminasyon suçlarını işlersen kalemim zehirli diline Zend Avesta olur!

Kadir Amaç

Brüksel

 

 

Kadir Amaç Yazdı: Hoş Geldin Barış!

          Bu yazıyı barışın üç mimarına ve üç liderine ithaf ediyorum!         Kadir Amac televizyon yayını

 

            Sevgili Barış!

Dünyaca ünlü İngiliz yazar Orwell, “geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder; bugünü kontrol eden de geçmişi kontrol eder.” diyordu. Bir Kürt yazar olarak artık kırmak, yırtmak, yıkmak, yok etmek ve bu saydığım kötü şeylerin her saatini kafamdan silip atmak ve bir daha hatırlamamak istiyorum. Çünkü bu, duygular ve düşünceler beynimizde nefret dalgalarını yarattı. Yüz yıldır Türk ve Kürt beyinler, savaş ve şiddet ortamından beslendiği için, kin ve nefret duyguları üzerinde sörf yaptılar. Evet, yukarıda saydığım nedenlerden ötürü  savaşta yaşadığım bütün aşağılamaları, acıları ve savaş ortamında beynimde dağ gibi birikmiş kötülükleri tiksindirici hatıralar yığınıyla artık yüklemek ve onları taşımak istemiyorum!

            Sevgili Barış! 

Bir dizi şeyler yanlış gittiğinde, alışık olmadığımız o ŞEYLER gerçekleştiğinde feleğimiz şaşar, zelzele geçiririz ve sanki gökkubbe üzerimize çökmüş gibi hissederiz. İsmini şu an hatırlamadığım tarih felsefecisi olan bir yazar yaklaşık olarak şöyle diyordu: İnsanların silahlanıp isyan etme nedeninin “ADALETİ” ikame etmekten ziyade “ADALETSİZLİĞİN” hakkından gelmek olduğunu söylüyordu.

            Sevgili Barış!

            Sen aramıza gelmeden önce evlerimiz terk edilmişti, rüzgârın yaprağı savurduğu gibi, savaş her birimizi bir memlekete savurmuştu, gerçeğin dili lal olmuştu, şehirler korku ve ölümün sesizliğine bürünmüştü ve çocuklarımızın ikbali namluların hedefindeydi. Dağlarda öldürülen, Kürt ve Türk gençlerinin ÇIĞLIKLARI kulak zarlarımızı patlatacak şekilde yankılanıyor. Kaybettiğimiz canlar bir ALEV topuna dönüşüp evlerimizin tam orta yerine düşüyordu ve ANNELER “HAWAR! HAWAR! HAWAR!” ağıtlarını yakıyordu.

Heyhat! Geçmişe sabitlenmiş gözlerimiz, fikirlerimiz, önyargılarımız ve öfkemiz geleceği ayrıntılı ve estetik kavramamızı tarif etmeyi şöyle bir kenarı bırakalım, ne görebiliyorduk ve ne de  savaşın yarattığı korkunç felaketten dolayı zaman bulup  geleceğimizi  hayal edebiliyorduk!  Allah’a hamdüsenalar olsun; Türk ve Kürt ilişkilerinin alabora olduğu öfkeli dalgalar üzerinde boğulmanın çırpınışlarını yaşarken,  zati aliniz bir kandil gibi ortaya çıktı, büyük bir risk aldınız, her iki millete can simitlerini giydirdiniz ve her iki milleti içine alabilecek genişlikte ve mazbut bir FİLİKAYA aldınız. Teşbih edebi bir sanattır ve teşbihte  hata olmaz her iki milletin baş düşmanı olan kör tutkuların önüne büyük AHLAK Peygamberi Muhamed, SEVGİ filozofu Mevlana, AŞK filozofu Ehmedê Xanê ve faziletli toplumun beyin mühendisi Farabi’nin metaforlarını beyninizde canlandırarak savaşın önünde canlı kalkan oldunuz.

            Sevgili Barış!

Ölen vicdanlarımızı ve fedakarlığımızı yeniden dirilttiniz. Bizi felakete götüren ırkçı tutkularımızdan alıp  kopardınız; vicdanlarımızla, uhuvvetimizle ve vahdetimizle birleştirdiniz ve her iki milletin peygamberin ruhunun bulunduğu Ravza-i Mutahhara’da kumrular gibi musafaha etmemizi sağladınız.

 

Brüksel

https://x.com/KadirAmac

 

 

 

Altan Tan’a Açık Mektup!

Sayın Altan Tan!                           

