Hüda-Par’a Sorular!


Sevgili okurlar!

Uzun bir süreden beri güncel yazılar yazmıyordum. İsrail ile Hamas, Cihad ve Hizbullah terör örgütleri arasında yaşanan savaş ve İslam dünyasında dalga dalga yayılan, YAHUDİ VE İSRAİL düşmanlığı beni bu yazıyı kaleme almaya mecbur bıraktı. Önce İsrail milletine ve Yahudilik meselesine kısaca değinmek istiyorum.
Birinci Fasıl!
İsrail milleti ve yahudiler Yakup, Musa ve Kudüs’ü inşa eden Süleyman peygamberin öz torunlarıdır. İnsanlık tarihinde hiç bir milletin hikayesi yahudiler-İbraniler gibi acılarla yazılmamıştır! İki bin yıl boyunca dünyanın her ülkesine sürüldüler. Tarih boyunca gadre uğradı, sürüldü, yakıldı, topluca katledildiler. 1940-1945 yıllarında 1 milyon çocuk, 2 milyon kadın ve 3 milyon yahudi vahşice öldürüldü!
Hristiyan alemi Yahudilerin insan ve mazlum olduğunu ancak ki Nazi soykırımından hemen sonra itiraf edebildi; ancak İslam dünyası hâlâ Yahudileri ‘’LANETLİ BİR KAVİM’’ olarak görüyor! En son 08.10.2023 tarihinde Hamas, ‘’Aksa Tufanı’’ adında binlerce kısa mesafeli füze fırlatarak üç binden fazla sivilin ölmesine sebep oldu. Bu terör saldırısının gerçekleştiği saatlerde, İslam ülkelerinde siyasal İslamcı fırkalar sokaklarda tekbir eşliğinde çıktılar ve bu terör saldırısını büyük bir ibadet olarak kutlamaktan imtina etmediklerini hep birlikte televizyon ekranlarında izledik.

Müslüman milletlerin İsrail’e kin ve nefretle düşmanlık beslemeleri realiteyi değiştirmez. İsrail Ortadoğu’nun birinci ve dünyanın ilk 27 demokratik devletidir! Ayrıca İsrail halkı özgürdür; ancak İran halkı,Türk halkı ve hiç bir Arap halkı özgür değildir. Dolayıısyla Yahudi ve Müslümanların hakikatinin şu olduğunu düşünüyorum: Filistinlilerin İsrail devletiyle yaşadıkları sorun, İslami bir sorun değildir. Bu sorun, Arap, İsrail ve uluslararası güçlerin sorunudur!
İnsanlığa yemin ederim ki; bugün İsrail gücünde bir Müslüman devleti olmuş olsaydı eğer; bütün Yahudileri katl ederdi.
                                                                          İkinci Fasıl

Bir de ÇOK KISACA ‘’Filistin Meselesi’’ne bakalım. Tarihte Filistin diye bir devlet olmadığı gibi, Filistin diye bir dil, bir milliyette yoktur. Yani, tarihte Arap devletleri, Arapça kadim bir dil ve Araplar adında kadim bir millet vardır…

Bu meselede, kimsenin hayranı ve militanı olmadığımı belirtmek istiyorum! Siviller mahsundur, onları öldürenler katildir. İki din ve iki halk arasında adaleti tesis eden şeyin DİN, KAN, DÜŞÜNCE ve DUYGU bağı olduğunu düşünmüyorum. Tam aksine, iki din ve iki millet arasında adaleti sağlayan şeyin HUKUK olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla eskilerin tabiriyle İsrail, Filistin ve Hamas’ın teslis-i zâviye meselesini şöyle ifade etmek istiyorum. FİLİSTİN haklı değildir, İSRAİL haklıdır ve HAMAS terör ve cahaletin temsilcisidir.

  Üçünçü Fasıl

Siyasal İslamcıların ne kadar sahtekar ve munafık olduklarını gayet iyi bilenlerden biriyim. Evet, bu işlere 13 yaşında (1984) el attım ve 28 yaşında (1999) (yaka silkeledim!
1999 yılında net olarak şu gerçeğin farkına vardım.

Dünyanın en karanlık noktası islamcı düşünce ve dünyanın en sevimsiz noktası İslam ülkeleri!
Gezegenimizde 2 milyar müslüman nufüs, 56 Müslüman ülke ve 22 Arap devlet olmasına rağmen Türkler, dünyayı Türkleştirmek ve dünyanın hükümdarı olmayı murad ediyor. Araplar ise YAHUDİLERİ YOK ETMEK, her insanı, her toplumu ve her inancı Müslüman yapmak istiyor.

Bakınız, Yahudilerin ve Kürtlerin yerküredeki ahvalini ancak şöyle özetleyebiliriz. Dünyada tek bir Yahudi devleti var ve gene dünyada nüfusu en fazla olan DEVLETSİZ millet Kürtler!
Evet, beyler! Bu dünya adil değil ve bu dünyada en fazla Kürtlere, Çingenelere ve Yahudilere kötülük yapıldığını düşünenlerdenim. Çünkü yerküremizin nasıl haksızca taksim edildiğini, sizce de şu rakamlar gerçeği en güzel şekilde özetlemiyor mu?