Mektubuma başlamadan önce zat-ı alinize, günah ve suçlarımla ilgili bir kaç paragraf yazmak istiyorum. 1985-1999 yılları arası; İslamcılık yaptığım yıllardır. Bu yıllarda İran, Lübnan- Hizbullah, Filistin-Hamas-Cihad, Mısır-İhvan,Urvet-ül Vuska, Selam, Girişim, Haksöz, Vahdet, Tevhid, Yeryüzü, Ehlibeyt, Zehra, Med Zehra, Nubihar, Milli Görüş, Mealciler, Medrese Meleleri, İslam’i Hareket, Menzil, İlim ve benzeri onlarca İslamcı çevre ile tanışma fırsatım oldu.Daha doğrusu bu çevrelerden insanlarla sohbet ettim, arkadaş oldum. Sabahlara kadar Kuran, Sünnet, İcma, Kıyas, Şura,Tebliğ, Cemaat, Ümmet, İmamet, Velayet, Hilafet, saltanat, devlet, devrim, “dar’ül-harp” ve “dar’ül-İslam” kavramlarınıtartıştık.İbn Kesir – Tefsiru’l-Kur’an, İbn Kayyim el-Cevziyye – Bedai‘u’t-tefsir’i, Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kuran Dili, Mevdudi Tefhimu’l-Kuran, Seyyid Kutup  Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân, Muhammed Abduh  Menar Tefsisi, Allame Muhammed Hüseyin Tabatabai – El Mizan Fi Tefsir-il Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah – Min Vahyi’l Kur’an tefsirlerini okudum, ders aldım ve ders verdim.İslamcılık yaptığım bu süreçlerde hiçbir İslamcı lidere, devlete, gruba, cemaate, herhangi bir siyasi partiye, legal yada illegal düzeyde ne biat ettim ve ne de üye oldum. Tam da bu noktada kendim için şunu söylemek istiyorum.Yaşamım boyunca hatta bugün de, İslam veya Kürtlük adına sevgili ülkeme ve yalın ayaklı milletime bir hardal tanesi kadar zarar verdiğimi gören ve bilen kim varsa lütfen konuşsun, lütfen yazsın beni! Beni böylesi bir durumda yazmalarının hem insani, hem İslami ve hem de Kürdistani bir görev olduğunu düşünüyorum. Beni tanımayan bir dizi cahil ve görgüsüz din adamlarına, yazar, gazeteci ve siyasetçiye de şu söylemek istiyorum: Kalemimi bir devlet kadar güçlü buluyorum.

Sayın Altan Tan!

İslamcılığı bıraktıktan sonra sol, liberal, demokrat

ve anarşist yazarların kitaplarını okudum. Özellikle Karl Marx, E. Durkheim ve Weber sosyolojisini iyi anlamak için sistematik ve karşılaştırmalı okumalar yaptım. Şimdi ise daha çok postmodern yazarlarla ilgileniyorum. Anthony Giddens, Andrew Heywood, Carl Schmitt, Michael Roskin, Zygmunt Bauman, Slavoj Zizek gibi postmodern filozofları okudum, okumaya da devam ediyorum.

Geriye kısa bir yolculuk yaparak bazı şeyleri zat-ı ali-nize hatırlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi, Türk Devletinin resmi antagonizmasını 20 yıldır temsil eden ve yöneten Erdoğan ve İslamcı-Mehmet Akif Ersoy fırkasıdır.

Ersoy ve Mustafa Kemal Atatürk çok samimi iki dosttu. Bu iki mutaassıp isim, Kürt milletini “İslam kardeşliği” mefkûresi adına aldatarak, modern Türk devletini kurdular. Sonunda Şeyh Said efendinin idam kararını Mustafa Kemal Atatürk verecekti. Dostu Mehmet Akif Ersoy’un ise editörlüğünü yaptığı Sebul – ur Reşat’ın, 15. 06. 1925 tarihli sayısında “Vatanımızı Bölen Şakiye İdam!” manşetiyle, Kürdistan ve Şeyh Said meselesini şekavet olarak haber yapmaktan imtina etmeyecekti. Bu nokta üzerinde biraz te- fekkür etmenizi tavsiye ediyorum.

Sayın Altan Tan!

Şimdi bizim döneme gelelim. Seksenli ve doksanlı yıllarda Türk devletine “Tağut” ve “dàr-ül-küfür” diyen İslamcıya da dindar fırkanın neferleri bugün “Uhud Okçuları” gibi mevzilerini terk etmiş durumdalar. “Dàr-ül-küfür” dedikleri T.C’ nın meclisinde ya da devlet bürokrasisinin farklı kademelerinde Milletvekilliği, Bakanlık, Cumhurbaşkanlığı Yardımcılığı, Özel Kalem Müdürlüğü, Mali Danışmanlık, Genel Müdürlük, Bölge Genel Müdürlüğü, Diplomatlık, Büyük Elçilik gibi makamlara gelerek ihale peşinde koşuyorlar.

Evet, dünyevi gaileler peşinde koşan ve itibar dilenciliğine avuç açan Kürt İslamcılardan biri de hiç şüphesiz de zat-ı alinizdir! Ha bu arada Yalçın Akdoğan ile beraber, hayâ ve ar damarları yırtılmış, tam bir ASALET İFLASI yaşayan Mehmet Metiner’i de unutmuyorum. Çok daha önemlisi her üçünüze de çok büyük emekleri olan sevgili İzzettin Yıldırım’a ihanetinizi ayrıca bir köşeye not

ediyorum.

İşte Kürt İslamcı-dindarların, ahval ve şeraitleri kısaca budur. Bunların en büyük alamet-i farikası Kürdistan özgürlük mücadelesine düşman, müstemleke devlete dost olmalarıdır. Bunlar kolonyalist efendilerine saygıda kusur etmezler. Koltuk ve mevki kapma hırsları yüksektir. Yarım asırdır mücadele eden Kürt özgürlük hareketinin ve yurtsever Kürt halkının verdiği ağır kayıplar ve ödediği bedeller onlar için sadece ganimettir. Rahatlarına çok düşkündürler. Mideleri başlarının başları midelerinin üzerinde olur. İblis gibi kibirleri, tilki gibi ahlakları vardır. İslam’i temayülleri ve tasavvurları Kâ’b el-Ahbâr, İslam’i cihad anlayışları İbn-i Mûlcem, hak ve batıl karşısındaki şahitlikleri Musa el-Eş’ari gibidir. İnanç dünyaları yamuk, amel kozaları çürüktür.

Sayın Altan Tan!

Dün TV’lerde ve sosyal medyada eski partiniz HDP ve eski genel başkanınız Demirtaş ile girdiğiniz çirkin polemiği görünce 37 yıllık siyasal geçmişiniz gözümün önünde canlandı bir an. Bu 37 yıllık; düşünce ve siyasi ajandanızın kısa özetini halkıma anlatmak benim için farz oldu.

23 Mart 2023 tarihinde resmi Twitter hesabınızda aşağıdaki şu sözleri sarf ederek ne kadar problemli, HUYSUZ, gerilimi seven ve hodbin bir karakter olduğunuzu fazlasıyla kanıtladınız. “Kobani davasında Selahattin Demirtaş ile birlikte ömür boyu hapisle yargılanıyorum. İki defa gözaltına alındım. Tüm ifadelerimin arkasındayım. Bazı şerefsizler her zaman yaptıkları gibi Demirtaş aleyhinde ifade verdiğimizle ilgili yalanlar uyduruyorlar. Her cümlemiz mahkeme kayıtlarında mevcut. Avukatlar satır satır servis edebilirler. Demirtaş’ın çözüm sürecindeki politikalarına katılmamama rağmen onun hukukunu korumak benim insanlık görevim gereğidir. Ey alçaklar Kürt siyaseti içinde beş tane Altan Tan olsaydı bu durumda olmazdık. Değerlerinizin kıymetini bilmiyorsunuz, bari soytarılık

yapmayın. Tekrarlıyorum: Tüm ifadeleri yayınlayın!”

Sayın Altan Tan!

Şimdi amel defterinizin sayfalarını yavaş yavaş çevirelim ve değerli halkımızla birlikte bakalım; Dediğiniz gibi kim “şerefsiz”, “alçak” ve “soytarı”dır! Biraz onu irdeleyelim. 1984-1985 yılları arasında Ankara Keçiören Belediyesi’nde ırkçı ve Kürt düşmanı Melih Gökçek’in başkan yardımcısı olarak görev yaptınız. 1987 senesinde Refah Partisi’ne girerek partinin “Güneydoğu” müfettişi oldunuz. Daha sonra değerli(siz) kadim dostunuz Mehmet Metiner ile ortaklaşa Ekim 1985 ile Eylül 1990 yılları arasında radikal İslamcı bir çizgiye sahip Girişim dergisini çıkardınız.

Bu dergi ile elde ettiğiniz popülarite ikinizi de 90’lı yılların yükselen iki yıldızı yaptı. 1991 yılında Refah Partisinden istifa ettiniz. 1993 yılında Aydın Menderes tarafından kurulan Büyük Değişim Partisi’nin genel başkan yardımcılığı makamına oturdunuz. Bu parti kendisini feshettikten sonra Menderes ile birlikte Demokrat Parti’ye geçtiniz. Daha sonra siz HADEP’ de PM üyeliğine geçerken, biricik dostunuz Mehmet Metiner ise aynı partide genel başkan yardımcılığına tıpkı bir sırtlan gibi sıçradı. Bu “SIRTLAN MESELESİ”ne de daha sonra değineceğim.