Dünyanın toplam yüzölçümü: Beşyüz On milyon!
Rusya Yüzölçüm: On yedi milyon!
Arap Yarım adasının yüzölçüm: Üç milyon!
22 Arap devletinin toplam Yüzölçümü: On Dört milyon!
İSRAİL Devletinin Yüzölçümü: YİRMİ İKİ BİN!
DEVLETSİZ OLAN KÜRTLERİN YÜZÖLÇÜMÜ: 530.000!
Elinizi vicdanınıza koyun ve hakikati siz söyleyin!

                                                                 Dördüncü ve Son Fasıl!
Halklar tarihlerinde bu yana muhakkak birbirlerine güzel şeyler yapmışlardır. Ancak hiç bir millet ve hiç bir din Kürtlerin özgürlük mücadelesinin yanında durmamıştır. Lakin Kürtler her milletin acısına koşmuş; herkesin dinine, ideolojisine, devletine ve özgürlük mücadelesine yardım elini uzatmıştır. Ancak Kürtlerin bir bölümü ulusal kurtuluş mücadeleyi değil ‘’İslam kardeşlik’’ mefküresini tercih etmiştir.
İşte onlardan biri de Kürt toplumunun %1’ni temsil eden ve Kürt sosyolojisinde kırk yıldır bir türlü karşılık bulamayan Hüda-Par-Hizbullah fırkasıdır. Çünkü bu fırka İslamcı hareketlerin, İran ve Türk devletinin ortak bir projesi olarak ortaya çıkarıldı! Burdaki gaye, Kürt yurtseverliğini ve vatanperverliğini İslam’a tahvil etmek ve İslam’ın sılahıyla Kürt ulusal bilinçine suikast yapmak.

Şimde bu, HÜDAPARLILARI geçmişteki Hıristiyanlık kozmolojisine benzetiğimi belirtmek istiyorum: Biliyorum; bu fırkanın musbet ve menfi konularda entelektüel bir fakülteye sahip olmadığını. Şöyle ki; Hıristiyan teolojisinde İsa Allah’ın temsilcisi, Havârîler İsa’nın temsilcisi, kilise ise de havârîlerin temsilcisi!
Hüda-Par’da yanılmıyorsam, kendisini ‘’Allah’ın partisi’’ ve ‘’Allah’ın askeri’’ görüyor! Bu çok ilginç bir durum(!) Oysaki Allah’ın ne bir devleti, ne bir partisi ve ne de bir ordusu vardır! Çünkü evreni yoktan var eden Allah, bu tür saçma sapan sıfatlardan münehzzehtir.

Şimdi yazımın son faslında Kuran’da ŞAMPİYON!
Hamas’da ŞAMPİYON!
Filistin’de ŞAMPİYON!
Kudüs’te ŞAMPİYON!
‘’İslam kardeşliği’’ ve ‘’Ümmetin Birliği’’ konusunda ŞAMPİYON!
Kölelikte ŞAMPİYON! Ve Kürdistan meselesinde KÜMEDE kalan Hüda-Parlıların şu sorularıma yanıt vermelerini istiyorum.

Ey Huda-Parlılar,
80 ve 90’lı yıllarda Türk Devletine “TÂĞUT” ya da “darül küfür” diyordunuz! Öyle değil mi? Hayrola! Bugünde Huda-Par adıyla ‘’Tağut’’ dediğiniz ‘’Çankaya Puthanesi’’ne tilavetler eşliğinde secdeye durmuş ve ona yemin ediyorsunuz! Bu durumda müşrik olmuyor musunuz?
Ey Hüda-Parlılar,
biat ettiğiniz ve İslam’ın hamisi gördüğünüz ‘’Yahudi Cesaret Ödülü’’ alan ve TEK Müslüman olma ünvanını elinde buklunduran Recep Tayyip Erdoğan’dır!
Türklerin Kasrü’l-Beyza Saray’ın da oturan Recep Tayyip Erdoğan’nınıza Ocak 2004’teki Amerika ziyareti sırasıda New York’ta “Amerikan Musevi Komitesi” tarafından “Yahudi Cesaret Ödülü” verildiğini bilmiyor muydunuz? Ya da şöyle sorayım: Yahudilerin dostu biat ettiğiniz Erdoğan mı, yoksa sevgili mustazaf Kürk halkının lideri Öcalan mı?

Ey Huda-Parlılar,
daha dün, Kobané ve Şengal’de IŞİD teröristleri “Allahu ekber” sloganıyla Kürt kadınlarını demir kafesler içinde ”cariye” olarak satarken, neden DİYARBAKIR MEYDANINA İNMEDİNİZ? 

Benzer şekilde Cizre, Nusaybin, Sur, Gever ve Silvan’da T.C.’nin Esadullah timleri de “Ya Allah, Bismaillah, Allah’u Ekber” sloganlarıyla Kürtlerin yatak odalarına kadar girerken; ‘’ aşk burda yaşanır’’ diyen işgalçi Türk asker ve polisine karşı neden tekbir çekmediniz ve yaşasın! Kürdistan, demediniz?
Ey Hüda-Parlılar,
mustekbir Türk devletiniz Rojava Kürdistan’da sivilleri, hastahaneleri, ibadet yerlerini ve elektrik santralini bombaladığında neden sokaklara inmediniz?