Devam edelim! Siz; HADEP’in devamı olan HDP’de iki dönem vekillik yaparken dostunuz Mehmet Metiner ise AKP’den vekil oldu. Ayrıca Yeni Zemin, Demokrasi, Yeni Gündem, Yeni Şafak, Zaman, Özgür Politika, Star gibi gazetelerde de köşe yazarlığı yaptınız.

Sayın Altan Tan!

Hâsılı kelâm her ikinizin kısaca CV’si kronolojik olarak şöyle: Birlikte Girişim ve Yeni Zemin dergilerini çıkardınız. RP`ye girerek siyaset yaptınız ve RP`den birlikte ayrıldınız. Bu süreç Menderes`in partisi Büyük Değişim Partisine aynı şekilde birlikte girip ayrılmanızla devam etti. Belediyelere girip ayrılmanızda aynı şekilde bir seyir izledi. Sen; Melik Gökçek`in yardımcısı olurken dostun Mehmet Metiner de Erdoğan`ın danışmanı oldu. Bu görevlerinizden de

birlikte ayrıldınız. Sonra birlikte Hadep’e girdiniz ve birlikte Hadep’ten koptunuz. Dostun Metiner Erdoğan’dan özür dileyerek AKP’ye dönüş yaptı sen ise HDP’ye geçtin. Bu kez tek başına HDP’den ayrılıp Saadet Partisine geçtin ve eski dava arkadaşın Metiner’le ipleri tam kopardın. Görüldüğü gibi, dindarlık muhafazakârlık ve Kürtlük maskesiyle kapısını çalmadığınız ve sinsice içine girip yuvalanarak günah işlemediğiniz yer kalmadı. Günahların ve basitliğin gün ışığı gibi ortadayken, Kürt siyasetinin sana verdiği değeri birçok gerçek Kürt yurtseveri ve aydınına vermediği bu süreçlerde sana tanıdığı bunca şansa rağmen; “Ey alçaklar Kürt siyaseti içinde beş tane Altan Tan olsaydı bu durumda olmazdık. Değerlerinizin kıymetini bilmiyorsunuz bari soy- tarılık yapmayın.” sözleriniz milyonlarca yurtsever Kürt’ün gönül dünyasına yöneltilmiş mızraklı bir suikast olmuştur.

 

Tam bu noktada siyasi atraksiyonlarınız Amr ibn al-’As’a, teolojik refleksleriniz Musa el-Eş’ari’ye ve oyalama taktiğiniz Habeş Kralı Necaşi’yi kıvrak zekâsıyla ikna eden Güney Yemen valisi Ebrehe’ye benzetsem de bu örneklerin tam olarak kişiliğinizi tasvir edemeyeceğini düşünüyorum. Daha çok kişiliğinizin testosteron hormonlarını sırtlanın hormonlarına benzetiyorum.

Bana göre bu mektubumun ana konusu, karakter ve asalet meselesidir. Farklı bir ifadeyle de aslan ve sırtlan meselesidir. Bu iki hayvan türü birbirlerinin baş düşmanlarıdırlar. Sırtlanlar gerçekten de “Afrika düzlüklerinin çöp kamyonu gibidirler. Şarbondan delik deşik olmuş, leş gibi kokan bir hayvan ölüsünü midesine indirdiği halde asla hastalanmayan” itici ve tiksindirici bir hayvandır.

Sayın Altan Tan!

Sudanlılar’ın güzel bir atasözü vardır: “Cennete giden tek yol, sırtlanın midesinden geçer.” Romalı doğa bilimci sırtlanın hermafrodit olduğunu, tıpkı sizin gibi, adamına göre, duruma göre, havaya göre, mevsime göre cinsiyet-fikir-inanç değiştirebildiğini söyler. Hermafrodit kişilikler hem doğada ve hem de siyaset arenasında çift cinsiyetli sümüklü böcek, salyangoz veya solucan olabiliyorlarmış! Oxford Üniversitesi’n de zooloji yüksek lisansı yapmış olan “Hayvanlar Âleminden Uygunsuz Gerçekler” adlı kitabın yazarı Lucy Cooke’in büyüleyici kitabında geçen şu sözler aklıma geldi. “Sırtlanlar hem leşleri hem kendini yiyen, yavrulayan ineklerin peşine düşen, arkadan ısırıp sakatlayan, gece uyurken yüzünü ısırıp parçalayabilecek, acı acı uluyan, sürüsüne hizmet eden, pis kokulu iğrenç, çenesiyle aslanın bıraktığı kemikleri kıran, göbeği yerlerde sürünen, kahverengi düzlükte uzun adım koşan, ardına baktığında yüzünden melez bir köpeğin zekâsı okunan çift kişilikli SIRTLAN.”