Ey Hüda-Parlılar,
Filistin’e özgürlük ve bağımsızlık için meydanlara çıkıyorsunuz. ‘’Filistin’’nin haseten devlet olması için ‘’canımız fedadır Filistin uğruna’’ diyorsunuz! Doğru mu? Ancak Kürtlere Türk, Arap ve İran devletine REÂYA olmayı ibadet sayıyorsunuz! Neden? 

Ey Hüdaparlılar,
ayrıca ne vakit Kürdistan’ın şerefi ve hürriyeti uğruna CİHAD etmeyi ve bu uğurda şehid olmayı düşünmüyor musunuz?
Yoksa ALLAH’IN Müslümanlara DEVLET olmayı Farz-ı ayn yaptığını,
aynı ALLAH’IN, Kürtlere ve İbranilere-Yahudilere DEVLET OLMALARINI HARAM KILDIĞINI MI DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

Ey Hüda-Parlılar!
Biz Kürtlerin ülkesini işgal eden İsrail mi?
Biz Kürtlerin dilini yasaklayan İsrail mi ?
Biz Kürtlerin nazik civan bedenlerini çarmıha geren İsrail mi?
Değilse o halde DERDİNİZ NE?
Amacınızın hedef saptırmak olduğunu bildiğim için, ancak şu kadarını söyleyebilirim:
Yalın ayaklı Kürt milletinin, İsrail ve Amerika’yla hiç bir sorunu yoktur! Kürtlerin sorunu işgalci müslüman devletlerledir.
Kürdistan Musa, İsa ve Muhammed peygamberin muhkem AYETİDİR! Her kim ki, bu AYETİ inkar ederse ve ona SAVAŞ açarsa bilsinlerki KAFİR-İNKARCI olmuşlardır!
Kürdistan HAKTIR ve mutlaka NURUNU tamamlayacaktır!
Kadir Amaç- Brüksel

Antikapitalist İhsan Eliaçık! 

Antikapitalist İhsan Eliaçık!

 

Bu yazıy Fidan Güngör’e  adıyorum!

İhsan Eliaçık Twitter resmi hesabında, Hamas ve İsrail ile ilgili attığı aşağdaki  twitlerden dolayı sosyal medya üzerinde gündem konusu olduğu için, 29-11-2013 tarihinde Kürdistan Post internet gazetesinde yayınlanan bu yazımın tek bir harfine   dokunmadan olduğu gibi kendi web sitemde yayınlama gereğini duydum. 

 

İnsan Eliaçık acaba Türk ordusuna ve Türk Polis Teşkilatına yazılan Türkleri Twitter sayfasında engelleme ve pratik yaşamında bu insanları siliyor mu?

Aziz milletimize, savaşçılarımıza, siyasetçilerimize, alimlerimize, düşünürlerimize, aydınlarımıza, sanatçılarımıza ve Kürdistan’ın bağımsızlık mefküresine yönelik itibarsızlaştırma muamelesi yapan; onlara İslami ve sosyalist argümanlarla galebe çalanlara karşı kimse kalemimden kibarlık göstermemi beklemesin.

Türk ilahiyatının ve Türk İslamcılığının, Kürt ve Kürdistan düşmanlığı Mehmet Akif Ersoy’la başladığını daha önceki çalşmalarımda ayrıntılarıyla yazmıştım. 1992 yılında Yeryüzü Dergisi ve Burhan Kavuncu’nun gayretleriyle Kürdistan düşmanlığı meşrulaşacak ve Kürdistan düşmanlığı İslam’ın şartlarından biri olarak Kürt haricilerine (Hizbullah-HüdaPar) empoze edilecekti.

(Bakınızhttp://www.kurdistan-post.eu/tr/toplum/burhan-kavuncu-ve-surekasina-kadir-amac)

 

Bugün ise Kürdistan düşmanlığı üç Kayserili; Mustafa İslamoğlu, Mehmet Göktaş ve son yıllarda kamuoyuna adını “Antikapitalist Müslüman”  olarak duyuran İhsan Eliaçık olacaktı. İşgalci ve müşrik Türk devletinin tedrisatı rahlesinde geçen, bu birbirinden uyanık ve sahtekar yukezzibunları otuz yıldır tanıyorum. Ayrıca Türk evangelizmini ve oryantalizmini andıran yazılarını ve kitaplarını doksanlı yıllarda okumuştum.

İşgalci Türk devletinin karanlık güçleri tarafından tebliğ ve irşad adı altında Kürdistan’da oryantalist faaliyetler yürüten  bu üç Kayserili; tıpkı Hasan Sabah, Nizamül–Mülk ve Ömer Hayyam  gibi kendilerine Mehdilik misyonunu biçecektiler.

 

Mustafa İslamoğlu politik ehlisünnet İslamını, Mehmet Göktaş Kürdistan’da ehlisünnet İslam’ın kadısı ve  ehlisünnet kontenjanları dolu olduğu için Ali Şeriati’nin ve anarşist düşünürlerin fikirlerini hırsızlayarak ortama Ebuzer misyonuyla ”Antikapitalist Müslüman” sloganıyla galebe çalacaktı. Bu piyasadan çok daha karlı çıkacağını düşünen İhsan Eliaçık’ın bu hesabını bozacağım.

 

Dolayısıyla daha önce Mustafa İslamoğlu için kaleme aldığım ”Türk Devletinin Bel’am Bin Baurası” ve Mehmet Göktaş için de  kaleme aldığım “Mehmet Göktaş Kimdir Kürdistan’da Ne İş Yapar?”  adlı yazılarıma bakıldığında bu şahısların ne kadar Kürdistan düşmanı, ne kadar İslam’ın hırsızları, ne kadar sahtekar ve günahkar şahıslar olduğu fazlasıyla anlayacaklardır.

(1)- http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/114-kadir-amac-/7543-tuerk-devletinin-belam-bin-bauras

(2)- http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/114-kadir-amac-/7399-mehmet-goekta-kimdir-ve-kuerdistanda-ne–yapar

Bu zaviyeden hareketle  üç uyanık, üç sahtekar ve üç günahkar Kayserili yazı dizimizi İhsan Eliaçık’la sonlandırmış  olacağız.

İhsan Eliaçık 1977-1984 yılına kadar  Türk- İslam menşeeli MTTB,  Akıncılar ve Ülkücü  hareket içinde aktif eylem elemanı olarak çalışmıştır. İhsan Eliaçık, kan ve vahşetle beslenen Türkçü devletinin bekası için ve Türk-İslam ülküsünün tüm milletlere galebesi için, geçmişte başta Kayseri ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde şiddet eylemlerine başvurmuş binlerce ülkücü-akıncı militanlardan biridir.

24.08.1980 tarihli Miliyet Gazetesi Türk Güvenlik güçlerinin İhsan Eliaçık’ın da aralarında bulunduğu Türk-İslamcı kampa yaptığı operasyonu, aşağıda görünen biçimiyle manşetten okuyucularına duyurmuştur.   anlatır. 

Ayrıca Oda TV davası kapsamında 14 Şubat 2011 tarihinde tutuklanıp serbest bırakılan Soner Yalçın; 02.09.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin köşe yaazısında bu karanlık ve katil Türk İslamcı kampında yakalanan tüm isimler ve  tüm gelişen olaylar hakkında detaylı bilgi verirken İhsan Eliaçık’ın ismini neden ıskaladığı konusu aşağıdaki link okunduğunda pekala anlaşılacaktır. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=7203252

Daha sonra Eliaçık 1980-1981 yıllarında Ankara Mamak Cezaevi’nde tutuklu kaldı. 1984 yılında işgalci Türk devletine gönüllü askerlik yaptı. 1985-1988 yılları arasında Kayseri İlahiyat Fakültesi’ni okurken, siyasal İslamcı hareketlerle ve düşüncelerle tanıştı. 1985-1990 yılının başlarına kadar Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Erbakancı ve Türkçü düşüncelerle beslenip düşünsel bir arayış içindeyken; onun o yıllarda isimlerini bilmediği ve eserlerini okumadığı liberal ve yenilikçi İslam düşünürleri olan Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal, Seyyid Kutup, Fazlurrahman ve Ali Şeriati’nin düşünce sistematiklerini ben ondan önce okumuş olan biriydim.

1990-1993 yılları arasında İstanbul’da inşaat işçiliği yaptığım dönemde, İhsan Eliaçık’ı Yeryüzü Dergisi’nde yayınlanan yazılarıyla Türkçü bir gelenekten,  devrimci  ve tevhidi bir çizgiye geçiş yaptığını  anlamış oldum. İhsan Eliaçık’la ilk ve son karşılaşmam 1993’ün Mart ayında Beyazıt meydanında “Tevhidi ve Devrimci İslami Hareket Engellenemez!” pangartı altında birlikte slogan atmıştık.

Tam bu yıllarda “Değişim” adlı bir dergiyi, bir grup eski ülkücü ve akıncı arkadaşıyla çıkaracaktı. Bu derginin yayın politikası, Ülkücü ve Türkçü gelenekten devrimci İslami çizgiye  yönelişin macerası, İran Devrimi, Müslüman dünyasında gelişen siyasal  İslami hareketler, düzen partilerine oy verme, Türk devleti darül harp mi  yoksa darül İslam mı, PKK’nin “kominist”, “kafir” bir örgüt olduğu ve  İlimci grubun (hizbulvahşet) ise; Kürt-Müslüman kardeşleri olduğu ekseninde tartışmalar yürütülüyordu.

2000’li yılların başlarında ise kendisi gibi Türk devletinin tedrisatı rahlesinden geçen inancı bozuk, amelleri yamuk, Kürdistan düşmanı Hak Söz, Özgür-Der ve benzeri Türk siyasal İslamcı çevrelerle ilişkisi bozulur.  Bu kirli ve necis politik ortamda, patolojik ve psikolojik nevrozlar geçiren İhsan Eliaçık; Kürt gençlerini “Antikapitalist Müslüman” ayak oyunlarıyla devletleşme ve millileşme ülküsünden uzaklaştırma gayreti içinde olduğunu, 1980-1990 yıllarına tanıklık etmiş Kürdistanlı yurtsever dindarlar pekala bilirler ama Özgür Gündem bilmiyor!