Tüm araştırmacı yazarlar ve benim gibi deli felsefeciler sırtlanın cesur olmadığı konusunda hemfikirdirler. Öyleki Goethe demiş ki “Korkak insanlar kendilerini güven- de hissedince etrafa tehditler savururlar.” Tıpkı National Geographic belgeselinde izlediğim sahne gibi: Zebra ölüm karşısında şerefini korurken sırtlanlar sinsi, acımasız ve korkak görünüyorlardı.

Sana söylenecek daha çok şeyler var ama ben mektubumu kısa keseceğim. Biliyorum, söyleyeceklerime mustekbirleneceksiniz, yumruğunuzu havaya sallayacaksınız, öfkeniz ve kibriniz zirve yapacak ama olsun. Bu mektup Kürt tarihe not düşücek!

Kadir Amaç

Antikapitalist İhsan Eliaçık!

Antikapitalist İhsan Eliaçık!

Bu yazıy Fidan Güngör’e  adıyorum!

İhsan Eliaçık Twitter resmi hesabında, Hamas ve İsrail ile ilgili attığı aşağdaki  twitlerden dolayı sosyal medya üzerinde gündem konusu olduğu için, 29-11-2013 tarihinde Kürdistan Post internet gazetesinde yayınlanan bu yazımın tek bir harfine   dokunmadan olduğu gibi kendi web sitemde yayınlama gereğini duydum. 

 

 

İnsan Eliaçık acaba Türk ordusuna ve Türk Polis Teşkilatına yazılan Türkleri Twitter sayfasında engelleme ve pratik yaşamında bu insanları siliyor mu?

Aziz milletimize, savaşçılarımıza, siyasetçilerimize, alimlerimize, düşünürlerimize, aydınlarımıza, sanatçılarımıza ve Kürdistan’ın bağımsızlık mefküresine yönelik itibarsızlaştırma muamelesi yapan; onlara İslami ve sosyalist argümanlarla galebe çalanlara karşı kimse kalemimden kibarlık göstermemi beklemesin.

Türk ilahiyatının ve Türk İslamcılığının, Kürt ve Kürdistan düşmanlığı Mehmet Akif Ersoy’la başladığını daha önceki çalşmalarımda ayrıntılarıyla yazmıştım. 1992 yılında Yeryüzü Dergisi ve Burhan Kavuncu’nun gayretleriyle Kürdistan düşmanlığı meşrulaşacak ve Kürdistan düşmanlığı İslam’ın şartlarından biri olarak Kürt haricilerine (Hizbullah-HüdaPar) empoze edilecekti.

(Bakınızhttp://www.kurdistan-post.eu/tr/toplum/burhan-kavuncu-ve-surekasina-kadir-amac)

 

Bugün ise Kürdistan düşmanlığı üç Kayserili; Mustafa İslamoğlu, Mehmet Göktaş ve son yıllarda kamuoyuna adını “Antikapitalist Müslüman”  olarak duyuran İhsan Eliaçık olacaktı. İşgalci ve müşrik Türk devletinin tedrisatı rahlesinde geçen, bu birbirinden uyanık ve sahtekar yukezzibunları otuz yıldır tanıyorum. Ayrıca Türk evangelizmini ve oryantalizmini andıran yazılarını ve kitaplarını doksanlı yıllarda okumuştum.

İşgalci Türk devletinin karanlık güçleri tarafından tebliğ ve irşad adı altında Kürdistan’da oryantalist faaliyetler yürüten  bu üç Kayserili; tıpkı Hasan Sabah, Nizamül–Mülk ve Ömer Hayyam  gibi kendilerine Mehdilik misyonunu biçecektiler.

 

Mustafa İslamoğlu politik ehlisünnet İslamını, Mehmet Göktaş Kürdistan’da ehlisünnet İslam’ın kadısı ve  ehlisünnet kontenjanları dolu olduğu için Ali Şeriati’nin ve anarşist düşünürlerin fikirlerini hırsızlayarak ortama Ebuzer misyonuyla ”Antikapitalist Müslüman” sloganıyla galebe çalacaktı. Bu piyasadan çok daha karlı çıkacağını düşünen İhsan Eliaçık’ın bu hesabını bozacağım.

 

Dolayısıyla daha önce Mustafa İslamoğlu için kaleme aldığım ”Türk Devletinin Bel’am Bin Baurası” ve Mehmet Göktaş için de  kaleme aldığım “Mehmet Göktaş Kimdir Kürdistan’da Ne İş Yapar?”  adlı yazılarıma bakıldığında bu şahısların ne kadar Kürdistan düşmanı, ne kadar İslam’ın hırsızları, ne kadar sahtekar ve günahkar şahıslar olduğu fazlasıyla anlayacaklardır.

(1)- http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/114-kadir-amac-/7543-tuerk-devletinin-belam-bin-bauras

(2)- http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/114-kadir-amac-/7399-mehmet-goekta-kimdir-ve-kuerdistanda-ne–yapar

Bu zaviyeden hareketle  üç uyanık, üç sahtekar ve üç günahkar Kayserili yazı dizimizi İhsan Eliaçık’la sonlandırmış  olacağız.

İhsan Eliaçık 1977-1984 yılına kadar  Türk- İslam menşeeli MTTB,  Akıncılar ve Ülkücü  hareket içinde aktif eylem elemanı olarak çalışmıştır. İhsan Eliaçık, kan ve vahşetle beslenen Türkçü devletinin bekası için ve Türk-İslam ülküsünün tüm milletlere galebesi için, geçmişte başta Kayseri ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde şiddet eylemlerine başvurmuş binlerce ülkücü-akıncı militanlardan biridir.

24.08.1980 tarihli Miliyet Gazetesi Türk Güvenlik güçlerinin İhsan Eliaçık’ın da aralarında bulunduğu Türk-İslamcı kampa yaptığı operasyonu, aşağıda görünen biçimiyle manşetten okuyucularına duyurmuştur.   anlatır. 

Ayrıca Oda TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklanıp serbest bırakılan Soner Yalçın; 02.09.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin köşe yaazısında bu karanlık ve katil Türk İslamcı kampında yakalanan tüm isimler ve  tüm gelişen olaylar hakkında detaylı bilgi verirken İhsan Eliaçık’ın ismini neden ıskaladığı konusu aşağıdaki link okunduğunda pekala anlaşılacaktır. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=7203252

Daha sonra Eliaçık 1980-1981 yıllarında Ankara Mamak Cezaevi’nde tutuklu kaldı. 1984 yılında işgalci Türk devletine gönüllü askerlik yaptı. 1985-1988 yılları arasında Kayseri İlahiyat Fakültesi’ni okurken, siyasal İslamcı hareketlerle ve düşüncelerle tanıştı. 1985-1990 yılının başlarına kadar Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Erbakancı ve Türkçü düşüncelerle beslenip düşünsel bir arayış içindeyken; onun o yıllarda isimlerini bilmediği ve eserlerini okumadığı liberal ve yenilikçi İslam düşünürleri olan Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Seyyid Kutup, Fazlurrahman ve Ali Şeriati’nin düşünce sistematiklerini ben ondan önce okumuş olan biriydim.

1990-1993 yılları arasında İstanbul’da inşaat işçiliği yaptığım dönemde, İhsan Eliaçık’ı Yeryüzü Dergisi’nde yayınlanan yazılarıyla Türkçü bir gelenekten,  devrimci  ve tevhidi bir çizgiye geçiş yaptığını  anlamış oldum. İhsan Eliaçık’la ilk ve son karşılaşmam 1993’ün Mart ayında Beyazıt meydanında “Tevhidi ve Devrimci İslami Hareket Engellenemez!” pangartı altında birlikte slogan atmıştık.

Tam bu yıllarda “Değişim” adlı bir dergiyi, bir grup eski ülkücü ve akıncı arkadaşıyla çıkaracaktı. Bu derginin yayın politikası, Ülkücü ve Türkçü gelenekten devrimci İslami çizgiye  yönelişin macerası, İran Devrimi, Müslüman dünyasında gelişen siyasal  İslami hareketler, düzen partilerine oy verme, Türk devleti darül harp mi  yoksa darül İslam mı, PKK’nin “kominist”, “kafir” bir örgüt olduğu ve  İlimci grubun (hizbulvahşet) ise; Kürt-Müslüman kardeşleri olduğu ekseninde tartışmalar yürütülüyordu.

2000’li yılların başlarında ise kendisi gibi Türk devletinin tedrisatı rahlesinden geçen inancı bozuk, amelleri yamuk, Kürdistan düşmanı Hak Söz, Özgür-Der ve benzeri Türk siyasal İslamcı çevrelerle ilişkisi bozulur.  Bu kirli ve necis politik ortamda, patolojik ve psikolojik nevrozlar geçiren İhsan Eliaçık; Kürt gençlerini “Antikapitalist Müslüman” ayak oyunlarıyla devletleşme ve millileşme ülküsünden uzaklaştırma gayreti içinde olduğunu, 1980-1990 yıllarına tanıklık etmiş Kürdistanlı yurtsever dindarlar pekala bilirler ama Özgür Gündem bilmiyor!