Ayrıca Özgür Gündem Gazetesi’nin imkanı varsa, Kayseri Cumhuriyet  Savcılığı’na başvurarak İhsan Eliaçık’ın, yetmişli ve seksenli yıllarda kaç insan katlettiğini veya kaç mazlum insanı Allahu Ekber sloganıyla recm ettiğini öğrenebilir. Hakeza 13 Nisan 2012 yılında “Kürt Sorunu ve İslami Çözüm” adlı panele konuşmacı olarak katılan  Kürdistan Azadi İnsiyatifi’nin değerli  kurucu üyelerinden Yavuz Delal, Kürdistani düşüncelerini beyan ettiği için aynı panelde konuşmacı olarak bulunan İhsan Eliaçık, birden o eski ülkücü alışkanlığıyla refleks gösterip; değerli Kürt aydını Yavuz Delal’a “faşist” diyerek Kürdistan’ın siyasal egemenliğine ne kadar düşman olduğunu şu sözleriyle beyan etmekten imtina etmeyecekti: “Türk egemenliğinden kurtulalım derken Kürt egemenliğini yaratmayalım. Yeni sınırlar yaratmayalım, yeryüzündeki tüm sınırları kaldıralım.”

Bu sözleriyle Kürtlere, domuz etini deve eti niyetine satacak kadar uyanık bir Kayserili olmaktan imtina etmeyecekti. Sofistike kafalı Türk İslamcı İhsan Eliaçık; Türk devletinin putperest  ve terörist bir devlet olduğunu, Tanrıyı meteoroloji işlerine tahvil ettiğini, bin yıldır Kürdistanı işgal altında tuttuğunu, Kürtlerin ontolojik varlığını inkar ettiğini ve fizyolojik varlığına alçakça tecavüz ettiğini, işgalci Türk generallerin ve sömürgeci Türk valilerin Kürdistanı derhal  terk etmeleri gerektiğini, her millet gibi Kürt halkının da kendi öz toprakları üzerinde devlet olması gerektiğini söylemesi gerekirken; “fukara”, “guraba” ve kurabiye edebiyatıyla Musa El Eşari gibi, sahtekarlık yaptığını pekâlâ biliyorum.

Kürdistanlı fakir  ve  emekçi bir ailenin çocuğu olarak  yıllarca inşaat ustası, şu anda ise  yaşadığım şehirde  yaşlılar evinde çalıştığımı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Ayrıyetten yurseverlik kimliğimi ve ilmi çalışmalarımı  bu zor şartlar altında ilmik ilmik örerek bugünlere geldiğimi belirtmek istiyorum.

Şimdi  İhsan Eliaçık’a şunu söylemek istiyorum: “ antikapitalist” oyununu “Shakespeare” gibi sahneye koyabilirsin, Türk gençlerini ve Türk halkını örgütleyip  tam da bu minvalde Türk devletini alaşağı edip, sınırları olmayan “Dünya Adalet Devletini” kurabilirsin!

Eyvallah! Öyleki  bu, onurlu ve soylu eyleminden dolayı bütün dünya halkları seni ayakta alkışlasın! Ama sen gelir dindar  Kürt halkının ve  dindar Kürt gençlerimizi “antikapitalist Müslüman” ayak oyunlarıyla Türk devlet iktidarı için kullanmaya tenezül edersen bende sana böyle haddini bildirmek zorunda kalırım.

Ey İhsan Eliaçık! Sizin ülkesi işgal edilmiş, dili yasaklanmış, ontolojik varlığı inkar edilmiş ve dünyada Müslümanların tanrısına ve emekçi sınıfına en az saygısızlık yapmış bir halka, antikapitalist ayetler ve antikapitalist tefsirler okuman büyük bir saygısızlıktır.

Eğer “antikapitalist “davanda çok samimiysen bundan sonra, Türk devletinin ve Türkçülüğün  kabesi olan Anıtkabir’in karşısına dikilirsin; milletinin abdestlilerine ve abdestsizlerine İbrahim gibi Musa gibi, Muhammed gibi, Ebuzer gibi, Abdullah Bin Mesut gibi şöyle seslenirsin: “Ey milletimin ileri gelen mele ve mutref sınıfı; Türk devletine, Türk ırkçılığına ve Atatürk felsefesine tapmak büyük bir zulüm ve şirktir!”demelisiniz. Hemen ardından da “antikapitalist manifesto”nun ikinci ayetini  Lut,  Eyke, Ad ve Semud kavimleri gibi, yeryüzünde bolluk ve iktidar hırsından  şımarıp ve sapkınlık yapan Türk milletine okuyup, onları işgal edilmiş Kürdistan topraklarının kurtuluşu ve Kürt halkının özgürlüğü için isyana davet etmelisiniz Heyhat! Siz bunların hiçbirini yapmıyorsunuz? Sadece “fukara”, “guraba” ve kurabiye edebiyatıyla midemizi bulandırıyorsunuz!

kadiramac @hotmail.com

PKK

Şehit Delil Ayhan şahsında tüm Kürdistan şehitlerine ithaf ediyorum!                    

                                         PKK

PKK; “hurûf-ı mukattaa”nın üç harfi!