Ayrıca Özgür Gündem Gazetesi’nin imkanı varsa, Kayseri Cumhuriyet  Savcılığı’na başvurarak İhsan Eliaçık’ın, yetmişli ve seksenli yıllarda kaç insan katlettiğini veya kaç mazlum insanı Allahu Ekber sloganıyla recm ettiğini öğrenebilir. Hakeza 13 Nisan 2012 yılında “Kürt Sorunu ve İslami Çözüm” adlı panele konuşmacı olarak katılan  Kürdistan Azadi İnsiyatifi’nin değerli  kurucu üyelerinden Yavuz Delal, Kürdistani düşüncelerini beyan ettiği için aynı panelde konuşmacı olarak bulunan İhsan Eliaçık, birden o eski ülkücü alışkanlığıyla refleks gösterip; değerli Kürt aydını Yavuz Delal’a “faşist” diyerek Kürdistan’ın siyasal egemenliğine ne kadar düşman olduğunu şu sözleriyle beyan etmekten imtina etmeyecekti: “Türk egemenliğinden kurtulalım derken Kürt egemenliğini yaratmayalım. Yeni sınırlar yaratmayalım, yeryüzündeki tüm sınırları kaldıralım.”

Bu sözleriyle Kürtlere, domuz etini deve eti niyetine satacak kadar uyanık bir Kayserili olmaktan imtina etmeyecekti. Sofistike kafalı Türk İslamcı İhsan Eliaçık; Türk devletinin putperest  ve terörist bir devlet olduğunu, Tanrıyı meteoroloji işlerine tahvil ettiğini, bin yıldır Kürdistanı işgal altında tuttuğunu, Kürtlerin ontolojik varlığını inkar ettiğini ve fizyolojik varlığına alçakça tecavüz ettiğini, işgalci Türk generallerin ve sömürgeci Türk valilerin Kürdistanı derhal  terk etmeleri gerektiğini, her millet gibi Kürt halkının da kendi öz toprakları üzerinde devlet olması gerektiğini söylemesi gerekirken; “fukara”, “guraba” ve kurabiye edebiyatıyla Musa El Eşari gibi, sahtekarlık yaptığını pekâlâ biliyorum.

Kürdistanlı fakir  ve  emekçi bir ailenin çocuğu olarak  yıllarca inşaat ustası, şu anda ise  yaşadığım şehirde  yaşlılar evinde çalıştığımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Ayrıyetten yurseverlik kimliğimi ve ilmi çalışmalarımı  bu zor şartlar altında ilmik ilmik örerek bugünlere geldiğimi belirtmek istiyorum.

Şimdi  İhsan Eliaçık’a şunu söylemek istiyorum: “ antikapitalist” oyununu “Shakespeare” gibi sahneye koyabilirsin, Türk gençlerini ve Türk halkını örgütleyip  tam da bu minvalde Türk devletini alaşağı edip, sınırları olmayan “Dünya Adalet Devletini” kurabilirsin!

Eyvallah! Öyleki  bu, onurlu ve soylu eyleminden dolayı bütün dünya halkları seni ayakta alkışlasın! Ama sen gelir dindar  Kürt halkının ve  dindar Kürt gençlerimizi “antikapitalist Müslüman” ayak oyunlarıyla Türk devlet iktidarı için kullanmaya tenezül edersen bende sana böyle haddini bildirmek zorunda kalırım.

Ey İhsan Eliaçık! Sizin ülkesi işgal edilmiş, dili yasaklanmış, ontolojik varlığı inkar edilmiş ve dünyada Müslümanların tanrısına ve emekçi sınıfına en az saygısızlık yapmış bir halka, antikapitalist ayetler ve antikapitalist tefsirler okuman büyük bir saygısızlıktır.

Eğer “antikapitalist “davanda çok samimiysen bundan sonra, Türk devletinin ve Türkçülüğün  kabesi olan Anıtkabir’in karşısına dikilirsin; milletinin abdestlilerine ve abdestsizlerine İbrahim gibi Musa gibi, Muhammed gibi, Ebuzer gibi, Abdullah Bin Mesut gibi şöyle seslenirsin: “Ey milletimin ileri gelen mele ve mutref sınıfı; Türk devletine, Türk ırkçılığına ve Atatürk felsefesine tapmak büyük bir zulüm ve şirktir!”demelisiniz. Hemen ardından da “antikapitalist manifesto”nun ikinci ayetini  Lut,  Eyke, Ad ve Semud kavimleri gibi, yeryüzünde bolluk ve iktidar hırsından  şımarıp ve sapkınlık yapan Türk milletine okuyup, onları işgal edilmiş Kürdistan topraklarının kurtuluşu ve Kürt halkının özgürlüğü için isyana davet etmelisiniz Heyhat! Siz bunların hiçbirini yapmıyorsunuz? Sadece “fukara”, “guraba” ve kurabiye edebiyatıyla midemizi bulandırıyorsunuz!

kadiramac @hotmail.com

26950

Demirtaş’a İkinci Mektup!

 SevgiliDemirtaş kardeşim,

Brüksel’den kucak dolusu selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum. 

Atalarımızın hatıraları, sizi seven milyonlarca Kürt halkının sevgisi, insanlığım, şerefim ve Kürtlüğümün namına bu satırları kaleme alıyorum ve üzerine gönül dünyamdan bir demet gül koparıp  zat-i alinize armağan etmek istiyorum.

                                                      Sevgili Demirtaş Kardeşim,

 “Korkak, tehlike olmadığı zaman yumruğunu havaya sallar” Sevgili  Goethe, doğru söylüyordu. İyi bir siyasetçi ya da iyi bir aydın gerçekleşen bir olay karşısında suskun durmaz, topluma peygamber olur, olayların şahitliğini yapar ve herkesin korktuğu bir anda o şimşek gibi çakar!

Zat-i alinizin bildiği üzre Türk mahkemeleri, aydınları ve siyasetçileri  değerli misyonunuzu hukuki ve entelektüel düzeyde müzakere etmesi gerekirken, diskriminasyon kavramlarla ve ırkçı saldırılarla şeytanlaştırmayı tercih ettiler ve siz bu kötülüklere karşı duygularınızla hareket etmeye tevessül etmediniz.

Türk devletinin ve Türk toplumunun PİM KODUNU DOĞRU GİRDİNİZ ve doğru çözümlemeler yaparak Kürt halkının başkenti oldunuz. Çok daha önemlisi, cesur ve erdemli bir entelektüel Kürt lideri olduğunuzu gösterdiniz.

Yani, Türk devletinin ve  siyasetinin tüm günahlarını ve kötülüklerini büyük bir erdemle ortaya serdiniz, Türkiye’de yaşayan bütün halkların tevecühünü ve güvenini kazandınız ve toplumun tüm katmanları üzerinde glokalizasyon ölçekte bir etki yarattınız.

Bu kötülük fırkasının elebaşı olan ‘’Kasrü’l-beyzâ’’ Saray’ına ve  bu Saray’ın  etrafındaki Osmanlı cülus bahşişleriyle geçimlerini yapan yeşil cübbeli belamlara ve gecekondulu kırmızı papyonlu İslamcı entellere ve ırkçı kemalist antagonizmalara karşı tarihi bir mücadele yürütünüz.

Özellikle savunmalarınızı ve siyasi münazalarınızla Farabi’nin “El-Medinetü’l-Fazıla” sı kadar entelektuel buldum. Rakibiniz Erdoğan ve İslamcı şürekasına H.Z Ali’nin “Nehсü’l Belâga”sı gibi cevaplar verdiniz.  Kobanê Kumpas Davası’nın sonuş kararına  Ehmedê Xanî gibi güçlü düşüncelerle karşılık verdiniz, dedeniz Şeyh Said Palu gibi alimce durdunuz, Seyid Rıza gibi cesaret timsali oldunuz, Qazi Muhammed gibi düşmanın hilesine galebe çaldınız, Leyla Qasım gibi dost-düşmanı büyülediniz,  Osman Sebrî gibi asalet sergilediniz, Şems gibi irfan, Fuzuli gibi dert ve İbn-i Rüşd gibi felsefe yaparak tarihe geçtiniz.

Sevgili Demirtaş Kardeşim,

Son olarak, Kürdistan’ın anlam ve mana iklimini gönüllerimize, zihinlerimize ve ruhlarımıza hulûl etmesini ve bu melekûti iklimde kavileşmesini ve Kürdistanlaşmasını daha çok muhkemleşmesini ve  yeni bir üslup, yeni bir nefes ve  yeni bir siyasi felsefe kozasını oluşturdunuz.

Duruşunuz yurtsever halkımızın zihin kodlarını, gönül deryasını, ruh haritasını yeniden Ehmedê Xanî’nin Kürdistani düşünceleriyle buluşturarak, adeta bizi Ba’sul- Ba’del Mevt  şahikasına yükseltiniz.  Hakkınızı helal edin

Saygılarımla

Kadir Amaç Brüksel.