Muhammed peygamberin ”Hilfü’l Fudul”lu!

Musa Peygamberin asası!

İsa peygamberin mucizesi!

Ahmed-i Hânînin Mem û Zîn’ı! 

 

Kürdistan ülkesinin  ayeti ve gönül dünyamın başkenti!

Heyhat! PKK, kimi zaman tufan!

kimi zaman namlunun ucundaki kurşun!

Kimi zaman Eshab-ı Kehf “mağara ehli”! 

 

Evet, PKK; mutlak sevgi!

Mutlak aşk!

Mutlak hürriyet!

Mutlak asalet!

 

PKK; vicdan, insan ve toplum!

PKK; hak arama, isyan, realite, hakikat! 

 

PKK, doğa!

PKK, kelebek!

PKK, güverçin!

PKK, kartal!

Gece: 02:44

Brüksel

Kadir Amaç

Kadir amac imza günü

Bingöl’e Mektup!

Sevgili Bingöllü-(Çewlik) hemşerilerim,  

Brüksel’den selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum. Ayrıca gönül dünyamdan bir demet gül koparıp siz değerli hemşerişlerime armağan ediyorum!

 

Sevgili Çewlikli Hemşerilerim,  

 

Bildiğiniz gibi, Bingöl-(Çewlik), 1925 Şeyh Said ve Azadi Hareket’in merkezi ve ulusal dalganın yayıldığı ilk Kürdistan şehri olarak karşımıza çıkıyor. Çewlik halkı 1925 tarihinden ta bugüne kadar Türk devletinin, kötülük ve inkâr politikalarına karşı kesintisiz mücadele verdiğini hem dost ve hem de düşman çok iyi biliyor! Dolayısıyla bu durumdan ne kadar kendinizden gurur duysanız azdır.

 

Sevgili Çewlikli hemşerilerim! 

 

14 Mayıs Pazar Günü seçim sandığına gidip, Yeşil Sol Parti’ye oylarınızı vereceğinizi, parlamentoya iki vekil göndererek, atalarınızın ve şehitlerinizin mücadele hatıralarına sahip çıkacağınızdan zerre-i miskal kadar şüphem yoktur.

 

Sevgili Çewlikli hemşerilerim!

 

O halde var mısınız; benimle şu sözü vermeye:

Bir oyum var, özgür Kürdistan için!

Bir oyum var, Kürtçe’nin resmileşmesi için!

Bir oyum var, zindanda esir tutulan kardeşlerimin özgürlüğü için!

Bir oyum var, Öcalan’ın avukatları ile görüştürülmesi için!

Bir oyum var, şeyh Said için!

Bir oyum var, şeyh Şerif için!

Bir oyum var, şeyh Abdullah Melekan için!

Bir oyum var, Feqî Hesen Médon için!

Bir oyum var, Sait Elçi için!

Bir oyum var, Yado için!

Bir oyum var, Tellî xanım için!

Bir oyum var, Mustafa Karasungur için!

Bir oyum var, Hayri Durmuş için!

Bir oyum var, İbrahim İnce Dursun İçin!

Bir oyum var, Vahdettin Kıtay için!

Bir oyum var, Zeynel Barak için!

Bir oyum var, Cüneyt Yıldırım için!

Bir oyum var, Delil Ayhan (İlhan Çiftçi) için!

 

Kadir Amaç, Yazar-Sosyolog

Brussel/Belgıum

Kadir amac imza günü

1 Mayıs İşçi Bayramı Kutlu Olsun!

 

17. yüzyılın sonlarına doğru endüstri sınıfının gelişip serpilmesi emek sınıfının örgütlenmesi ve 1848 işçi ayaklanmasını doğuracaktı. İnsanın canavarlaşmasına ve timsahlaşmasına yol açacak bu yeni iş gücünün efendileri, merkantilistler ve onların uzantıları olan komprador sınıfı olacaktı. Bu açgözlü canavar sınıfın, ilk hesap defterini “gizli el” yöntemi ile tutan, formüle eden, açgözlülük, hırsızlık kültürünün meşrulaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlayan kişi Adam Smith olacaktı.

Son olarak, sermaye ve emek ilişkisine ”makro ekonomi” yöntemiyle balans ayarını verecek kişi ise John Maynard Keynes olacaktı. Keynes’in ekonomi modeli, Richard Falk’ın “Yırtıcı Küreselleşme” kavramsallaşmasını doğuracaktı. Dolayısıyla Richard Falk’ın kavramsallaştırdığı bu “Yırtıcı Küreselleşme” emekçi sınıfın yeni canavarı olarak karşımıza dikilecekti.

Bundan yüzyıl önce, Amerika ve Avrupa kıtasında emekçiler günde en az 14-15 saat çalıştırılıyor ve tüm sosyal haklardan mahrum bırakılıyordu. 19. yüzyılın başlarında kapitalist sınıf, Amerika ve Avrupa’da iktidarının zirvesine ulaşarak, sömürülen emeğin üzerinde koca bir cennet inşa edecekti. İnşa edilen bu koca cennetin bedeli olarak yerküre ölçeğinde milyonlarca emekçi, açlık ve sefaletle baş başa bırakılacaktı.

İşte tam böylesi bir ortamda Amerika emekçi sınıfı, 1 Mayıs 1886’da 350 bin işçinin katıldığı Mayıs grevlerini başlatacaktı. On binlerce Amerikalı emekçi Şikago sokaklarını inim inim inleterek, kapitalist sınıfla hesaplaşacaktı. Ancak ”vahşi kapitalizm’’ emekçilerin bu hesap sorma girişimlerini bedenlerine kurşun yağdırarak karşılık vermiştir. Emekçilerin bu hak arama girişimleri sonucunda fabrika işçileri öldürülecek; sendika yöneticileri, yazarlar ve demokratik çevreler gözaltına alınacak ve 11 Kasım tarihinde idam edilecekti. Bu vesileyle Amerika işçi federasyonu 1888 yılında öldürülenlerin anısına 1 Mayıs gününü İşçi Bayramı olarak ilan edecekti.

Kürdistan tarihinde ise; Kürdistan işçi hareketi 12 Temmuz 1946’da Kerkük şehrinde ilk başkaldırısını yapmıştır ve her yıl Kürdistan’lı işçiler bu tarihi günü anmaktadırlar.

Modern Türkiye tarihinde işçi hareketi ise çok zorlu badirelerden geçmiş ve ta günümüze kadar gelmiştir. Türkiye’deki örgütlü emekçi sınıfın her hak arama girişimi, Kemalist rejim ve yaratılan sermaye sınıfı tarafından şiddet, ihlal ve mağduriyet yaratmakla engellenmiştir. Türkiye’de emekçi sınıf ilk 1 Mayıs kutlamasını 1909 yılında Üsküp’te yapmıştır. Daha sonra 1976 yılında T.C’nin kolluk güçleri, İstanbul Taksim meydanında 1 Mayıs kutlamasını yapmak isteyen kalabalığın üzerine, kurşun yağdıracak 37 işçinin hayatına son verecekti.

Son olarak 2009 yılında TBMM’de görüşülen 1 Mayıs İşçi Bayramı, TC’nin resmi bayramı olarak yasallaşacaktı. Türk devleti 1 Mayıs işçi bayramını resmi gün belirlemesine rağmen, emekçilerin her yıl işçi bayramını taksim meydanında özgürce kutlamasına engel olmaktan ayrıca imtina etmeyecekti.
Yalnız, sermaye ve emek sınıfının bu zıtlık mücadelesini, 200 ya da 500 yıllık zamana sığdırmanın bilimsel olmadığı gerçeğini ayrıca hatırlatmakta yarar var. Çünkü kadim insanlık tarihinde emek, hak, adalet ve özgürlükten yana olan bir çok büyük sosyal adaletçi şahsiyet; emek adına sermaye sınıfıyla mücadele etmiştir.

Örneğin, sosyalist Zerdüşt din adamı Mazdek, Marx’dan 1400 yıl önce; sanayi, toplumsal üretim ve buhar makinası ortaya çıkmadan, yaşamın tüm nimetlerini tekelinde toplayan (altın ve iktidar) sınıfın dar bireysel mülkiyetine karşı örgütlenerek galebe çalmıştır. Mazdek’in talebelerinden olan Husrev-Mubad, sosyal adalet için, altın ve iktidar sınıfına karşı geldiği için kellesinden olmuştur. Öyle ki, emek ve sermaye sınıfının bu zıtlık mücadelesini Ali Şeriati Kuran’da tespit edecek, Habil’i emeğin, Kabil’i ise sermayenin temsilcisi olarak “İslam ve Bilim” kitabında formüle edecekti.

Sonuç olarak, bu iki zıt kutup insanlık ailesinin beş binyıllık tarihinde şu misyonu oynamıştır: Emek aydınlığın, sermaye karanlığın temsilcisi olmuştur. Dolayısıyla iyilik, kötülük, temizlik, kirlilik, doğruluk, yalan, emek, sömürü, adalet, zülum, özgürlük, esaret gibi kavramlar, bu iki zıt kutbun sembolleri olmuştur.

“Ekmeği elinden alınıp, Muaviye sermayesine karşı gelmeyene şaşar kalırım.” diyen Ebuzer’in sözüyle makalemi sonlandırıyorum ve Ez roşanê xebatkarê Kurdistonon û xebarkar ê dînya bımbarek û piroz kena!

 

kadiramac@hotmail.com

BRUSSEL

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Bangawaziya Li Rewşenbîrên Kurd!

Rewşenbîrên hêja yên ku welatê wan di bin dagirkeriyê de ye û mafên wan ên jidayîkbûnê bigire heya mafê perwerdehiya bi zimanê dayikê jî tê înkarkirin û qedexe kirin!

Li ruyê cîhanê bi temamî, 56 dewletên misilman hene. Tenê 22 ji wan dewletên Ereban in. Baş e, ma em ronakbîrên Kurd ne sûcdar in ku Kurdên bi nifûsa xwe ya 50 milyonî û rûbera erdnîgariya 530 hezar metreçargoşe hê jî li ser gerstêrka me bêdewlet in? Dema ku li dijî çar parçeyên welatê me şerekî hovane diqewime, welatê me tê wêrankirin û hewl tê dayîn pêşeroja me were tarîkirin, em nikarin li hember tiştên ku diqewimin ji ber berpirsyariya rewşenbîrên rasteqîn xemsar bimînin. Di vê wateyê de pêwîstiyeke dîrokî ye ku rewşenbîrên Kurd li cîhanê, li çar parçeyên Kurdistanê û bi taybetî jî li Ewropayê hewldaneke sazîbûnê bidin meşandin.

Pêwîstiya me bi lezgînî bi yekîtiyek heye ku pişta xwe bi tu pêkhateyên leşkerî û siyasî ve girê nede li dijî jenosîda berdewam a li ser gelê me, li ser bingehê azadî û rizgariya me be, berjewendiyên me yên netewî di ser partiyan re bigire û xizmeta serxwebûna welatê Kurdistanê bike. Di bin statûya kolonyal û rizgariya neteweya Kurdistanê de ye.

Bi vê boneyê em bi berpirsyariya ku dawî li hebûna siyasî û leşkerî ya dagirkerên Tirk-Ereb-Fars li welatê xwe bînin, bêrêxistinbûna xwe veguherînin yekitiya neteweyî û bi hişmendiya zanistî, demokrasî û edaletê bi armanca netewetiya xwe tevbigerin.

Ji bo ku rewşa heyî bi awayekî realîst binirxînin, ji bo ku fikrên stratejîk ên bikêrhatî derxînin holê û ji bo pêkhateyên siyasî piştgirîya rewşenbîrî bê kirin, ez pêşniyar dikim ku bi navê “TEVGERA AZADÎYA KURDÎ ya AZAD” konferanseke berfireh bê lidarxistkin û li seranserê Kurdistanê zemîneke guftûgoyê ya berfireh bê çêkirin.

Karên partî, rêxistin û dezgehên siyasî cuda ne; lê ew dikarin nûnerên xwe bişînin konferansa ku em pêşniyar dikin. Li gel berjewendiyên neteweyî, saziyên siyasî jî ji bo hebûna xwe ya rêxistinî nîşan bidin, li berjewendiyên xwe yên rêxistinî-partî difikirin û temaşe dikin. Li aliyê din rewşenbîr di vê pêvajoya dijwar de nirxên netewî, rizgariya netewî, yekîtiya netewî û ronakbîriya civakî esas digirin.

Weke ku tê zanîn ronakbîr ew kes e ku azadiya gelê xwe an jî civaka ku tê de ye diparêze, hawîrdora dîrokî-civakî bi awayekî kur analîz dike, pirsgirêkan derdixe pêş û ji bo pêkanîna rewşek çêtir têdikoşe. Bi hişmendiya berpirsiyariyê jîngehek xweşiktir û xweştir. Bi kurtî, rewşenbîr ne xwedî partî, ne serok û ne jî berjewendî ye. Ronakbîr wijdan, pênûs, pirtûk û mamosteyê civakê ye. Yan jî pêxemberê civakeke ku hatiye tevizandin û bûye kole ye.

Di encama perçebûna Kurdistanê de şert û mercên kolonyalîzmê û belavbûna Kurdan li seranserê cîhanê, li Ewropayê dîasporayeke Kurd derket holê. Îro ji her demê zêdetir mecbûrî ye ku rewşenbîrên Kurd bibin yek. Pêdiviya lezgîn bi pêkhateyek rêxistinkirî heye ku bi berpirsyariya rewşenbîran li hemberî têkoşîna azadiyê ya her çar parçeyên Kurdistanê, di ronakbîriya civakî ya gelê me de bibe alîkar û mafên wî yên netewî biparêze.

Rewşenbîrên Kurd di demeke kurt de dikarin çi bikin? Bi zanîna wê yekê ku gelê Kurd rastî asîmîlasyoneke giran û heta qetlîameke giran tê, dikare rola pirekê di navbera partî û sazîyan de bilîze, her wiha bi parastinê re piştgirî û perspektîfek manewî bide doza neteweyî ya ku li her parçeyekî Kurdistanê pêş dikeve. Yekîtiya neteweyî ya di navbera partiyan de. Pêşxistina dostanî û peywendiyên dîplomatîk bi Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê, dewletên Ewropaya Rojava, welatên Îslamî, Neteweyên Yekbûyî, Parlamentoya Ewropayê û saziyên navneteweyî yên mîna wê re û globalîzekirina doza serxwebûna Kurdistanê dikare pêşengiyê bike.

Ji bo van pêşniyarên li jor û hîn girîngtir û lezgîntir pêwîstî bi konferans û rêze konferansan heye. Ji ber vê yekê ez pêşniyar dikim ku beriya niha di nav me de “Komîteya Amadekar” bê hilbijartin û heta niha rewşenbîrên ku ev deklerasyon îmze kirine bên cem hev û piştî rêze konferansên li pêş me bibin sazî.

 

Ligel rêz û silavan.

 

Kadîr Amaç

Belçîka-Brûksel

 

Têbînî: Hevalên rewşenbîr, ên ku danezanê dixwînin û dixwazin îmze bikin, dikarin nav, paşnav, şax û navê welatê ku lê dijîn binivîsin û ji navnîşana jêrîn re bişînin:

Kadiramac@hotmail.com

Kadir amac calışma ortamı

Kısa Bir Afganistan Analizi